Yazar: Gamze Akyol
10 Eylül 2022
Brendan Fraser’ın dokunaklı dönüşü, Ana de Armas tezahüratları: 79. Venedik Film Festivali’nde finale doğru

Don’t Worry Darling’in magazine bir senelik malzeme veren kaotik galası, Brendan Fraser’ın yüreğimize dokunan dönüşü, Florian Zeller’in bizi ağlatmaya ant içtiği üçlemesinin ikinci filmi, Ana de Armas’ın 14 dakika boyunca alkışlanan Marilyn Monroe performansı… İnanın, biz de 79. Venedik Film Festivali’nden bu kadar verim almayı beklemiyorduk. Festivalin ikinci haftası tüm bu saydığımız olaylar sayesinde/yüzünden bolca konuşuldu; gerek prömiyerini gerçekleştiren yapımların başarısı gerekse kırmızı halıda ya da salonda yaşananlarla beraber anlatacak çok şey birikti. Olivia Wilde’a alınan cephelerden başlayıp Blonde filminin nasıl coşkuyla karşılandığına kadar her bir detaya dadanıyor, bu seneki Venedik Film Festivali’ni sevgilerle uğurluyoruz.

Okuma önerisi – White Noise gösterimli sakin açılıştan Cate Blanchett’ın mest eden performansına: 79. Venedik Film Festivali’nden gelen haberler

Venedik haberlerimizin ilk kısmında festivalin nasıl sakin başladığından, Cate Blanchett’ın Oscar’a ne kadar yakın olduğundan ve de Timothée Chalamet’li Bones and All’ın 10 dakikaya yakın bir süre boyunca alkışlandığından bahsetmiştik. Gayet olası, gayet beklendik şeylerdi bunlar. Ama haberlerimizin ikinci kısmında “biz ne izledik?” sorgulamasına giriştiğimiz çeşitli olayları nereden anlatmaya başlayacağımızı düşünüyoruz. Ah ah… Bu dertli nidalarımızın muhatabı tahmin edebilirsiniz ki Don’t Worry Darling galası. Olivia Wilde’ın kovduğunu iddia ettiği Shia LaBeouf’a, Florence Pugh’un dedikodusunu yaptığı videosunun ardından internet aleminde hemen kılıçlar çekildi, taraflar seçildi. Kimileri Wilde’ın üzerine çok gidildiğini düşünürken kimileri de çoktan “Miss Flo” takımında olduğunu açıkça belirtti. Ama filmdeki diğer oyuncuların da taraflarını bu kadar net göstereceğini (ya da bir taraf tutacaklarını) tahmin etmiyorduk. Önce bir video düştü sosyal medya akışımıza; bu videoda PR ekibinin önce Harry Styles’ı sonra da Nick Kroll’u Olivia’nın iki yanına almaya çalıştığını ama ikisinin de yerinden kıpırdamadığını gördük (hatta Nick’in yüzündeki hoşnutsuzluğu da). Sonra Florence halıda poz vermeye başlayınca Chris Pine da hemen coşkuyla kamerasını çıkarttı onun bu güzel pozlarını yakalamak için. Ekibin kalanları da hayranlıkla bu anları izledi. Zaten Wilde ile Florence kırmızı halıda bırakın yan yana gelmeyi göz göze bile gelmediler. Wilde etrafa gülücükler saçsa da ekipten ciddi tepkiler aldığı belliydi.

Sonra şu tükürük meselesi var… Viral olan bir başka videoda da Harry’in yerine otururken Chris Pine’a tükürmüş olabileceği (biz neler konuşuyoruz gerçekten) iddia ediliyordu. Neyse ki bu iddialar sonradan yalanlandı ama çok da kısa olmayan bir an için herkes bir “acaba?” dedi. Sonra yaklaşık dört dakika boyunca alkışlandı Don’t Worry Darling, hatta bu alkışların çoğu özellikle Florence Pugh’ın performansınaydı. Pugh alkışları kabul ederken Wilde ısrarla kendisiyle göz göze gelmeye çalışsa da Miss Flo kafasını o tarafa doğru düzgün çevirmedi. Sonuç olarak bu gösterimden akıllara kalan bu kaotik ve garip gala olayları oldu.

Sonra zihnimize Requiem for a Dream, The Fountain, Mother! gibi filmleriyle kazınan Darren Aronofsky’in The Whale filminin prömiyeri yapıldı. Filmin başrollerinde uzun süredir büyük yapımlarda görmeye hasret kaldığımız The Mummy serisinin yıldızı Brendan Fraser’in yanı sıra Stranger Things’le dikkatleri üzerine çeken Sadie Sink yer alıyordu.  Fraser için bu galanın önemi bir başkaydı çünkü kendisi uzun yıllardır gerek psikolojik gerekse fiziksel bir savaş veriyordu. Brendan Me Too hareketinin alevlendiği yıllarda, GQ’ya verdiği bir röportajında 2003 yılında Altın Küreler’i düzenleyen kurulun yani HFPA’nın eski başkanı olan Philip Berk’in cinsel tacizine uğradığını söyleyerek bu hareketin bir parçası olmuştu: “Hasta hissettim. Küçük bir çocuk gibi hissettim. Boğazımda bir top varmış gibi hissettim. Ağlayacağımı sandım” diyerek eve koşup olan biteni karısına anlattığını ancak olayı halka açıklamaktan korktuğunu söylemişti Fraser bu röportajda. Sonra Fraser üçüncü Mumya filminin ardından, burada yaptığı çeşitli akrobasi hareketleri sonucunda ciddi omurilik sorunlarıyla boğuştu, birçok ameliyat geçirdi uzun yıllar boyunca. Fiziksel ve mental bir tükenmişlik yaşadığını hissettiği sıralarda aynı zamanda eşi Afton Smith’le olan evliliği bitti ve annesinin vefatıyla epey sarsıldı. Hayatında cebelleştiği sorunlar ciddileştikçe kendisinin kariyeri de maalesef düşüşe geçti. Televizyona yöneldi bir süre ama beyazperdede o şaşalı yıllarına kavuşturacak bir yapımda yer almadı uzun yıllardır. İşte The Whale’ın sonunda aldığı ve gözyaşlarını tutamadığı o altı dakikalık alkışlar onun için bu kadar değerliydi. Üstelik filmin aldığı eleştirilere bakarsak Fraser’ın bir Akademi adaylığı kazanması bile olası duruyor, ne güzel!

Gelelim Florian Zeller’ın The Son’ına. Kadrosu sebebiyle objektif kalmakta zorlanacağımız bir film olacağı başından belliydi zaten; Hugh Jackman, Vanessa Kirby, Laura Dern, Anthony Hopkins… (Dört Oscar adaylığı çıktı bile). Gelen incelemelere baktığımızda ise yine performansların epey övgü topladığı, senaryonun bolca göz doldurduğu, dramatik bir aile hikayesinin bizi beklediğini görüyoruz. Neredeyse 10 dakikaya yakın alkışlanan The Son’ın Guardian incelemesinde “ailevi korku ve nefretin anlatıldığı, acı veren bir dram” şeklinde tanımlanıyor ve her açıdan “tam” olan duygusal bir tecrübe olduğu söyleniyor. Tessa Thompson’lu bir Steve Buscemi filmi The Listener ise tekdüze temposu nedeniyle biraz düşük skorlarla karşılaşırken, Buscemi’nin melankolik anlatısına alışkın olanların ise neredeyse tatmin edici bulduğunu görüyoruz. Deadline incelemesi “filmin ritmine girmek biraz zaman alıyor ve hafifçe artan huzursuzluk duygusu günümüzde büyük şehirlerde yaşayan insanların her zamandakinden daha hoşnutsuz, yabancılaşmış olduğu gerçeğini yansıtmayı başarıyor” diyor.

Okuma önerisi – “Marilyn Monroe’ya hayat veren bir Kübalı”: Ana de Armas ve uçuşa geçen kariyeri

Ve ve ve festivalin son “bomba”sı olan, Ana de Armas’ın uçuşa geçen kariyerinde önemli bir yer tutan Blonde hakkında güzel haberlerimiz var. Andrew Dominik’in filminden beklentilerimiz yüksekti ama yine de gösterimin sonunda Sala Grande seyircisinin “Ana, Ana, Ana” diye sloganlar atmaları ve neredeyse 14 dakika boyunca alkış tutmaları hoş bir sürpriz oldu yine de. Hollywood’un “Altın Yılları”nın vazgeçilmezi, ikonların ikonu Marilyn Monroe’nun Joyce Carol Oates’in aynı adlı romanından uyarlanan son biyografisi Blonde’ın aldığı ilk yorumlar epey umut verici. Hollywood Reporter Armas’ın “ham bir performans sergilediğini, karakterin acısıyla bağlantı kurarken elinden geleni yaptığını” söylerken Variety ise senenin çok konuşulan bir başka biyografik filmi Elvis’le kıyaslıyor. Ve “Blonde bizi Marilyn’e, Elvis filmindeki Elvis’den çok daha fazla yaklaştırıyor çünkü Ana de Armas’ın nefes kesen ışıltısı, hayal gücü, samimiyeti ve kalp kırıklığıyla dolu performansı etrafında inşa edilmiş bir film” diyor.

Bu arada film gösterimden önce, vizyon için bir yaş sınırlaması gerektiren ve aşırı şiddet ya da seks sahnesi içeren yapımlara verilen NC-17 derecesi almıştı. Hatta Ana bu duruma “Blonde’dan çok daha fazla açık seçik olan ama NC-17 olarak sınıflandırılmayan birçok film sayabilirim size. Bizim filmimizin neden bu şekilde sınıflandırıldığını anlamadım” tarzı bir açıklama yapmıştı. Okuduğumuz incelemelerde de bu sahnelerden bahsediliyor ve Marilyn’in şiddete ya da tecavüze uğradığı sahnelerin yetişkin temalarına değiniliyor. Üç saate yakın süren Blonde’dan “ufak bir araştırmayla ulaşabileceğiniz herhangi bir Marilyn Monroe biyografisi beklemeyin” diye de uyarıyor çoğu eleştirmen; “bu film yalnızca Marilyn’in başarıları hakkında değil, onun acı dolu travmaları, imajı ve insanlardaki yansıması hakkında” diyorlar. Aynı zamanda Netflix’in ilk NC-17 derecesine sahip olan orijinal filmi olan Blonde, 28 Ekim’de dijital platformda da yerini alacağını hatırlatalım. Ayrıca gala sırasında Ana’nın yanında Brad Pitt’i görürseniz de şaşırmayın. Pitt filmin yapımcılarından ve duyduğumuza göre 14 dakikalık alkışta kalabalığı coşturmasının etkisi de varmış. Venedik semalarından gelen son haberler şimdilik bu kadar; gördüklerimizi ve okuduklarımızı sindirmeye çalışırken bir yandan da Altın Aslan başta olmak üzere verilecek ödüller içinse beklemedeyiz…

editörün seçtikleri