Advertisement
2020 dizileri: En çok hangilerine dadandık?
yazar: dadanist

Popüler kültürün en sağlam kalelerinden olan, evlerde geçen günlerimizin neşesi, umudu ve ilhamı olan diziler… Dizilerimiz… Televizyon çağından bu yana her açıdan fazlasıyla değişim ve dönüşüme uğradılar. Özellikle online platformlar aracılığıyla istediğimiz zaman istediğimiz yerden istediğimiz kültüre ve coğrafyaya doğru yolculuğa çıkabiliyor olmak onları iyice hayatlarımızın merkezine taşıdı. Su gibi bir dikişte bitirdiklerimizden uzatmalı ilişkide olduklarımıza kadar farklı kategorilere ayırdık onları. Fakat 2020 yılında adeta can simidimiz oldular. Kendi ”normalliğimizi” korumamıza yardım ettikleri gibi özellikle bazıları geçirmemiz gereken zamanlara kalite dahi getirdi. Bazılarını yer yer eleştirdik tabii. (Çünkü neden yapmayalım?) Bazılarının da her detayına hayranlıkla dadandık. Uzun lafın kısası, geleneksel yıl sonu listeleri sezonunun da bize verdiği yetkiye dayanarak bazılarını tekrar hatırlama vaktinin geldiğini düşünüyoruz. Kaçıranlar, yeniden izlemek isteyenler ve izleyip hakkındaki mühim düşüncelerimizi henüz okumayanlar bu liste sizler için geliyor.

YENİLER

I Hate Suzie

Gerçekten bir solukta izlenen ve insanı kendisiyle yüzleştiren dizilerden biri. Umut ışığı tadında hatta. Tam anlamıyla seyircisini şaşırtmaktan korkmayan şahane bir seyirlik. Belli olduğu üzere güzellemelere doyamıyoruz… Evet spoiler’lardan kaçınmaya çalışıyoruz ama yine de özetle hikaye şöyle: Katıldığı bir şarkı yarışmasında çocuk yıldız olan, sonrasında bir bilimkurgu dizisiyle fenomen haline gelen oyuncu Suzie’nin telefonu hack’lenip çıplak fotoğrafları sızdırıldığında başına gelenleri anlatıyor. Şey… Bir de fotoğraftaki diğer kişinin kocası olmadığını öğreniyoruz… Evliliği, kariyeri, ruh sağlığı çöküşe geçen Suzie, kendini dev bir bunalımın ortasında buluyor. Onun üstünden bir yolculuğa çıkıyoruz ama kadınlardan ‘beklenenler’ ile yüzleşme fırsatı da buluyoruz.

Bir Başkadır

Uzun zamandır beklediğimiz, Berkun Oya’nın yazıp yönettiği bir Netflix dizisi Bir Başkadır. Yayınlandığı an memleket gündemini karıştırdı. Sevenler, eleştirenler, analiz edenler… Twitter’dan televizyon programlarına kadar uzanan, hakkında koca koca lafların edildiği bir memleket meselesine dönüştü. Ki bu ne kadar başarılı olduğunun bir kanıtı zaten.

Ama sadece bu da değil… ”Koca koca laflar” dedik ama aslında küçük küçük yerlerden de vuran bir dizi Bir Başkadır. İnsanın tam kalbine oturan bir söz, beklenmedik bir detay, nice hikayelere açılan minik bir mimik…

Bambaşka hayatlara, geçmişlere, hayallere sahip bir grup insanın yolları kesişiyor Bir Başkadır’da. Evet, dünya üzerinde bu dinamiklere sahip birçok eser var. Hatta kimi eleştirenlerin dediği gibi, ”bunlar daha önce de anlatıldı”, özellikle Türkiye meseleleri söz konusu olduğunda. Ama ne anlattığı kadar, nasıl anlattığıyla da döktürüyor Berkun Oya. Şu az önce bahsettiğimiz, küçük küçük yerlerden ilerleyerek. Tanıdığımız ama görmek istemediğimiz yanlarımıza ve gölgemize selam verdiriyor. Öykü Karayel, Fatih Artman, Funda Eryiğit, Alican Yücesoy, Tülin Özen, Nesrin Cavadzade, Defne Kayalar, Bige Önal ve Settar Tanrıöğen gibi isimlerin performansı ise televizyonda şimdiye dek gördüklerimizden bambaşka bir iş olduğunu kanıtlıyor Bir Başkadır’ın.

Queen’s Gambit

Koca yürekli, koca gözlü kız… Ne hamleler yaptın, ne şişeler devirdin öyle.

Bir tutkunun peşinden bu denli koşanı görmeyeli uzun zaman olmuştu aslında… Kendi adımıza unuttuklarımızı da hatırlattı belki. Fakat Queen’s Gambit aynı zamanda bir insanın önündeki tek engelin yine kendisi olabileceğini hatırlatan bir yapım. Yükselişleriyle, düşüşleriyle… Daha sadece dokuz yaşındayken satranca gönlünü kaptıran Beth Harmon’un hikayesine konuk oluyoruz dizide. Yetimhanelerden Avrupa’nın en lüks otellerine savruluyoruz. Walter Tevis’in aynı adlı romanından uyarlanan The Queen’s Gambit bir Scott Frank uyarlaması olarak karşımıza çıkıyor aslında. Evet, aşırı gerçekmiş, bir biyografiymiş gibi dursa da hepsi kurmaca aslında. Flashback’lerle açılan bu hayat öyküsünün eğer izlemediyseniz, sizi de yakalayacağından emin olabilirsiniz.

The Duchess

Başka annelikler mümkün!

Komedyen ve oyuncu Katherine Ryan’ın yazıp başrolünü üstlendiği The Duchess o bildiğimiz annelik kavramının ötesinde bir hikaye anlatıyor. Karakterin adından itibaren aslında pek çok detay Katherine Ryan’ın ‘gerçek’ hayatıyla benzerlikler de taşıyor. Hatta tabiri caizse, lafı gediğine koyan, en yakın arkadaşının deyimiyle ‘sosyopat’ karakterimiz Katherine, içindeki kararsızlığı ve asiliği hayat akışının içine çok güzel yedirmiş; ondan nasibini almış bekar bir anne olarak karşımızda. Ayrıca iddialı kostümleri, pastel renk takımları, taşlı taçları ve tokalarıyla karakterin farklılığının kendine has görsel bir dili de var. Çok keyifli ve kesinlikle izlenmeli.

How to with John Wilson

Herkesin New York’u kendine. Ama New York galiba, genel olarak John Wilson’ın anlattığı gibi bir yer. Hikayelerin iç içe geçtiği. Özgün deliliklerin günlük sıradan rutinlere dönüştüğü bir yer.

HBO’nun belgeselimsi mini dizisi How to with John Wilson bizlere daha önce izleme fırsatı bulamadığımız bir New York deneyimi yaşatan (pandemi öncesi New York’u diyelim hatta) ve ilk anından itibaren kalbimizi çalan bir iş. Ekim ayında gösterime giren dizi, yarımşar saatlik altı bölümden oluşuyor. Wilson, kamerasıyla yıllar boyunca New York’ta çektiği günlük hayat manzaralarından bir anlatı sunuyor. Belgesel türünün en keyifli özelliklerinden biri olan bilinmezlik ve yolda öğrenme durumu da devrede üstelik.

I May Destroy You

Diyorlar ki; I May Destroy You sadece bu yılın değil, son yılların en etkileyici dizilerinden biri…

Yaratıcısı, senaristi, başrolü kısacası dizinin her şeyi Michaela Coel. Ayrıca hikaye hayatından da izler taşıyor… I May Destroy You hakkında ne kadar uzun yazarsak yazalım yetmeyecekmiş gibi geliyor. Ama zor olanı seçip tek cümleyle açıklayarak işe başlayalım: Rıza olgusuna odaklanan, tecavüzden hayatta kalan bir kadının hikayesini izliyoruz. HBO ve BBC 1’da yayınlanan dizi on iki bölümlük bir maraton. Maraton diyoruz, çünkü izlemek için sağlam bir nefes gerekiyor

Normal People

Of ki ne off…

İlk aşk acısı öldürmez ama feci şekilde süründürür. Rezilce bir histir, dünyanın sonu gelmiş gibi hissettirir insana… Bizi iki liseli gencin aşk hikayesinin orta yerine bırakıveren Normal People, insanın basiretini bağlayan bu ilk kalp kırıklığının etrafında katman katman açılıyor ve bizi de hiç beklemediğimiz yerlere doğru götürüyor, yüreğimizi söküyor. Daisy Edgar-Jones ile Paul Mescal’ın canlandırdığı karakterlerle birlikte efkarlanmamak elde değil…

Dizi aslında İrlandalı yazar Sally Rooney’nin 2018 çıkışlı ikinci romanı Normal People’ın BBC ve Hulu ortak yapımıyla hazırlanmış bir uyarlanması. ”İlk aşk acısı” dedik diye de kesinlikle hafife almayın. Derinden yaşanan o duyguların daha da derinlerine iniliyor. Günümüzde yetişkin olmanın zorlukları da hikayenin en sağlam eşlikçisi.

Tiger King

Şiddet, uyuşturucu, cinayet, suç, kargaşa ve Florida sıcağındaki dev kediler… Aklınıza gelen envai çeşit absürtlüğü içeren Netflix’in belgesel serisi Tiger King: Murder, Mayhem and Madness, fırsatlar ülkesi Amerika’nın başka bir yüzünü gösteriyor. Her türlü şarlatanlığa (ve zırdeliliğe de) fırsat tanıyan yüzünü… İlk yayınlandığı dönemde ABD gündeminde, koronadan sonra en çok konuşulan konu olmuştu Tiger King. Hatta Trump’ın basın toplantılarında bile adı geçmişti, bir nevi milli mesele olmuştu.

Macera dolu Amerika işte.

DEVAM SEZONLARI

Ramy

İki sezonu deviren Hulu orijinal yapımı Ramy türlü sorgulamalar eşliğinde bizi de ruhani bir yolculuğa çıkarıyor. Gayet öznel bir hikaye aslında Ramy Youssef’in anlatıp aktardığı ama modern çağda kimlik savaşları söz konusu olduğunda, ortak yerlerde buluşuyoruz kendisiyle.

Ramy Youssef; 28 yaşında, Mısır kökenli, Amerikalı bir komedyen. Stand-up’la başladığı ve bazı dizilerde küçük rollerle devam ettiği kariyeri, kendi adını taşıyan dizisi Ramy ile şaha kalktı diyebiliriz. A24 ve Hulu’nun ortak yapımcılığını üstlendiği ve Youssef’in senarist, yönetmen ve başrol oyuncusu olarak yer aldığı dizi, şimdiye kadar izlediğimiz her şeyden çok farklı, oldukça cesur bir yapım! Mısır’dan Amerika’ya göçmüş bir ailenin kimlik bunalımı yaşayan oğlu Ramy, tüm çevresinin aksine kendini köklerine ve geleneklerine Amerikalı kimliğinden daha bağlı hissediyor. İnançla ve ruhani yönüyle bağlantısını keşfetmeye ve derinleştirmeye çalışırken alışık olduğu hayat tarzı sürekli ayağına dolanıyor. Tabii bu ruhani yolculuğa zihinsel olarak da pek hazır olmadığını eklemeliyiz. Şahane ve taptaze bakış açısıyla gönülleri fetheden, zihinleri açan bir komedi.

Better Call Saul

Kusursuz bir aşk mektubu, Better Call Saul… Televizyon tarihinin en kallavi hikayesini ayakta tutan o sağlam karakterler ve yıllar geçse de ne o karakterlerin ne de hikayenin peşini bırakmayan sadık izleyici için yazılmış bir aşk mektubu…

New Mexico çölleri ile adliye koridorları arasında mekik dokuyan bu dizi için biraz fazla romantik bir açıklama olduğunu düşünüyor olabilirsiniz ama serinin yaratıcıları Vince Gilligan ve Peter Gould’un karakterlerini ne kadar koruyup kollayıp gözetmeye çalıştıklarını gördükçe siz de hak vereceksiniz. Heisenberg’in henüz ortalığı bulandırmadığı bir dönemde, karakterlerin muhteşem gelişimini anlatan Better Call Saul, bu sene beşinci sezonuyla ekranlardaydı. Altıncı ve final sezonu ise yolda… Yani pandeminin izin verdiği kadarıyla…

Breaking Bad‘in başlamasından 6 yıl öncesine yani 2002 yılına uzanıyor dizi. Kendi halinde bir avukat olan James McGill karakterinin hikayesi. Breaking Bad’in bir spin-off’u olarak önümüze düşen ve spin-off kavramını zirveye çıkaran Better Call Saul’un en güzel tarafı ise o muhteşem karakterlerin, Walter’ın arızalıklarından çok uzakta olmaları. Tabii, sadece ”şimdilik”…

Sex Education 2. Sezon

İçinizdeki ergen ruhu koruyorsanız Sex Education’ın ikinci sezonunu izlerken “Yürü be” nidaları eşliğinde bir de alkış koparabilirsiniz… Çünkü bu sefer gençler büyük isyanda. Kendi içlerinde, toplumda olan biten her şeye karşı. Bizi dayanışmanın o umut verici kollarına bırakıyor hatta Sex Education. ‘Garip’, ‘farklı’, ‘acayip’ gibi tanımları ortadan kaldırdığı, herkese ve her şeye aynı noktadan baktığı için ayrı bir yere koyulması gerektiğine inanıyoruz. Ve evet, okul koridorlarında koşturan liselilerle dolu olsa da inanın ki söz konusu olan sadece bir gençlik dizisi değil. Zorlu geçen ergenlik yıllarının hepimizi benzer noktalardan süründürdüğünü gösteriyor diyebiliriz. Çünkü evet, ergenlik; din, dil, ırk gibi ayrımlara takılmaz, herkese eşit davranır ve herkese aynı rezil şeyleri yaşatır…

The Good Place

The Good Place dördüncü sezonuyla birlikte finalini yaptı ama bizi bir ömür boyu sürecek türlü sorgulamaların da içinde bıraktı. Ölümden sonrası üzerine birden çok ihtimali sorgulayan felsefi bir komedi kendisi. Bize ölümlülüğümüzü hatırlatırken bir ömür boyu kaçındığımız soruları da suratımıza çarpıyor. Komikçe… Fazla yaralamadan ama sersemleterek… Farklı bakış açılarını tatlı tatlı sorgulamayı seviyorsanız kesinlikle denemelisiniz. Ayrıca şahane komedilerin yaratıcısı Michael Schur’un elinden çıkma.