Advertisement
15 maddede dadandık: 2020 yılında popüler kültür gündemini şekillendiren olaylar
yazar: dadanist

Pandeminin iç sıkan ruh hali her şeyin üzerini örtmüş gibi gözükse de aslında bir o kadar da zihin açıcı bir yıldı 2020. İnsanı şöyle bir sarsan, ters köşe yapan, yer yer de yumuşacık okşar gibi yapıp yine tokadı basan… Neyse çok da efkarlanmayalım… Krizler çağının tam ortasında olduğumuzu en sert şekillerde hatırlatan bu yıl nice sorgulamaları da peşinden getirdi. Ve muhtemelen her şey daha yeni başlıyor…

Kanye’yle başlayalım banana bread’le kapatalım, 2020 yılında internet aleminde en çok dadandığımız olayları sıralayalım.

Kolajlar: İris Işık

1- Make America… Kanye again?

Çağımızın en büyük bug’larından biri Kanye West. Olaylar ilk ne zaman çığrından çıktı, kestirmek güç. Trump’la sarmaş dolaş olduğunda her şey daha da netleşmişti ama… Bu adam kesin bizi trollüyor; güldürürken düşündürecek bir şaka yapmaya çalışıyor falan diyerek geçiştirmek istiyoruz her seferinde fakat maalesef çok ciddi. ‘‘Yok canım, o kadar da değil’’ dediğimiz her anda ‘‘Evet canım, tam da o kadar’’ dercesine hamleler yapıyor. İsyan ettiriyor, güldürüyor, kızdırıyor; kendisini sevene de sevmeyene de türlü türlü duygular yaşatıyor.

Bu sene o da sağlam bir duygu seli yaşadı. Kayınvalidesine atarlandı, karısına atarlandı, Amerika’ya atarlandı, kendine atarlandı. Gözlerinden yaşlar fışkıra fışkıra ağladı… Ve bunların hepsi tek bir şeyle zirveye taşındı: ABD Başkanlık seçimlerinde adaylığını koymasıyla. Seçimlere katılacağı partisinin adını da Birthday Party koymuştu. ‘‘Doğum günüm, bana geldiğin gündür’’ dercesine… Sebebini soranlara ise “Çünkü kazandığımızda herkesin doğum günü olacak” açıklamasını yapmıştı.

Ağlamaları da sızlamaları da çelikten yeleğiyle katıldığı o miting sırasında yansımıştı kameralara. Eşi Kim Kardashian ile birlikte ilk çocukları North için kürtaj düşündüklerini anlatmıştı. ”Kendi çocuğumu öldürecektim” diye haykırarak. Sonrası daha da saçma bir yere bağlanıyordu hatta konuşmanın… Mevzu Twitter’da kayınvalidesi Kris Jenner’a ağır ithamlarla bulunduğunda daha da gergin bir hal almıştı. Kanye o tweet’leri sildi ama anısı kalbimizdedir.

Sonra ne mi oldu?

Sahiden de seçimlere katıldı Kanye. Eşi Kim Kardashian’ın ve Elon Musk’ın da ful fors desteğini alarak. Seçime katıldığı 12 eyalette 60 bin oy topladı. (Pek çoğunda başvuru tarihini kaçırmıştı zira…)

Kabusun bittiğini mi sanıyorsunuz? Bu korku serisinin devam filmi için ilk haberleri çıktı bile: Kanye 2024 seçimlerinde de aday olma konusunda pek istekli olduğunu gururla açıklamış bulunuyor.

2- Patron çıldırdı

Madem adını andık, kendisine de pas vermeden geçmeyelim.

Ah be Elon ah… Sen de mi çağımızın bug’ı çıktın… Hani Mars’a gidecektik?!

Sevsek mi, dövsek mi asla karar veremediğimiz bir isim Elon Musk. 2020 öncesi sevmeye daha yatkındık. Çılgın bir girişimciydi bir kere ve dünyanın geleceği söz konusu olduğunda, iklim krizinden AI’a, pek çok yenilikçi formüle imza atmıştı. Belki de bu biçare insanları o kurtaracaktı. (Eyvah, konu nerelere geldi.)

2020’de ise işler fena şaştı. Etrafına örülmüş o pazarlama hileleri çöküvermişti. Belli ki kendisini parlatmak için sağlam çalışmalar yürütülmüştü, biz de tüm bunlara fena düşmüştük. Ve işin garibi, kendi kendini ele verdi Elon Musk.

Önce Nisan ayında, pandemi kapsamındaki uygulamalara ve fabrikaların kapatılmasına tepesi atmıştı. Tüm bu yasakların ABD vatandaşlarını kontrol altına almak için uydurulmuş bir baskı yöntemi olduğunu söylemeye başladı. İnsanların iradeleri ellerinden alınmıştı ve bunların hepsi büyük bir planın parçasıydı!

”FREE AMERICA NOW” diye bağrıyordu Twitter’dan. Amerika’ya özgürlüğünü geri verin, insanları sokağa çıkarın, fabrikaları açın. Ya da sadece ”fabrikaları açın”. Zira Tesla’nın fabrikasında üretim durmuştu ve bir patron olarak Elon Musk da çıldırmıştı.

Bu arada bir de müzisyen Grimes’la oğlu dünyaya geldi Elon Musk’ın. Özel hayatı bambaşka bir konu elbette ama oğullarına verdikleri isimle bir kez daha gündeme oturdu Elon Musk: X Æ A-12 (Tek seferde yazamadığımız için copy-paste yapmak zorunda kaldık.) İsmin ne anlama geldiğine ve nasıl telaffuz edileceğine dair bir sürü muhabbet dönmeye başladı. Neyse ki ona da kendisi bir açıklık getirdi.

Sonra, Twitter’dan ABD’li takipçilerine ”Sistemin kölesi olmayın, iradenizi ele geçirmelerine izin vermeyin” temalı çağrılar yapan Elon Musk kendini tutamayıp ”Kırmızı hapı seçin” diyerek Matrix göndermesini de patlatıverdi. Hatırlarsanız Matrix’in ilk filminde Neo, Morpheus’un uzattığı kırmızı hapı yutarak bedenini ve zihnini kontrol altına alan simülasyondan, yani Matrix’ten çıkabilmiş, iradesini yeniden kazanabilmişti. Elon Musk da insanlara karantina adı altında kendilerini kısıtlayan bu sisteme karşı çıkmalarını söylüyor, bu kırmızı hap göndermesiyle.

Komik çünkü aslında bir kapitalizm devi olarak sistemin ta kendisi olduğunu fark etmiyor. İnsanları fabrikalarda çalışmak için sisteme karşı gelmeye çağrıyor. Karantina bitsin, insanlar sokağa çıksın, üretim devam etsin, Elon Musk para kazansın. Pardon da, Wachowski’lerin Matrix adı altında anlattıkları köleleştiren sistem tam da bu değil miydi yahu? Filmi izlemedi de Wikipedia’dan falan özetini mi okudu acaba.

Bu arada ”kırmızı hap”ın temsil ettikleri sadece bundan ibaret değil. ABD’de, aşırı sağ kesimin de uzun zamandır talihsiz bir şekilde kullandığı bir sembol, kırmızı hap. Make America Great Again söylemine kadar giden faşist görüşlerin, toplumu ”uyandırmak” adına tekrarladıkları bir gönderme. Değişimin filmdeki gibi kırmızı hapla başlayacağını iddia ediyorlar.

Karşı olduğu ne varsa hepsinin tek bir tweet’te toplanmış olduğunu görmek belli ki Lilly Wachowski’yi harekete geçirmiş çünkü ”İkiniz de s**tirin” diye karşı tweet attı, Ivanka Trump’a ve onu coşturan Elon Musk’a.

Sağ olsun tam zamanında yetişti de bizim de içimizin yağlarını eritti.

3- Yürü be Adèle!

Dayanışmanın gücü sağ olsun, Me Too hareketi okyanusları aşıyor dalga dalga yayılıyor.

ABD’de Harvey Weinstein’a yönelik taciz ve tecavüz suçlamalarının ifşa edilmesiyle birlikte (80’den fazla kadın Harvey Weinstein’ı kendilerine taciz ve tecavüz etmekle suçlamıştı) 2017’den bu yana hız kazanmış olan Me Too hareketi büyük ses getirmiş ve başta Hollywood olmak üzere tüm sinema alemini şöyle bir silkelemişti.

Okyanusun öbür tarafında ise Harvey Weinstein’ınkinden çok daha eski bir dava için sağlam bir protesto gerçekleştirilmişti: 1977 yılında 13 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu gerekçesiyle tutuklanan Roman Polanski hakkında, tecavüzün de bulunduğu altı suçtan dava açılmıştı. Aradaki ilk fırsatta Fransa’ya kaçmasaydı, bugün hâlâ hapiste olabilirdi Polanski. Yüksek yerlerdeki sıkı dostları (Quentin Tarantino’dan Johnny Depp’e, Hollywood’un pek çok büyük ismi Polanski’yi savunmaya devam ediyor) dava kararının açıklanmasına saatler kala Polanski’nin ülkeyi terk etmesine yardımcı olmuştu. Malumunuz, kendisi hâlâ ABD’ye giriş yapamıyor.

45. César Ödülleri’nde J’accuse filmiyle En İyi Yönetmen ödülünü almasıyla Polanski ve tecavüz davası yeniden gündeme geldi. Tabii bunda geçtiğimiz aylarda Fransız yönetmen Christophe Ruggia tarafından taciz edildiğini açıklayan, Portrait de la jeune fille en feu filminin başrolünde estiren oyuncu Adèle Haenel ile birlikte törende bulunan pek çok sinemacının ödülü protesto ederek salonu terk etmesi de etkili oldu. Neticede bu Polanski’nin tecavüz davasından sonra aldığı ilk ödül değil. Ve hatta kiminde ayakta alkışlandı. Dakikalarca…

Me Too’nun sınırlarını genişlettiğinin anlı şanlı örneklerinden biriydi bu Adèle’in César’larda başlattığı ayaklanma. Niceleri de gelecek.

4- Nice canlar yakan ‘‘the kolye’’

Normal People‘da Paul Mescal ile Daisy Edgar-Jones’u sollayan, jenerikte adı geçmesi gerekirken nedense (!) unutulan ama seyircinin ona özel bir Instagram hesabı açarak hakkını verdiği o meşhur zincir kolye… Gariptir o meşhur seks sahnelerinden daha çok ses getirdi, Paul Mescal’ın taktığı, dizideki karakteri Connell’la garip bir şekilde özdeşleşen, karizmasına karizma, seksapeline seksapel katan o kolye.

Hayranlarının dizi ekrana düştüğü andan itibaren methiyeler düzdüğü bu kolyenin Instagram hesabında, Paul Mescal’in hesabına göre çok daha fazla takipçi olması işin nerelere vardığının bir göstergesi gibi. Paul Mescal çok yakışıklı bir genç tabii, bu zincir de ona dair hissedilen tüm hisleri daha da pekiştirdi belli ki. Bir arzu nesnesi olarak Paul Mescal’i temsil ediyor gibi. (Vuhu! Ateş emojisi.)

Of tamam ağdalı sözlerle anlatmaya çalıştık, Bir Demet Tiyatro’daki Feriştah gibi Paul Mescal’in ”adeleli” vücudu karşısında gözlerimizden kalpler saçmaya başladığımız belli olmasın diye. Bu gümüş zincir de maşallah çok yakışmış kendisine.

Lyst’in açıkladığı rapora göre, dizinin yayınlandığı ilk 24 saat içinde, internetteki ”gümüş” ve ”zincir kolye” aratmalarında yüzde 23 artış olmuş. Yani sadece ağız sulandırmakla kalmamış bir de stil olarak da ilham vermiş belli ki. Çok yalın bir parça olsa da net bir duruşu var o kolyenin sahiden. Az. Öz. Kararlı.

Her takanda Paul Mescal’da durduğu gibi durur mu… Uzaklara bakarak duymazlıktan gelelim, konuyu geçiştirmeye çalışalım.

5- Black Lives Matter

ABD’nin Minneapolis kentinde beyaz bir polis, 46 yaşındaki siyahi George Floyd’u onlarca şahidin ve polis memurunun önünde, diziyle ensesine bastırarak öldürmüştü. Şahitlerin çektiği video kayıtları o korkunç anları tüm dünyaya gösteriyordu: Silahsız bir adam, yalvarmasına ve etraftakilerin polis memurunu uyarmasına rağmen ulu orta öldürülüyor. Haberin düştüğü andan itibaren, başta Minneapolis olmak üzere başlayan protestolar, Los Angeles’tan New York’a, ülkeyi boydan boya sararken polis şiddetinin artmasıyla daha da büyüyerek yayılmıştı. Başkan Donald Trump da bir taraftan, ayrımcılıktan beslenen sözleriyle şiddeti daha da körüklemişti, malum ve ABD dev bir alev topu halini almıştı.

Siyahilere yönelik bu ırkçılığa karşı olan, onların hak bu mücadelesini destekleyen, polis şiddetini kınayan ve ancak birlik olarak tüm bunların üstesinden gelebileceğimizi söyleyen (ya da ”söylemeye çalışan”) paylaşımları birleştiren ise #BlackLivesMatter hashtag’i.

‘Siyahların hayatı önemlidir” anlamına gelen Black Lives Matter hareketi (ve tabii ki hashtag’i) aslında bu günlerde yeni ortaya çıkmış değil. 2012 yılında, 17 yaşındaki siyahi lise öğrencisi Trayvon Martin, yaşadığı yerin güvenlik görevlisi George Zimmerman tarafından vurularak öldürülmüştü. Martin silahsızdı ama buna rağmen Zimmerman, ”kendini savunduğu” gerekçesiyle olayın ardından serbest bırakılmıştı. 10 Haziran 2013’te cinayet suçlamasıyla yargılanmaya başlanan Zimmerman, 13 Temmuz 2013’te beraat etti. ABD’de siyahilere yönelik ırkçılıkla beslenen adaletsizliğin bir başka sonucu…

George Floyd’un öldürülmesiyle birlikte başlayan protestolar sırasında da ciddi bir rol üstlendi Black Lives Matter; hem ABD’de hem de diğer ülkelerde yürüyüşler düzenledi. Hareketin eylemleriyle birlikte bir slogana dönüşen isimleri, sembolik bir önem taşıyor bu süreçte. Yürüyüşlere dair bilgiler sosyal medya üzerinden bu hashtag’le paylaşılıyor. Ortak bir noktada buluşmak için bir tür araç aslında. Yürüyüşlerden dayanışmayı ve polis şiddetini gösteren fotoğraflar ve videolar da bu hashtag altında toplanmıştı.

Pandemiyle ne büyük bir krizin içerisinde olduğunu yavaştan idrak etmeye başlayan ABD’yi şöyle bir titretti BLM hareketi. Ayrıcalıklı kesimlerin elinde ‘‘normalleştirilmiş’’, günlük muhabbetlere ve hareketlere yerleşmiş tüm gizli ırkçılıkları birer birer ifşa etti, yeri sarsılamaz denileni bile yerle bir etti. Sadece siyahiler açısından değil; başta Latinler olmak üzere tüm topluluklara yönelik ırkçılıkları en gizlisinden ulu orta olanına kadar birer birer çıkarmaya başladı popüler kültüre de taşınan bu ifşalar. Hem yazının başında da dediğimiz gibi, her şey yeni başlıyor.

6- Mücbir Sebepler

Tam karantinaya yeni girmiş, ne olup bitiyor anlamaya çalışıyoruz. Bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağından, dijitalin gümbür gümbür hayatımıza daldığından bahsediyoruz. Neden olduğu bilinmez bir çabayla, bir şeyleri öngörmeye çalışıyor, pandemi sonrası hayatımıza dair büyük büyük laflar ediyoruz. Aslında belki en kalıcı değişikliğin hiç ummayacağımız bir yerden geleceğini, iki adamın muhabbetinden çıkacağını nereden bilebilirdik ki?

Geçtiğimiz ilkbaharı komple götüren karantina döneminde edindiğimiz alışkanlıkların çoğu havaya karıştı, geriye bir tek maskeler ve Mücbir Sebepler kaldı.

Her şey ufak ufak başlamıştı. Hepimiz oradaydık… Büyük Ev Ablukada ile zaten çoktandır zihnimizi ele geçirmişti Bartu Küçükçağlayan. Bartu Ben dizisindeki kendi gibi olmayan kendisini canlandırarak (ve yazarak aslında) son yıllarda televizyonda izlediğimiz en özgün işlerden birini çıkarmıştı. Melikşah Altuntaş’ı da Bant Mag.’e yazdığı sinema yazılarıyla yıllardır takip ediyorduk. Bilhassa Bant Mag. Sinema Programı’ndaki maskeli tiplemesiyle yaptığı yorumları insana kriz geçirtecek kadar komik ve yerinde tespitlerle dolup taşıyordu.

İşte günlük hayatta da dost olan bu ikili Instagram Live yayını açarak başta sadece takipçilerinin dinleyip izlediği muhabbetlere başladılar, sonra o muhabbetlerin sürükleyici matraklığı kulaktan kulağa yayıldı. Mavi tik’liler yayına alındı, kitle genişledi ve bir anda bu ikili 100 bin kişilik bir izleyiciye yayın yapmaya başladı. Serdar Ortaç’ların, Kuşum Aydın’ların katıldığı yayınlar gördü bu gözler, daha ne olsun…

Mücbir’i eleştirmek isteyenlerin patlattığı ilk cümle: ‘‘Bu adamlar ne konuşuyor ya!’’

Ki aslında bu eleştirdikleri tam da onları çekici yapan şey. Asla tek bir şeyden bahsetmiyorlar. İki yakın arkadaşın geyik muhabbeti gibi ilerliyor her şey. Biz de bu muhabbetin bir parçası oluyoruz ve onların yakın arkadaşı gibi hissediyoruz kendimizi bir noktadan sonra. Neredeyse şizofrenik ama çok mutlu eden bir his. En azından pandeminin karanlıklarında.

Sonra bir de biliyorsunuz, ürün yerleştirmeler başladı. Ki ders olarak okutulması gereken şekillerde. Kendileriyle sıkı dalga geçen bu ikilinin markaları ciddiye almasını beklemiyorduk zaten. Hatta ürün yerleştirme anlarındaki kurmaca reklam anlarıyla da çok iyi dalga geçiyorlardı. Başkası yapsa markayı batırabilecek ama onlar yapınca büyük etkileşimler yakalayan matrak haller…

Şimdilerde ikinci sezonla karşımızda Mücbir ikilisi. Sokağa çıkma yasağının olduğu hafta sonu gecelerini yine onları izleyerek geçiriyor on binler… İçerik anlayışını da reklamcılığı da komple değiştirdiler. Bir teşekkür borcumuzdur; bizi köhne içerik formüllerinden kurtardıkları, zihinleri tazeledikleri için

7- ”Bence artık sen de herkes gibisin…”

Bir zamanlar saygı duyduğumuz ve bize çocukluğumuzun en özel hikayelerinden birini veren J.K. Rowling maalesef ki günümüzdeki tavırlarıyla gözümüzden düşmeye devam ediyor. Biz kendisinden bahsetmek istemesek de o her fırsatta gündemde kalmanın yeni bir yolunu arıyor gibi.

Su Temini ve Sanitasyon İş Birliği Konseyi (WSSCC) destekli bir makalenin başlığına takılmıştı Rowling: “Görüş: Regl olan insanlar için COVID-19 sonrası daha eşit bir dünya yaratmak”

‘‘Regl olan insanlar mı?! Kadın demek istediniz yani” gibisinden bir açıklamayla giriş yapan J.K. Rowling şöyle yazmıştı: “Regl olan insanlar. Eskiden bu insanlar için kullanılan bir kelime olduğuna eminim. Biri bana yardımcı olsun. Wumben? Wimpund? Woomud?” (”Kadın” yani ”woman” kelimesi üzerinden ”şaka” yapıyor.)

Rowling’in, trans ve non-binary kişilerin de regl olduğunu söyleyen ve bu tweet’lerini transfobik olarak nitelendiren takipçilerine yaptığı açıklamalar ise olayı daha da feci bir boyuta taşıdı. (Tweet’lerin çevirisi Kaos GL’nin haberinden alınmıştır.)

”Benim gibi, trans kişilere on yıllardır empatiyle yaklaşan, kadınlarla aynı konularda (erkek şiddeti gibi) korumasız oldukları için onlara yakınlık hisseden kadınların, biyolojik cinsiyetin gerçek olduğunu ve yaşanmış sonuçları olduğunu düşündükleri için translardan ‘nefret’ ettiğini söylemek tam bir saçmalık. Her trans kişinin kendini özgün ve rahat hissettiği şekilde yaşama hakkına saygı duyuyorum. Trans olmanız nedeniyle size ayrımcılık yapılırsa sizinle birlikte yürüyeceğim. Ama aynı zamanda benim hayatım dişi (female) olmam etrafında şekillendi. Bunu söylemenin nefret içerdiğine inanmıyorum.”

Tabii olaylar burada durmadı ve baş aşağı gitmeye devam etti. ”Benim lezbiyen arkadaşlarım da var” gibi talihsiz açıklamalar falan yaptı J. K. Rowling.

J.K. Rowling’e ilk en esaslı tepki ise beyazperdede Harry Potter’ı canlandıran Daniel Radcliffe’ten geldi. Kafalarda Harry Potter’la, J.K. Rowling’in yarattığı bir karakterle özdeşlemiş birinden gelmesi ayrıca anlamlı tabii. Sonrasında da tepkiler hızlıca yayılmıştı tüm dünyada.

Ancak yazarın bu kez de yeni kitabı Troubled Blood’da kadın kılığında giyinen bir erkeğin, vahşi bir katile dönüşmesini anlattığını ve transfobisini hikayelerine açıkça yedirmekten çekinmediğini öğrendik. Bu da yetmezmişçesine “trans kadınlar erkektir” gibi sloganlar taşıyan rozetler satan bir dükkanın linkini Twitter hesabından paylaştı. Bu bir boomer’ın gündemde kalma çabasından çok daha fazlası gibi görünüyor. Sanki Rowling, kendi alıştığı dünyanın değişmesinden ve bildiği düzeni kaybetmekten ölesiye korkuyor.

Çocukluğumuzdan gelen ve yazdıklarıyla pek çoklarımızın zihnine işleyen bir isimdi J.K. Rowling. Haliyle onu cancel’lamak her zamankinden de zor oldu belki de. İçimizden bir şey söküldü ama maalesef bizimle değilsin Ceykey!

8- Virüs öncesi ‘Parazit’ coşkusu
(Nefis (!) bir kelime oyunu…)

Şu aptal virüs tüm hayatımızı ele geçirmeden önce coşkuyla sevindiğimiz, dertsiz tasasız anlarımız da vardı elbet. Mesela Parasite’in Oscar’ları topladığı o geceki gibi. Ah ve ah…

9 Şubat gecesi gerçekleşen tören pek çok açıdan can sıkıcıydı.

En İyi Yönetmen veya En İyi Film gibi bazı kategorilerde tahminler başa baş gidiyordu ama çoğu kategoride büyük sürprizler yaşamadık. Bu zorlu kategorilerde ise zafer Parasite‘in oldu. En İyi Özgün Senaryo ve En İyi Uluslararası Film ödülleriyle birlikte. Böylece Güney Kore de ilk Oscar’larını toplamış oldu. Ayrıca Bong Joon-ho sen ne yüce bir insanmışsın! Kocayürekli adam, yönetmen ödülünü alırken aynı kategorideki adaylar Martin Scorsese ve Quentin Tarantino’ya öyle tatlı bir şekilde selam çaktı ki… Hatta bir de Scorsese’yi tüm salonu ayağa kaldırıp alkışlattı. Mütevazılık günümüzde çoktan unutulmuş ama aslında her daim en ‘cool’ olan bir karakter özelliği; bize bunu yeniden hatırlattığın için teşekkürler Bong Joon-ho.

İzleyeni komediden gerilime doğru tekinsizce sürükleyen, su gibi akan anlatımıyla sınıf eşitsizliğini olabilecek en katkısız şekilde karşımıza çıkaran Parasite ayrıca Oscar’larda bir tarihe de imza atmıştı; ilk kez İngilizce olmayan bir film En İyi Film kategorisinde ödül almıştı. Akademi yola geliyor demek isterdik ama filmin oyuncularından hiçbiri ödüllere aday gösterilmedi, ki Song Kang-ho yine çılgın döktürüyordu baba rolünde.

Ama merak etmeyin, Akademi durumun vehametinin farkında gibi. Zaten Black Lives Matter’ın başlattığı bu yeni süreçle birlikte, ‘‘farkında’’ olmama gibi bir şansları kalmadı artık. Geçmişten gelen yaralarla yerle bir ederler o töreni…

Academy Aperture 2025 adlı yeni projesini duyuran Akademi, daha çoğulcu olabilmeyi hedeflediklerini açıkladı. Böylece hedeflerinde daha fazla kadın sinemacıya üyeler arasında yer vermek ve beyaz ağırlığını kırmak var. Hatta bunun için bir komite oluşturacaklarmış, Oscar’larda yer alacak filmlerin kapsayıcılık ve çoğulculuk anlamında belirlenmiş kriterlere uygun olup olmadığını değerlendirmek için.

9- TikTok

Ne kadar çok itilip kakıldı TikTok… Kitlesine yukarıdan bakanlar, içeriğini boş bulanlar, 15 saniyesine burun kıvıranlar. Ama dünya çapında 800 milyon aktif kullanıcısının olması bize bir şeyler anlatıyor olabilir mi acaba? (Bu arada, neredeyse bir o kadar kişi de, kullanmasa da AppStore ve Google Play üzerinden uygulamayı indirmiş.) Kimilerinin ”Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım” bahanesiyle içine düştüğü bir bağımlılık, kimilerinin ise başlı başına var oluş sebebi.

Evet, TikTok’un baş döndüren yükselişi 2020’ye özgü değil; 2017’de kullanıma açılan uygulama şu kısacık ömründe rekor rakamlara imza atıyor. Mesela 2019’da, tüm dünyada WhatsApp’tan sonra en çok indirilen uygulama olmuş. Ayrıca etkileşim konusunda ”büyükleri” Instagram ve Twitter’ı da ciddi bir şekilde solluyor. Evet, yükselişi çok hızlı oldu ama kullanıcı sayısı açısından TikTok hâlâ Instagram’ın arkasında; Instagram’ın 2018 itibariyle 1 milyon aktif kullanıcısı olmuştu. O yüzden bu yüksek etkileşimi, sadece kullanıcı sayısı üzerinden yorumlamak pek doğru değil. İçerikler ve kullanıcılar arasındaki ilgi ve gönül bağının bir göstergesi diyelim biz buna. Ortaya kayıtsız kalması mümkün olmayan içerikler çıkıyor belli ki…

2020’de işler farklı bir boyut daha kazanıyor.

İlk çıkış döneminde Z kuşağının egemenliği altındaydı uygulama. Hareketli challange’lara bir tek onların enerjisi yettiğinden belki de… Türkiye’deki kitlesi de başlangıçta çok farklıydı. Z kuşağının babası hatta dedesi olabilecek yaşlardaki bir kitle tarafından kullanılıyordu. Bilhassa cringe videolar için. ‘‘Baba’’ ve ‘‘dede’’ dememiz kasıtlı, erkek kitle arasında garipçi TikTok’lar çok yaygındı. Annelerimiz, teyzelerimiz de var tabii. Yine türlü gariplikler peşinde. Bu farklı imajları ise karantinanın teslim aldığı korona günleri bozdu.

Okulları kapanmış, evlere tıkılmış ergenler için sonsuz bir eğlence fırsatı sunuyor tabii TikTok. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle. Tekli veya aile boyu yapılan zorlu dans figürleri, edit harikası komediler derken milyonların katkısıyla kafa dağıtan eğlenceli içeriklerle doluyor TikTok da. Yoğun stres altında geçen günler için harika bir çözüm. Gençler üzerindeki bu eğlendiren (ve belki de yatıştıran) etki büyüklere de yansıyor olmalı. Dediğimiz gibi, çekilen videolar artık aile boyu olmaya başladı. Bulaşıcı bir etkisi var, orası kesin. Matrak challenge‘lar, TikTok videolarının görünürlüğünü de artırıyor. Genellikle belli bir şarkı ve dans figürleri üzerinden şekilleniyor bu challenge‘lar. Zorlar da hem, eğlencesi de belki oradan geliyor. Yetenek kadar edit gücü de gerektiriyor.

Artık hayranlarıyla daha çok iletişim kurma çabalarından dolayı mı yoksa onlar da karantinadan sıkıldığı için mi bilmiyoruz, ünlüler arasında da giderek yayılıyor TikTok. Z kuşağının takip ettiği Bella Hadid, Hailey Bieber, Chiara Ferragni gibi ünlüler, Instagram’da ful fors aktif olsalar da TikTok’ta çok görülmüyorlardı, hatta hesapları bile yoktu. Şimdi artık sürekli oradan içerik paylaşıyorlar. Korona günlerinde ”influencer olmak ne demektir” dersi veren İtalyan influencer Chiara Ferragni, Instagram’da takipçilerini katlayarak artırırken, Twitter’da da 1 milyondan fazla takipçiye ulaştı.

Mirah Carey ve Jennifer Lopez gibi divalar da burada. Hatta Jennifer Lopez’in kocası Alex Rodriguez ile Drake’in Nonstop adlı şarkısı eşliğinde yaptığı challenge o kadar popüler oldu ki, diğer platformlarda da sıkça paylaşılmaya başladı.

Karanlık düşünceler, yüreğinizi sıkıştırarak sizi teslim alacak gibiyse eğer belki de birkaç TikTok videosunu peş peşe bünyeye indirerek teselli bulmaya çalışabilirsiniz. Hem hiç ummadığınız bir anda müziği son ses açmış evde o zorlu hareketleri büyük bir ustalıkla yaparken buluverirsiniz kendinizi.

10- Uykuların kaçsın

Hasan Ali Toptaş TRT 2’deki programda, ‘‘Çeviri bir kitap okurken önce çevirmenin doğum tarihine bakıyorum’’ diye caka satarken azzz sonra kadınlar tarafından alaşağı edileceğinin farkında değildi muhtemelen.

Twitter’a da düştü bu sözlerinin olduğu video. Onun üzerinden muhabbetler dönerken Leyla Salinger adlı kullanıcıdan can yakan bir tweet geldi: “Bu adamın ifşalanmasını bekleyen kaç kişiyiz?” Ve bir anda Pelin Buzluk ve Aslı Tohumcu gibi isimlerin de aralarında olduğu pek çok kadın Hasan Ali Toptaş tarafından tacize hatta cinsel saldırıya uğradıklarını anlatmaya başladı. Şimdiye kadar 20 kadın tarafından ifşa edildi Hasan Ali Toptaş. 20! Bir de bu sırada bir ”özür” metni yayınladı ki insanın aklını başına alacak sözlerle doluydu, eril failliğe yüklüyordu suçunu, ”romantikçe”. Kesinlikle suçlu kendi değildi yani. Zavallı, edilgen bir adamdı, o da neredeyse bir kurbandı. Neyse zaten bu feci özrünü de geri aldı, Milliyet’e verdiği röportajında…

Yine erkekler cephesinden Hasan Ali Toptaş’a destek gecikmedi ama bu sefer dayanışma o kadar güçlüydü ki, onları da alaşağı etti. Ali Lidar mesela… Offf, insanın siniri kalkıyor. O berbat tweet’iyle kendi sonunu getirdi. Bu süreçte Bora Abdo gibi başka yazarlar da ifşa edildi. Yazar İbrahim Çolak da taciz suçlamalarıyla ifşa olunca suçunu kabul eden bir tweet attı ve Ben, şu saatten sonra eşimin, evlatlarımın, dostlarımın yüzüne bakamam diyerek intihar etti. Onun intiharı kadın dayanışmasına yönelik nefret dolu eleştiriler için iyi bir sebep oldu tabii. İfşalar adamı intihar ettirdi dendi. Ama unutmayın, onu intihara yönlendiren ifşalar değil, geçmişteki yaptıkları… Edebiyat dünyası için aslında her şey yeni başlıyor aslında. Darısı diğer sektörlerin başına diyelim ve şu inci gibi sözleri tekrar hatırlayalım: ‘‘Uykuların kaçsın, ben ne zaman ifşa edileceğim diye…’’

10- Kaplan Kral

ABD’de ilk on günde 34 milyon izleyiciye ulaşarak Netflix’in en çok izlenen yapımlarından biri olan Tiger King, fırsatlar ülkesi olan Amerika’nın bir başka yüzünü gösteriyor. Her türlü şarlatanlığa (ve zırdeliliğe de) fırsat tanıyan yüzünü…

Nereden başlasak, nasıl anlatsak…

Serinin yönetmenleri Eric Goode ve Rebecca Chaiklin, Amerika’daki büyük kedilerin dünyasında beş yıla yakın bir süre geçiriyorlar ve dev bir çılgınlığa şahit oluyorlar.

Ana karakter Joseph Maldonado-Passage nam-ı diğer Joe Exotic’in dünyasına giren Goode ve Chaiklin, her geçen gün başka karakterlerle tanışmaya ve onların akıl almaz hikayelerini dinlemeye başlıyorlar. Kurgu olsa bu kadar olurdu dedirten karakterlerin öyküleri başlı başına birer başyapıt adeta. Yedi bölümden oluşan serinin her bölümünde başrol tabii Joe Exotic’e ait. Belindeki silahı, absürt kesimli sarı boyalı uzun saçları, vücudundaki mermi girmiş de kanı akmış imajlı dövmeleriyle hafızalarda derin iz bırakan gey kovboy, Amerika’nın Oklahoma eyaletinde yer alan Wynnewood’da yaklaşık 64 dönümlük bir hayvanat bahçesine sahip(ti). 200’den fazla büyük kediye ev sahipliği yapan özel işletmede yavrulama işleri de yapan Bay Exotic, Carole Baskin’i öldürtmek için katil tutarak cinayet girişiminden ve beş kaplanı öldürmek dahil çok sayıda yaban hayatı koruma ihlalinden dolayı 2018’den bu yana parmaklıklar ardında. Ve 21 yılı daha var…

Gerek görüntüsü gerekse hareketleriyle zaten akıl sıhhati pek de yerinde olmayan bir imaj çizen Joe’nun hayatındaki en büyük takıntısı, sınır tanımayan bir nefret beslediği Carole Baskin’di diye tahmin ediyoruz. Büyük kedileri koruyan, kâr amacı gütmeyen Big Cat Rescue’nun sahibi Carole Baskin ve Joe Exotic arasındaki kan davasının gerilimi serinin her bölümünde hızla artıyor. Tamam Carole Baskin masum bir hayvan hakları aktivisti derken, o de ne, Carole’ın hikayesi de başlı başına bir yapıt olarak çıkıyor karşımıza.

Tiger King üzerinden Joe Exotic ile Carole Baskin’in kan davası o kadar büyük ses getiriyor ki ABD’de, gazeteciler pandemi falan unutuyor, Trump’ın virüsle ilgili gelişmeleri aktardığı bir basın toplantısında bile konu Joe Exotic’e geliyor. Çok geçmeden Joe Exotic’in hayatını anlatılan bir dizinin çekileceği söylendi. Ve başrolde ise Nicolas Cage var. Her ne kadar Joe Exotic, ‘‘Beni Brad Pitt canlandırsın isterim’’ demiş olsa da…

11- Banana bread

Muz, çikolata, un, yumurta, kabartma tozu. Sizi COVID-19 döneminin gerçek sosyal medya fenomeniyle tanıştıralım: İşte karşınızda, Banana bread.

Dijital alemler onun o tatlı yüzünü yeni yeni görmüş olsa da aslında yüzyıllık bir geçmişi var, bu fenomen kekin.

Kendisi 1930 yıllarında Amerika’da kabartma tozu ve karbonatın popülerleşmesiyle beraber dikkatleri çekiyor. İlk modern banana bread tarifi Pillsbury’s 1933 Balanced Recipes yemek kitabına giriyor. Bu popülerleşmeyi değerlendirirken bazı yemek tarihçileri Büyük Buhran döneminde ev hanımlarının çürüyen muzlarını çöpe atmamak ve daha tutumlu olmak için yarattığı bir tarif olduğunu belirtiyor, bir kısmı da bu ekmeğin tamamen kabartma tozu ve unun pazarlamasının bir parçası olduğunu düşünüyor.

Sebep hangisi olursa olsun aslında içinde bulunduğumuz bu belirsiz dönem de buhran veya savaş dönemi hislerinden çok uzak değil tabii. Belki de aslında her şey, karantina başlangıcında marketlere gidip depolamak için fazlasıyla yiyecek aldığımız dönemin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bakliyat ve konserve yiyecekler tamam, ama muz gibi kısa ömürlü yiyecekler gözümüzün önünde eriyip giderken hemen bir çözüm bulmak gerekti.

Tabii sosyal medya sağ olsun, bu mutluluğun sırrını paylaşmak için önüne geçilemez bir istek duymaya başladık. Hem hünerlerimizi de göstermemiz lazımdı. Kimimiz şu koca ömrümüzde ilk kez mutfağa girmiştik ve bizi motive eden de banana bread olmuştu. Kourtney Kardashian, Kris Jenner, Rachel Zoe ve Chrissy Tiegen gibi ünlüler bile dahil olmuştu bu furyaya.

Dünyaca tek yürek olup fırın karşısında dakikaları saydığımız o çılgın günler bir daha yaşanır mı? Bilemiyoruz tabii. Ama o banana bread’in kokusu zihnimizde bir süre daha karantinayla özdeşleşmeye devam edecek galiba 🙁

12- Sana dadanmalara doyamadık be!

Yılın erkeği diye bir ödül verecek olsak, karpuz güzelimiz Harry Styles’a verirdik o ödülü muhtemelen.

Aslında sadece 2020’nin değil, tüm yılların en kendine has isimlerinden biri Harry. One Direction ile birlikte girdi ilk olarak hayatımıza. Biz yaşı büyükler pek takdir edemedik belki de o dönemin boy band’ini (herkesin boy band’i kendine neticede) ama geçen yıllar Harry bizim de kalbimize yerleştirdi.

2020 felaket haberleriyle her şeyi elimizden almaya çalışırken yaza dair umutlar da yavaş yavaş ısınan havayla birlikte buhar olup uçuyor. Neyse ki Harry Styles yetişti de; karpuzu da, yazı da hiç kimselere kaptırmayacağımızı ilan etti ve 2019 tarihli albümü Fine Line’da yer alan Watermelon Sugar adlı parçası için çekilmiş klibi yayınladı, geçtiğimiz Mayıs ayında. Bize yazı hatırlattı, teması hatırlattı, karpuzun o tatlı kokusunu hatırlattı. İçimizi açtı, teselli verdi.

En son olarak da Amerikan Vogue’un aralık sayısında şahane bir elbiseyle balon şişirirken çıktı karşımıza.

Harry Styles’ın bu ay çokça konuşulmasının sebebi olan Vogue kapağına da açıklık getirmek gerekiyor. Olay kendisinin bir elbiseyle kapağı süslemesinden çok, derginin 127 yıllık tarihinde kapağına tek başına taşıdığı ilk erkek olmasından çıktı. Tabii beyaz bir erkeğin bir moda dergisi kapağında belirmesinin çok da radikal olmadığının ya da dünyayı değiştirmediğinin farkındayız. Bizim asıl ilgilendiğimiz konu Harry Styles’ın kendi dünyası, tarzı, duruşu ve tüm otantikliğiyle olmayı seçtiği kişi. Zaten ona atfedilen tüm rolleri reddedip herhangi bir öncü olmadığı ısrarla söylüyor. Kendisinin şu an olduğu kişi olmasına yol açan gerçek devrimcileri; Prince, David Bowie, Elton John ve Freddie Mercury’i sıralıyor alçakgönüllülüğüyle. Bu 26 yaşındaki çocukta hepimizin aklını başından alan bir şeyler var. Yani anlayacağınız mecburuz, dadanmaktan başka çare kalmıyor.

13- Adını dağlara yazdık

Zendaya… Zendaya… Zendaya…

Nasıl da sevindin Emmy’lerde öyle zıplaya zıplaya?

Aşkını dağlara yazamadık ama,

Neyse ki geldi yeniden Euphoria.

Bize yeniden şiirler yazdıran kadın.

Z kuşağının temsilciği ne zaman Zendaya’ya verilecek acaba?

Gözümüzün önünde büyüdü aslında, belki biraz da o yüzden gururlu anne gülümsemesiyle izliyoruz yükselişini. 24 yaşında ama kariyeri sapasağlam işlerle dolu ve son birkaç yılın pek çok önemli yapımında onun adı var. Euphoria ise konfor alanı diye bir şey tanımadığının, oyunculuğunun çok daha geniş sınırlara açılabileceğinin bir göstergesi oldu. Haliyle bu sene Emmy de onun oldu. (Of feci şekilde kafiyeli konuşmaya sardık şu an.) O pırıltılı elbisesiyle evden bağladığı Emmy ödül töreninde kazanan olarak adını duyduğunda öyle içten sevindi ki, hemen bir meme’e dönüştü internet aleminde. Arkasında bu coşkuya türlü hallerde ortak olan ailesinin de katkısı var tabii.

Kendisiyle dalga geçebilmesi de onu sevmek için ayrı bir neden: Ödül töreni sonrası meme olan o uçuk kaçık fotoğrafı, Instagram profil fotoğrafı olarak kullanıyor ayrıca.

Yakında sana daha çok dadanacağız galiba çılgın kız!

BRAD PITT BONUSU!

Eğer Team Angelina değilseniz, bu sene kalp atışlarınızı hızlandıran bazı anlar yaşadınız demektir.

Mesela Brad Pitt ile Jennifer Aniston Screen Actors Guild ödül töreninde kırmızı halıda karşılaşıp muhabbet ettiklerinde. 90’ların sonu ile 2000’lerin ilk yıllarına damga vuran bu çiftin yeniden bir araya gelebilme ihtimaliyle coşmuştu internet alemi. Bir de nasıl oluyordu da yaşlanmıyorlardı. İkisi de muhteşem gözüküyordu.

Sonra bunun devamı geldi.

İkili, bir bağış projesi kapsamında bir araya gelmiş ve 1982 tarihli Fast Times at Ridgemont High filminin bir okuması için Zoom üzerinden bir kez daha bir aradaydı. Morgan Freeman, Matthew McConaughey ve Julia Roberts gibi isimler de vardı ama onları boşverin şimdi. İkili, okudukları senaryo gereği resmen flörtleşiyorlardı birbirleriyle. Ve Brad Pitt, sanki 20’lik delikanlı gibi öne düşmüş saçları ve asla değişmeyen gülümsemesiyle şöyle bir titretmişti herkesi.

60’ına merdiven dayamış bir adam nasıl böyle gözükebilirdi?! Hayranlık, isyan, şaşkınlık… Aman yani durun bir zahmet. Brad Pitt’ten bahsediyoruz, sıradan bir insandan değil.

Brad Pitt’in o gönül çalan gülümsemesini bir türlü unutamamış olmamız yetmezmiş gibi bu sefer cool bohemliğini pekiştiren yeni fotoğraflar düştü gündeme.

O tatlı dilin, güleryüzün, inan ki yürek hoplatıyor.

Hiç çabalamadan karizmatik olmayı başarabilmesi, rahat tavırları, umursamaz hali ve dağınık saçlarıyla pekişen yakışıklılığı.

Sen bu berbat yılın ne güzel bonusu oldun be Brad Pitt. Hayatlarımıza güneş gibi doğdun. Yine.