Yazar: Gamze Akyol
23 Ağustos 2021
Akademinin karanlık yüzü, bolca komedi ve Sandra Oh: The Chair dizi incelemesi

Netflix’in son yaz bombalarından biri olan The Chair’in altı bölümlük ilk sezonu 20 Ağustos’ta yayınlandı ve ilk eleştirilere bakılırsa o büyük beklentilerin üstesinden çok da zorlanmadan geldi. Dahil olduğu her yapımla kendisine olan güvenimizi pekiştiren, izlemekten büyük zevk duyduğumuz komedi yeteneği ve canlandırdığı her karakteri “gerçek” yapabilen oyunculuğu ile Sandra Oh’nun başrolünü üstlendiği The Chair, akademinin tatsız taraflarını mizahla harmanlayarak gözler önüne seriyor. Ve su gibi akan kurgusuyla, ekran başından kalkmanıza müsaade etmeden sezonu noktalıyor. The Chair’in yapımcıları arasında ise Sandra Oh’nun yanı sıra, Game of Thrones’un olaylı finalinden sonra Netflix ile ses getiren 200 milyon dolarlık bir anlaşma imzalayan David Benioff ve D.B. Weiss ikilisi de bulunuyor.

Aslında daha çok oyunculuğuyla tanıdığımız Amanda Peet’in Annie Wyman ile beraber yarattığı The Chair bir ‘kurgu ürünü’ olan Pembroke Üniversitesi’nde geçiyor ve İngilizce bölümünün bölüm başkanlığına yükselen ilk kadın (ve aynı zamanda beyaz olmayan) profesör Ji-Yoon Kim’i merkezine alıyor. Kim, bir yandan akademi dünyasının kurtlar sofrasında hayatta kalmaya ve doğru kararlar vermeye çalışırken bir yandan da evlat edindiği kızı Ju Ju’nun erken ergenlik sorunlarıyla baş etmeye çalışıyor. Ve bekar bir anne olmasıyla ilgili yapılan imalar ve de kendisine artık bir eş bulması konusunda gelen “uyarı”larla da…  

Sandra Oh’nun eşsiz oyunculuğuyla ete kemiğe bürünen, o telaşlı hallerine cuk oturan profesör Kim, Nana Mensah’nın hayat verdiği ve bölümün tek siyahi eğitmeni olan Yaz McKay, Holland Taylor’la oldukça eğlenceli bir karaktere dönüşen bir başka öğretim görevlisi Joan Hambling ile diğer birçok iş alanında olduğu gibi akademik kariyerde de sıkça karşılaşılan cinsiyetçilik, ırkçılık ve ageism ayrımcılıklarına sahici bir bakış atıyoruz. Tüm bu tatsız gerçekler oyuncuların uyumlu ve eğlenceli enerjisiyle sahnelenince ise dürüst, çarpıcı ve izlemesi bir hayli keyif veren bir diziye dönüşüyor The Chair.

Saydığımız bu birbirinden başarılı oyuncuların yanı sıra kendisini anmadan geçmememiz gereken bir başka yetenek daha var; Everly Carganilla. Profesörün Kim’in kızı Ju Ju’ya hayat veren bu genç yetenek ile biraz klişeye kaçan, “sorunlu ama kimsenin kızamadığı” o meşhur şeytan tüyüne sahip Bill’i canlandıran Jay Duplass arasındaki uyum da kesinlikle dizinin nimetlerinden. Ayrıca X-Files’dan Californication’a, her rolüyle saygı duruşuna geçtiğimiz David Duchovny’nin de konuk oyuncu olarak bir bölümde yer aldığını hatırlatalım. The Chair’da kendisinin nispeten daha ‘başarısız’ bir versiyonunu canlandırıyor Duchovny. Çünkü kendisi dizide gördüğümüzün aksine akademide sağlam ilerlemiş bir isim; yüksek lisans ve doktorasını Yale Üniversite’sinin İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamlamış.

Dizi, profesör Kim’in bir hevesle ilk defa oturduğu sandalyesinin kırılıp yere düşmesiyle aslında Kim’in “The Chair” olarak başına geleceklerine dair bariz bir göndermeyle başlıyor. Kim’in bu koltuğa oturduktan sonra maruz kaldığı baskı, verdiği kararların her defasında engellenmesi ya da çeşitli şartlara bağlanması ve de işine “duygularını karıştırma” ile suçlanması gibi erkek meslektaşlarının uğraşmak zorunda kalmadığı birtakım zorluklarla savaşması iş hayatının o ikiyüzlü tavırlarına iyi birer örnek olarak karşımıza çıkıyor. Kim’in bu altından kalkması zor olan kararlarına yakın dostu, platonik aşkı Bill’in dersin ortasında bir Nazi selamı çakması da Kim’in bu durumunun tuzu biberi oluyor diyebiliriz. Bill’in bu ironik hareketi ciddiye binip, kampüste Nazi karşıtı protestoların başlamasıyla yükselen tansiyon ise bir tek Ju Ju’ya yarıyor. Anlaşamadığı büyükbabasından ve türlü numaralarla kaçırdığı bakıcılarından sonra sonunda kendisini anlayan, dinleyen ve birlikte eğlenebildiği oyun arkadaşı Bill ile daha fazla vakit geçirmeye başlıyor Ju Ju. Kim ve Ju Ju üzerinden göçmenlik, evlat edinme, kültür ve dil çatışmaları gibi temalara da değinen The Chair,  kısa süresine rağmen izleyicilerine farklı tatlar sunma konusunda çeşitliliğin hakkını veriyor. Bu noktada da aslında yine Sandra’nın role olan uygunluğundan bahsetmek gerek; Grey’s Anatomy’nin Christina Yang’ı, Killing Eve’nin Eve Polastri’si Oh, Güney Kore göçmeni ve Kanada doğumlu bir Amerikan vatandaşı…

Daha ilk günden eline bir “emeklilik listesi” tutuşturulan Kim, çoğu zaman meslektaşları arasında bir orta yol bulmaya ve iyi niyetini korumaya çalışıyor. Yaşını ve beraberinde getirdiği yan etkileri kabul etmeme konusunda direnen profesör Elliot ile kariyerinin en üretken yıllarında olan genç, dinamik ve öğrencilerin dilinden anlayan öğretim görevlisi Yaz arasında süregelen çatışma, sınıflarının birleştirilmesiyle gözle görünür bir hal alıyor. Ve elbette Yaz’ın sırf ten rengi ya da cinsiyeti yüzünden yoluna, kariyerinin önüne konulan taşlar da öyle. Emeklilik vakti gelen bir başka öğretim görevlisi Joan’ın ofisi ise emekliliğe “teşvik” amacıyla bodruma taşınıyor ve Joan kendisini bir dizi absürt olaylar içinde buluveriyor. Ve belki de Holland Taylor, kariyerinin en iyi performanslarından birini sergiliyor Joan ile. Etik ve Uyum Ofisi’nde şahit olduğumuz “hizmete dayalı işlerin orantısız bir şekilde kadın hocalara düştüğünü” gözler önüne seren kısacık monologuyla bile izleyicilerine çok şey anlatıyor Taylor. Son olarak muzip hocamız Bill’e gelirsek; sevdiği kadını çok erken kaybetmiş ardından da kızının üniversiteyi kazanmasıyla birlikte yalnız kalan ve de yaralarını sarmaya çalışan Bill de fazla melankolik olan varlığıyla bile dizimize renk katmayı başarıyor. Ve kendisine gösterilen büyük toleransın sınırlarını da epey zorluyor.

Bu arada The Chair’i izlerken yaratılan olağanüstü gerçeklik sebebiyle sizin de aklınıza “bu hikaye gerçek mi?” sorusu gelmiş olabilir. Sorunuzun cevabını verelim hemen; hayır, izlediğimiz her şey kurgusal. Pembroke Üniversitesi diye bir yer yok ve çekimler çoğunlukla Pennsylvania’nın Pittsburg şehrinde bulunan, şahane bir kampüse sahip Chatham Üniversite’sinde gerçekleşmiş. Ama ekrana taşınan tüm o haksızlıklar, ayrımcılıklar, yani akademik hayatın rahatsız edici çoğu detayı gerçek. Diziyi izleyen çoğu akademisyen bu ayrımcılık türlerinin dürüstçe ekrana taşındığını düşündüklerini ve de özellikle dizide şahit olduğumuz cinsiyetçi diyalogları sık sık şahsen tecrübe ettiklerini söylüyorlar. Kendi içinde dallanıp budaklanan çeşitli hikayelere sırasıyla dokunan Kim (ve gri montuyla) ile beraber bizim de akademik hayata dahil olduğumuz The Chair’ın, doğru noktalara olması gerektiği şekilde parmak bastığını söyleyebiliriz yani. Dizi hakkındaki ilk yorumlar çoğunlukla olumlu olsa da, ikinci bir sezon için olup olmayacağı konusunda henüz Netflix cephesinden bir açıklama gelmedi. Ama muhtemelen önümüzdeki günlerde bu açıklamayı duyacağız gibi.

editörün seçtikleri