Yazar: Zeynep Naz Inansal
18 Kasım 2021
And Just Like That için geri sayarken: Sex and the City dizisinden öğrendiklerimiz ve öğrenmeye devam ettiklerimiz

Hepimizin bildiği gibi Sex and the City televizyonlara, bilgisayarlara ya da genel bir deyişle ekranlara geri dönüyor. Ama aslında yüreklerimizden hiç çıkmadı ki… Evet, duygusal bir giriş olduğunun farkındayız. Şimdiden kendinizi hazırlayın çünkü yazının kendisi de bir o kadar duygusal olacak. Yıllardır tekrar tekrar Sex and the City izlemiş, hayatındaki çoğu dönüm noktası için diziden referanslarla yolunu bulmuş, hatta dizinin her anını gözünü kapatıp yeniden izleyebilen bir mega hayran olarak diziye hakkıyla dadanmanın zamanı geldi de geçiyor bile. HBO dizilerinin jeneriğinin başındaki o hafif cızırtılı ”tısss” sesinden sonra hangi dizinin jeneriğini duyuyorsan, o diziye aitsin derler. Benim kafamda HBO logosu gördüğüm anda Sex and the City’nin müziği çalmaya başlar mesela. Daha fazla kanıta gerek yok diye düşünüyorum, dizi tanrıları için yeterlidir bu kadarı. 

İlk bölümünün yayınlanmasının üzerinden tam 23 yıl geçen Sex and the City, hâlâ konuşulmaya, genç kadınların hayatını etkilemeye ve ilgi çekiciliğini korumaya devam ediyor. Öyle ki türlü olaylara rağmen yeni bir sezonun çekilmesinin en büyük sebebi de hayranların baskısı. Peki, bunca yıl sonra Sex and the City’i bu kadar güncel, vazgeçilmez ve ilginç kılan ne? Seks ve ilişkiler hakkında köşe yazarlığı yapan Carrie ve en yakın üç kadın arkadaşının, 30’lu yaşlarının ikinci yarısında New York’ta ilişkileri ve hayatı anlamaya çalışırken birbirlerine tutundukları dizi, her şeyden önce bir kadın için oldukça tanıdık hislere ve konulara sahip. HBO’nun televizyonda yaptığı devrimlerden biri olarak, kadınların açıkça cinsel hayatlarından bahsedebildiği ve bekar bir kadının mutlu sona sahip olduğu ilk dizilerden biri aynı zamanda. Hızlı ve zekice yazılmış diyaloglar, kelime oyunları, her karakterin üç boyutlu hale geldiği değişimler ve şahane kostümleri de cabası. Günümüzden bakıldığında problematik yanları olsa da Sex and the City birçok kadın anlatısının önünü açan, konuşulmayan konuları görünür kılan devrimci bir iş. And Just Like That’i beklerken Sex and the City’e, bize öğrettiklerine ve öğretmeye devam ettiklerine dadanıyoruz. 

Sex And The City Bus GIF by HBO - Find & Share on GIPHY

And Just Like That ile ilgili bildiklerimize daha önce dadanmıştık hatırlarsanız. Dizinin takipçileri ”and just like that”in Carrie’nin ünlü sözlerinden biri olduğunu bilir. Köşesini yazarken sık sık “and just like that” (ve ”bir anda oluverdi” diye çevirebiliriz sanki) ya da “I couldn’t help but wonder” (düşünmeden edemedim) kalıplarını kullanır. Özetlemek gerekirse 10 bölümlük mini bir HBO dizisi olarak planlanan bu yeni sezonun ilk bölümü 9 Aralık’ta yayınlanacak. Bu kez karakterlerin 50’li yaşlarına ve hayatlarının bu döneminde ne tür konularla meşgul olduklarına tanık olacağız. Bu arada hemen hemen her karakter geri dönüyor, tabii Samantha dışında. Kim Cattrall ve Sarah Jessica Parker arasındaki yıllardır süren kan davası birlikte çalışmalarının önünde bir engel ne yazık ki. Samantha’ya ne yapacakları, onsuz dizinin tadının tuzunun kaçıp kaçmayacağı merak konusu maalesef. Hem de Natasha bile yeni sezonda yer alacakken… Dizinin fazla beyaz olmasına getirilen haklı eleştiriler sonucu da bu kez diziye eklenen yeni karakterler de var. Yeni sezonun fragmanı her şeyin eskisi gibi olduğu bir dünya vadediyor, resmi Instagram hesabı mütemadiyen yeni karakterleri duyuruyor ve şimdiden dizinin kostümleri için bir hesap açılmış bile. 

Candace Bushnell’in kitaplarından uyarlanan Sex and the City’nin yaratıcısı Darren Star ve senaristi de Michael Patrick King. Dizide 1990’ların ikinci yarısında New York’ta bekar olan 30’lu yaşlarda dört kadın, hayat ve ilişkiler hakkında düzenli olarak konuşuyor ve garip maceralar yaşıyorlar. Tüm bu maceralara ilişkiler ve seks hakkında bir gazetede yazan Carrie’nin dış sesi eşlik ediyor. Köşenin adı da Sex and the City. Carrie tüm olaylar arasında bir bağlantı kurmayı ve her bölümün sonunda bir çıkarım yapmayı seviyor. Dizi de oldukça alışıldık bir yapıya sahip aslında. Her bölümün hafif belirgin bir teması oluyor, tüm karakterler bu temaya ve kendi karakterlerine uygun maceralar yaşıyorlar. Bölümün sonunda da Carrie bu temayı kendince çözümlüyor ve yazısını tamamlıyor. 

Kadınların özellikle belli bir yaştan sonra yaşadıkları ayrımcılığın farklı versiyonlarına değinen dizi, ilk olarak aynı yaşta bekar olan kadın ve erkeklerin nasıl farklı hayatlar yaşadığını ve toplumda nasıl görüldüğünü irdeliyor. Daha sonraları konu bekar olmaktan, iş hayatına, para kazanmaya, çocuk yapmaya geliyor. Ve ayrıcalıklı hayatlar yaşayan kadınların bile ne denli ayrımcılığa maruz kaldığını izliyoruz. Bazen birbirleriyle karşılaştırma hatasına düştüğümüz ana karakterlerin hepsinin farklı tipte ayrımcılıklara maruz kaldığını gördükçe, bu düzende hiçbirine çok da kendileri olma fırsatı tanınmadığını görüyoruz. Mesela Samantha’nın doktoru, çocuk yapmamayı seçtiği için kanseri bir nevi kendi seçtiğini ima ediyor. Toplumun normlarına uymadığı ve aktif bir cinsel hayatı olduğu için aşağılanan karakterimiz, doktorun bekleme odasında aynı ithamla oturan bir rahibeyle tanışınca durumun saçmalığını anlıyor. Zaten dizi de baştan sona bu karakterlerin kendilerini bulması ve toplumun beklentilerini mümkün olduğunca geride bırakabilmelerini anlatıyor. Bir yandan da bir an diğeri daha güvende gibi görünse de aslında hiçbirinin bu düzenin içinde güvende olmadığını… Aslında belki de her şeye farklı bakmanın bir yolu olduğunu göstermeye çalışıyor. 

Sex And The City Friendship GIF by Crave - Find & Share on GIPHY

Dört ana karakterin de birer tip olarak başladığı dizi, altıncı sezonun sonunda hepsine üç boyutlu karakter olma fırsatını ve şerefini sunuyor. Hepsi kendi istedikleriyle yüzleşiyor ve boylarının ölçüsünü alıyorlar aslında. Miranda tüm hayatını kariyerine odaklı, sert kabuğunun içinde ve duygulara kapalı olarak geçirmişken, oldukça duygusal ve yumuşacık bir ilişkiyle sınanıyor. Sandığından çok daha fedakar ve verici olduğunu anlıyor bu sayede. Charlotte en başından beri oldukça şekilci ve yüzeysel yaklaştığı evliliğin hayallerini karşılamadığını görüyor. Mükemmel beyaz atlı prensinin aslında çok daha farklı göründüğünü ve iyi ki de öyle olduğunu anlıyor. Samantha kendi başına var olmak üzerine bir hayat kurmuşken birine ihtiyaç duymanın dünyanın sonu olmadığını fark ediyor. Carrie de çok uzun sürse de asıl önemli ilişkinin kendisiyle kurduğu ilişki olduğunu öğrenmek zorunda kalıyor. Sex and the City her fırsatta, değişime direnmenin anlamsızlığını gösteriyor.

Best Friends Hug GIF by Alex Bedder - Find & Share on GIPHY

Diziye sıkça yöneltilen eleştirilerden biri de yüzeyselliği ve her daim erkekler hakkında konuşan bir grup kadının asla feminist olamayacağı… Evet, karakterlerimiz mükemmel değiller. Yer yer yüzeysel olabiliyorlar, yer yer sadece ilişkilerini kafaya takabiliyorlar, hepimiz gibi. Ama bir yandan da kadın olmanın ne kadar çok boyutlu bir deneyim olduğunu kendi hayatları üzerinden aktarıyorlar. Bunu da hep birbirlerinin yanında olarak, yargılamadan ve konuşarak, güçlü bir dostlukla yapıyorlar. Kadınları birbirine düşürmeye çalışan sistemin içinde ‘boş’ ve ‘yüzeysel’ kelimelerine hep dikkatle yaklaşmak gerekiyor sanki. Çünkü çoğu zaman bu kelimelerle birçok davranışımız, tercihimiz, keyfimiz hakkında suçlu hissettiriliyoruz. Halbuki kadınların birbiriyle konuşabildiği her anın bile öyle nadir olduğu bir zamanda çıkıyor ki bu dizi. Bence asıl konuşulması gereken bunun neden bu kadar nadir olduğu ve bu küçücük dizinin bile insanları nasıl bu kadar rahatsız edebildiği? Karakterlerle dizinin söylediklerinin farklı olduğunu ve bir kadının mükemmel olmadığı için eleştirilmesini zorbalık olduğunu da hatırlatalım.

Aslında ana konu erkekler ve ilişkiler gibi görünse de Sex and the City, her şeyden önce Carrie ve New York arasındaki bir aşk hikayesi. Şehrin dinamizminden, kültüründen, stilinden ve insanlarından besleniyor Carrie. Bunu yaparken de kendi bakış açısından hikayesini aktarıyor. Hayalleri değişiyor, hayatındaki erkekler değişiyor, ama New York’la ilişkisi hep sabit. Zaten ne zaman ki Carrie şehrini bırakıp Paris’e taşınıyor, o zaman asıl aşkının şehir olduğunu fark ediyor. Her ne kadar dizinin ana hikayesi Carrie ve Mr Big gibi görünse de karakterimiz dizinin son sahnesinde tek başına Manhattan sokaklarında yürüyor, aynı dizinin en başındaki gibi. En büyük fark ise bu kez kendinden emin olması ve dik durabilmesi.

Sex And The City Hair Flip GIF by Crave - Find & Share on GIPHY

Peki ben Sex and the City’den neler öğrendim?

Yazarak para kazanabileceğimi, kendi fikirlerimin anlatmaya, konuşmaya ve yazmaya değer olduğunu, arkadaşlığın her şeyden önce geldiğini ve en önemli ilişkimin kendimle olan olduğunu. Evet, klişe ama ergen bir genç kız için o kadar önemli ki. Sex and the City, diziye yüzeysel bakmak isteyenler için de oldukça keyifli, cilalı bir dünya sunuyor. Ancak her bölümüyle bu yüzeyselliğin ötesine geçmeyi, fikirlerimizin çok da keskin olmaması gerektiğini ve her şeyin değişebilirliğini, geçiciliğini de vurguluyor. Bunu yaparken de bir kadın olarak ciddiye alınmanın ne denli zor olduğunu hep vurguluyor. Carrie’nin köşe yazılarından bir seçki yapılıp kitabının çıktığı bir bölümde, Carrie’nin tüm zamanını başkalarının ne düşündüğüyle ilgilenerek geçirdiğini görüyoruz. Kitabı için düzenlenen partiden çıkıp taksiye bindiğinde, taksici partinin onun kitabı için olduğunu anlayıp “Kitap mı yazdın?” diye soruyor. Hemen kısık sesle “yalnızca köşe yazılarımdan oluşan bir koleksiyon” diyecek gibi olsa da kendini toparlıyor ve “Evet, bir kitap yazdım” diyor. Galiba diziden öğrendiğim en önemli şey de bu: kendimi ve başarılarımı sahiplenip kimsenin bana olduğumdan aşağıda hissettirmesine izin vermemek. 

editörün seçtikleri