Yazar: Eylül Bombacı
16 Mart 2022
Animal Collective ile zamanda saykodelik bir yolculuk: Time Skiffs ile The Beatles’ı anıyoruz

Kolajlar, tripofobik albüm kapakları, birbirini tamamlayarak loop’lardan loop beğendirten müzikal geçişler… Çığlıklar, yardım çığlıkları! Şaka bir yana, Animal Collective aynı hızda, aynı vaatlerle uzunca bir zamanda hayatımızda. Kimi zaman fonda çalarken bizi heyecanlandıran kimi zaman da usulca arkamızdan yürüyüp giden şarkılarıyla. Şaka değil, 2000’lerin ilk yıllarından beri hayatımızda bu grup; nereden baksanız 20 yıl. O zamanın çocukları çoktan büyüdü hayata karıştı, koca koca insanlar oldu. Bir ömür geçti, dünya değişti… 2016 tarihli Painting With albümünün ardından (ki aradan geçen süre kendi kriterlerine göre epey uzun sayılabilir) yeni albümü Time Skiffs ile çıkageldi Animal Collective. Baştan sona bir bütünlük içerisinde ilerleyen albüm Animal Collective’ten beklediğimiz her şeyi içinde barındırıyor gibi ama bir taraftan değişen çok şey de var. Mesela ne grup üyeleri ne de biz artık aynı şekilde bakmıyoruz hayata. Büyüdük mü? Evet. Yaşlandık mı? Hiç oralara girmeyelim…

Grubun isminde geçen “kolektif” sözcüğü bize tam olarak açıklıyor ki, bu grup yıllar süren arkadaşlıkların harmonik birleşimi. Baltimore’da büyümüş bir grup çocuğun ilkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye geçiş serüvenleri, belki de ileride tahmin edemeyecekleri arkadaşlıklara ve müzikal birlikteliklere sebep olmuş. Birbirinden çok ayrı karakterlere sahip olan, hatta farklı müzikal kimliklerle de var olan Avey Tare (Dave Portner), Panda Bear (Lennox), Geologist (Brian Weitz) ve Deakin (Josh Dibb) dörtlüsünden oluşuyor bu grup. Aynı okullarda geçen çocukluk yıllarında gittikleri okulların kendilerini ifade etme yetenekleri, yaratıcılık ve hayal güçlerine büyük katkı sağladığını belirtiyor Lennox. Bu ekibin elektronik müzik ve saykedeliden hoşlandığı pek ortada olsa da hepsinin biricik müzikleri var. İşte bu türsel birleşimin içindeki bireysel farklılaşmalar Animal Collective’in yapıtaşını oluşturuyor diyebiliriz, bu sebeple, ilkokul ve lise hocalarına buradan teşekkür ederiz!

Albüm kapaklarındaki gibi kolajvari anlatılarla bize hep bir şeyler mırıldanıp duruyor Animal Collective. Bu kolajvari müzikleri birbirini tekrarlayan seslerle müthiş bir harmoni oluşturduğunda ise pek de şikayet edecek bir şey bırakmıyorlar dinleyicilerine. Farklı parçaları birleştiren bu müzik, çocukluktan gelen bir ortak yaşam anlatısı aslında. Şimdi her şey daha açıklığa kavuştu sanki. Birlikte büyümüş, sıkı fıkı dostluklardan çıkmış bir bireysel müzikler silsilesi Animal Collective, yani bir ölümüne kankalık manifestosu aslına bakarsanız. Kendileri de aradan geçen zamana rağmen düzenli olarak albüm çıkarmaya devam edebilmelerini buna yoruyor. Her biri biricik, özel bireyler olduklarından dolayı bu süreçte solo kariyerlerine odaklanmışlar. Bu süreçte yaptıkları her şeyin kendi dostluklarını yani Animal Collective’i besleyeceklerinden eminlermiş, zira dedikleri gibi de olmuş ve Time Skiffs adlı son albümlerini oluşturmuşlar. 2009’dan beri türlü işler yapmış olsalar da, yegane imzalarını Merriweather Post Pavilion ile atmıştı bu ekip. Time Skiffs’e kıyasla çok daha elektronik ve uzaysı dokular barındıran bu albüm bizi Cowboy Bebop’ın uzay mekiğinde maceralara çıkmadan önce dinlendirirken yıldızları izletiyordu. Fakat bu uzaysı müzik aynı zamanda sıcak bir evi hatırlatıyor bize. Gerçekten kaloriferli, doğalgazlı bir uzay mekiği evi gibi. Yine farklı sesleri metanetle birleştirmeyi başardıkları efsanevi albümlerinin üstüne bir şey yapabilmişler mi, hep beraber göreceğiz.

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki bu albüm geçmişte yaptıklarına göre çok daha indie-pop’a, biraz daha melodik olmaya ve giriş-gelişme-sonuca odaklanan bir albüm olmuş. Vokallerde bolca kullanılan üçlü beşli seslerle birlikte kendilerini Grizzly Bear vokallerine bir tık daha yakın gördük sanki. Biraz kendi çizgilerinden çıktıklarını söyleyebiliriz bu vesileyle; ama yok, atmosferik sesler, kısa kısa kendini gösteren loop’lar hâlâ orada bizimle, şarkıyla birlikte transa geçmemize yardımcı oluyor. Ortaya çıkan müziği bir çeşit liseye dönüş olarak tanımlarken aslında bu albümün hali hazırda müzik yapmaya devam eden yakın arkadaşların bir gün birlikte jam’lemesiyle hayata geçtiğinden bahsediyor grup üyeleri. Bu akıcı albüm her ne kadar parça geçişlerini fark etmemizde bize ciddi bir zorluk çıkartsa da bu akışkanlık albümün temel yapı taşlarından birini oluşturuyor.

Muhtemelen ekipçe en sevdikleri enstrüman (synthesizer’ların dışında tabii) ksilofon… Bu albümü yaratırken sesleri ve müziği birbirlerinin içinden geçen damarlar ve gemiler olarak hayal ettiklerini söylüyorlar. Passer-by ile bu iddialarını gerçekten dinleyiciye de yansıtmayı başarıyorlar. Bu parçayı dinlerken kendinizi yoğun bir deniz trafiğinde buluyorsunuz. Hani kocaman bir yük gemisi boğazdan geçerken Avrupa’yı Anadolu’ya bağlayan tüm tekneler birkaç dakikalığına yavaşlar ya, işte burada o yavaş ama bir taraftan da acelesi olan insan halini hissediyorsunuz. Alınan kararlar hızlıyken uygulaması da bir o kadar yavaş oluyor. Komut aldığında sayfayı açmak bilmeyen eski bilgisayarlar gibi… Bu gemi benzetmesini öylesine benimsemişler ki albümlerinin temalı bir internet sayfası bile var. Siz de saykodelik bir gemi turuna çıkmak isterseniz buradan bakabilirsiniz.

Albümün en dikkat çekici şarkılarından biri de ismi kültürel olarak kimisine uygunsuz gelecek Cherokee. Fakat eleştirmeden önce şarkının anlamına biraz daha yakından bakın deriz. İçten içe neşeli ve saykodelik ezgilerle bezenmiş bu parça bizi California’da Joshua Tree Milli Parkında gezintiye çıkarmaya hazırlanıyor. Parça atmosferiyle bize Portner’ın evine oldukça yakın olan Cherokee’lerin bölgesi North Carolina’dan sesleniyor. Yıllarca büyüdüğün yerdesin ve artık etrafındaki her şeye çok farklı bakış açılarıyla bakabiliyorsun. Değişen bir şey yok belki de ama bilincin eskisi gibi değil. Tüm bunları bir gezisinde hisseden Portner modern Amerika’nın sürekli değişimde olan özelliklerini paylaşıyor. Hayatın en önemli ögelerini görmezden geldiğimizi savunan bu ekip arkadaşlıklarıyla zaten bazı şeylerin kıymetini çok iyi bildiklerini bize göstermekteler. Bunun yanında önemli olan diğer şeyler; aile, arkadaşlık, doğa ve tarih. Tıpkı Cherokee’nin bize anlatmaya çalıştığı gibi.

Albümün son şarkısı dinleyicilerin gözlerine bir kaleydoskop takıp onları gördüklerini yorumlamaya bırakıyor. Dalgalarla bütünleşmiş, sakin bir final şarkısı Royal and Desire. Sonbahar yağmurunu hatırlatan müzik aynı zamanda bize doğadan bahsederek soyut söylemlerin içinden bir bir geçiriyor bizi. Geçmişteki ögelerden çok daha Beatles’a ve saykodelik dünyalara yol açıyor Animal Collective ama bu sırada başta, önceki bahsettiğimiz uzaysı albüm imajından da kolayca çıkamaz hale gelmiş durumda. 47 dakikalık albüm birbirinden ayrılması biraz zor, birbirini ve ailesini çok seven müzisyenlerle bezenmişken bir aradalığı ve arkadaşlığı tam da ekibin ruhuna uygun olarak bize hissettiriyor. Şarkılara da aynı sevgi ve şefkatle yaklaştıklarından olsa gerek albümde diğerlerinden fazlaca sıyrılarak daha ötede parlamış bir şarkı görmemiz mümkün olmadı. Yine de bu harmonik bütünlük ve bize unutulmaya yüz tutmuş tarih gibi ögeleri hatırlatan Animal Collective’e teşekkür ederiz.

editörün seçtikleri