Yazar: Özge Akkaya
27 Mayıs 2021
Antifaşizmin ve fotoğraf tutkusunun bir araya getirdiği ve ayırdığı iki ruh: Gerda Taro ve Robert Capa

Çektikleri karelerle 20. yüzyıl savaş fotoğrafçılığının seyrini değiştiren iki isim Gerda Taro ve Robert Capa. Kendilerine Taro ve Capa personalarını yaratmadan önce ise Gerda Pohorylle ve André Friedmann… İkinci Dünya Savaşı tüm karanlığıyla ufukta gözükmeye başlamışken yolları Paris’te kesişen bu ikili dünya tarihine geçen fotoğrafları kadar sonraları fena halde romantize edilen aşklarıyla da tarihçilerin sayfalarına düşüyor. Biz de 20. yüzyılın bir dönemine tanıklık eden fotoğraflarının ve cesaret dolu yaşamlarının peşine takılıyoruz. Hikaye bizi İspanya İç Savaşı’na kadar götürecek. Bir cepheden diğerine giderken mutlu son ihtimali de yavaşça silinecek.

İkilinin Paris’te tanıştığı 1934 yılının hemen öncesinden alalım hikayeyi.

1910 yılında Stuttgart’ta burjuva bir aileye doğan Pohorylle o zamanlar komünist bir örgüte üyeydi. Gündüzleri anti-Nazi propagandası yapan el ilanları dağıtıyor, geceleri ise duvarları komünist propaganda posterleriyle kaplıyordu. 19 Mart 1933’te Naziler tarafından Hitler’i devirmeyi amaçlayan bir sözde Bolşevik komplosuyla ilgili tutuklandıktan sonra Gerda burada daha fazla barınamayacağını anladı ve sahte bir pasaportla, komünist bir çevre tarafından karşılanacağı Paris’e kaçtı.

Aynı dönem Friedmann’ın yaşamı da kaçmak üzerine kuruluydu. 1931’de solcu öğrenci faaliyetleri nedeniyle gizli polis tarafından tutuklandıktan kısa bir süre sonra memleketi Macaristan’ı terk edip Berlin’e kaçmıştı. Ancak burada da kendine istediği yaşamı kuramayacağını anlaması çok uzun sürmedi. 1933’te henüz 19 yaşındayken Hitler gücü tamamen ele geçirince Berlin’den Viyana’ya, oradan da memleketi Budapeşte’ye geçti. Son güzergahı ise cebinde beş kuruş olmadan vardığı Paris oldu.

Güneşli bir Paris sabahında tamamen tesadüf eseri tanıştıklarında ikisi de doğup büyüdükleri topraklardan uzakta sürgündeydi, ikisi de yeni bir hayat kurmak için debeleniyordu, ikisi de sol dünya görüşlerine hâlâ sadıktı.

Capa o gün, İsviçreli bir sigorta şirketinin broşürü için fotoğraf çekimi yapacaktı. Fotoğraflarda modellik yapacak Ruth Cerf ise bu çekime yalnız başına gitmekten çekindiği için yanında Taro’yu getirmişti. Sene 1934. Bu birkaç yıla yayılacak; içinde bolca kahramanlık, İspanya iç savaşı, ölüm ve gözyaşı barındıracak ikonik hikaye de böylelikle başlamış oluyor işte…

Friedmann, yani Capa, Taro’ya fotoğraf çekmeyi öğretmeye başlamış ve ona yeni kurulan Alliance Photo adlı fotoğraf ajansında iş bulabilmesi için yardımcı olmuştu. Capa, Taro’nun Paris’te yeni bir yaşam kurmasına bu şekilde destek olurken aslında Taro da Capa’nın tutunmakta zorlandığı yaşam ile yeniden bağ kurmasına yardımcı oluyordu. Berlin’de aynı bohem çevrelerde bulunmuş Macar fotoğrafçı Eva Besnyö, Taro’nun Capa’nın hayatına etkisini şu sözlerle anlatıyor: “Gerda olmasa, André yapamazdı. Gerda onu toparladı, hayatına yön verdi. André hiçbir zaman sıradan bir hayat istememişti ve işler yolunda gitmediğinde içip kumar oynardı. Tanıştıklarında André bu haldeydi ve Taro olmasa André bu şekilde yok olup gidecekti belki de.” Ne güzel, birbirlerine omuz vermişler…

Tarihe adlarını Capa ve Taro olarak kazıdıklarına göre, bu isimleri nasıl yarattıklarından da biraz söz etmek gerek. İkili bir gün çalıştıkları Alliance Photo’dan aldıkları ücreti artırmak için bir fikir buldu. Ajansa Robert Capa adlı Amerikalı bir fotoğrafçı keşfettiklerini söylediler ve kendi çektikleri fotoğrafları Robert Capa’nın fotoğrafları olarak sundular. Bu şekilde tam da tahmin ettikleri gibi normalde alacakları ücretten çok daha yüksek ödemeler almaya başladılar. Bu minik kurnazlık kısa süre içinde ortaya çıksa da mahlaslarını kullanmaya devam ettiler. Ekonomik nedenlerle ortaya çıkmış bir oyun gibi görünse de bu personaların yaratımı aslında başka bir şeye daha işaret ediyordu. Yazar Irme Schaber, “Taro ve Capa yalnızca istikrarsız ekonomik durumlarına çözüm bulma derdinde değildi. Aynı zamanda Almanya’nın antisemitizmine ve Fransa’da her geçen gün artan yabancı düşmanlığına da bir tepkiydi bu. Göçmenliğe yapıştırılan tüm etiketlerden kurtulmak için etnik ve dini vurgulardan sıyrılmışlardı bu isimlerle” diyor.

Robert Capa’nın Normandiya’da çektiği ikonik karelerden biri… Sahile doğru ilerleyen Amerikan askerini yüzü dönük bir şekilde çekebilmek için tehlikeli bir hamle yaptığı ve o sırada açılan ateşe sırtını dönmüş olduğu da söyleniyor. Hakkında çok yazılıp çizildi.

Taro ve Capa’nın daha sonrasında aşka dönüşen yoldaşlığı sadece kendilerini ilgilendiren bir hikaye olarak kalabilirdi elbette. Ama öyle olmadı çünkü dünyaya çok önemli bir miras bıraktı onlar: Savaş fotoğrafçılığının doğasını yeni baştan tanımladılar. Peki nasıl bir tanım yarattılar? Capa’nın “Fotoğraflarınız yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsiniz demektir” sözü bakış açılarını özetleyen bir cümle aslında. Hem Capa hem Taro cephelerde kimsenin gözünün alamayacağı noktalarda bulunup tarihe damga vuran fotoğrafları işte bu şekilde yakalamıştı: Çok yakında durarak.

İkilinin İspanya iç savaşında çektikleri fotoğraflar tarihin en önemli tanıklıklarından. O dönem George Orwell ve André Malraux gibi pek çok yazar ve sanatçı gibi onlar da hem politik nedenlerle hem de tarafsız gazetecilik kavramını reddettikleri için oradaydılar. Faşizme karşı verilen mücadele aslında kendi mücadeleleriydi.

Bu savaşta Capa’nın bir direnişçinin vurulma anını yakaladığı fotoğrafı belki hatırlarsınız. Tüm dünyayı etkisi altına almış bir fotoğraf. Ne var ki fotoğrafın “olanı olduğu gibi gösterme” iddiasının da bir o kadar sorgulanmasına neden olmuş bir kare ayrıca. Çatışmaların durduğu bir anda, sessiz sakin bir günde Capa’nın çekim yapması için tepeden aşağı doğru koşuyor direnişçiler, gülüp eğleniyorlar. Tam o anda Franco yanlısı bir askerin açtığı ateşle vuruluyor fotoğraftaki direnişçi. Yani aslında ortada çatışma yokken, fotoğraf çekimi için neredeyse oyun oynar gibi çayırdan aşağı koşarken vuruluyor… Bir direnişçinin ölüm anını gösteriyor mu fotoğraf? Kesinlikle evet. Peki gerçeği tamamen yansıtıyor mu? İşte o kısım tartışılıyor hâlâ.

1937 yılı boyunca Taro bazen Capa’yla bazen de kendi başına sıklıkla İspanya’ya gidip geliyor. Her defasında da ateş hattının tam ortasına gidiyor. Son gidişinde ise yanında Kanadalı fotoğrafçı Ted Allan var. Bu seyahat ile birlikte başka bir aşk hikayesinin de söz konusu olabileceğinin ihtimalleri düşüyor önümüze. Çünkü o seyahat sırasında Allan günlüğüne “birlikte bir hikayenin peşinde sabahlar, öğleler ve akşamlar geçirdiklerini; üç-dört hafta hiç ayrılmadıklarını ve en sonunda bir öğleden sonra kendilerini Taro’nun otel odasında bulduklarını” yazmış. Burada Taro bir de Allan’a “Capa benim arkadaşım” demiş. Allan, “Henüz hiçbir şey belli değil. Her şey mümkün” diyerek anlatmış aralarında yaşananları. Bir aşk üçgeni mi? Geçiştirilmeye çalışılan eski gönül mevzuları mı? Kafalar karışabilir…

Fotoğraf tarihçisi ve Capa’nın Henri Cariter-Bresson ile birlikte kurduğu Magnum’un eski yöneticisi Jimmy Fox da Taro-Capa ilişkisinin fazlasıyla romantize edildiğini düşünüyor. “Capa gösterişli bir adamdı, sağlam içerdi ve kadınlara fazlasıyla düşkündü. Aralarında Ingrid Bergman’ın da olduğu sayısız sevgilisi olmuştu. Taro hayatının aşkını Ted Allan’da bulmuştu; ölürken yanında duran adamda. Ama tabii ki bu, bugüne dek anlatılagelen büyük romans hikayesine pek de uymuyor” diyor.

Stig Björkman’ın yönettiği 2015 tarihli “Ingrid Bergman: In Her Own Words” adlı belgeselde Robert Capa ve Ingrid Bergman arasındaki ilişkiyi biraz daha ayrıntılı öğreniyoruz. Evet, Robert Capa belli ki etikleyici bir adam (evet, buraya kadar çok iyi anladık artık), kadınlara da oldukça düşkün biri (evet, bunu da anladık) ve onun hayatında pek çok büyük aşk var.

1937 yılına, Taro’nun son İspanya seyahatine geri dönelim. 25 Temmuz’da Taro ve Ted Allan siperdeyken bombardıman başlıyor. Mahsur kaldıkları bu yerde Taro fotoğraf çekmeye devam ederken Allan ise kamerasını Taro’yu saçılan şarapnel ve taş parçalarından korumak için siper ediyor. Cumhuriyetçiler geri çekilmeye başlayınca Taro ve Allan da saklandıkları yerden çıkıp bir araca atlıyor. Tepelerinde uçan uçaklar bombalamaya devam ederken içinde oldukları araç devriliyor. Ağır yaralanan Taro kaldırıldığı hastanede hayata gözlerini yumuyor. Henüz sadece 26 yaşında.

Ted Allan beraber geçirdikleri o öğleden sonrayı günlüğüne “Henüz hiçbir şey belli değil. Her şey mümkün,” diyerek not düşerken, aklından geçen ihtimaller arasında Taro’nun ölümü yoktu muhtemelen… (Bizim de yüreğimize bir ateş düştü.)

“Fotoğraflarınız yeterince iyi değilse, yeterince yakın değilsiniz demektir,” diyen Capa ise 1954’te Hindiçin’de bir mayına basarak hayata gözlerini yumuyor.

Taro ve Capa’nın ölümünün ardından zamanında CAPA imzasıyla kayda geçen pek çok fotoğrafın aslında Taro’ya ait olduğunu tespit ediyor uzmanlar. Böylece fotoğrafçılık tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Taro, Capa’nın ve onunla ilişkisinin gölgesinden sıyrılarak tarihte çok uzun zaman önce hak ettiği yere ulaşıyor.

Taro ve Capa’ya Alt-J’in Taro şarkısıyla veda edelim.

editörün seçtikleri