Yazar: Nazlı Senem Dalgıç
9 Nisan 2021
Antik şehirlerin peşinde gelişen hayalgücü ve sömürgeci anlatılar

Son zamanlarda seyahatlerimiz pandemi sebebiyle aksamış olsa da yaşananlar keşfetme dürtümüze asla engel olamaz tabii ki. Annalee Newitz tarafından yazılan Four Lost Cities: A Secret History of the Urban Age adlı kitap, tam da bu günlerde ihtiyacımız olan şeylerden biriydi; bizi hem coğrafyalar arasında hem de tarihin içinde bir yolculuğa çıkarıyor; insanlık tarihinde önemli bir yere sahip olan dört antik şehrin izini sürerek buralarla ilgili anlatılan hikayeleri aktarıyor.

Kaybolan, terk edilen ya da toprağın ve tarihin tozlu geçmişine gömülmüş, zamanında görkemli krallıklara, medeniyetlere ev sahipliği yapmış bu yerlerin her zaman çekici bir tarafı var elbette. Sıcak yaz günlerinde bile, güneş tam tepenizdeyken o antik kentlere yaptığınız ziyaretleri düşünün… İki fotoğraf çekme dürtümüzden öte, bizi kendine çeken başka bir tarafı da var bu yerlerin. Yüzlerce hatta binlerce yıl öncesine dair anlatılan, hâlâ biraz gizemli, buraların tek ‘sahibi’ olmadığımızı hatırlatan o hikayeler belki de zihinlerimizi tetikleyen. Bir tür dönem filmi gibi geliyor bile olabilir. Geriye belki de sadece birkaç kolondan ibaret kalan o tapınakları, eski görkemli halleriyle hayal etmeye çalışıyoruz, orayı o dönemin insanlarıyla dolduruyoruz; duyduğumuz hikayeler eşliğinde kafamızda yeni bir canlandırmasını yapıyoruz. Tabii tüm hikayelerde felaketler de var, yok oluşlar da. Yine de tam olarak yaşananları yazıldığı kadar biliyoruz, sonrası gizemlerle dolu…

2014 yılında yayınlanmış, benzer bir konuda ilerleyen Atlas of Lost Cities: A Travel Guide to Abandoned and Forsaken Destinations kitabının yazarı Aude de Tocqueville, bu yerlerin yok olduğu ya da birkaç kalıntıyla bugüne taşındığı için görenler tarafından idealleştirilmeye çalışıldığını söylüyor: ”Yok olmuş şehirler bu nedenle şiir, hayal dünyası ve tutkularımız için harika bir ortamdır.” Yani bir nevi herkes kendi hayalindeki şehri, güzellemelerle anlatıyor.

Kayıp ya da ”artık olmayan” bu şehirlerin pek çoğu felaketler ya da savaşlar yüzünden çöküşe geçiyor. Annalee Newitz de dört antik sunuyor bize kitabında. Kamboçya’dan Angkor, yerli Amerikan kozmopolisi Cahokia, o ünlü Pompeii ve neolitik dönemden Çatalhöyük. Newitz ayrıca, günümüzdeki anlatıların, o görkemli yerlerin arkasındaki gerçek hikayeleri çoğu zaman gizlediğini savunuyor.

Angkor Vat

Mesela Newitz kitabında, Fransız kaşif Henri Mouhot 1860’ta Angkor’a vardığında antik şehirde aslında hâlâ yerleşim olduğunu, Mouhot’nun belirttiğinin aksine hiçbir zaman tamamen terk edilmediğini söylüyor. Fakat karşısındakilere sömürgeci bir bakış açısıyla yaklaştığı için Mouhot’nun Kamboçyalıların vaktiyle böylesine ihtişamlı bir yer yaratabileceğini hayal edemediğini ve bu yüzden de gördüklerini çoğu zaman eksik ya da yanlış yorumladığını da ekliyor.

”İlk bakışta büyük bir hayranlığa kapılıyorsunuz ama hemen sonra bu devasa eserlerin yaratıcılarına, bu böylesine güçlü, medeni ve aydınlanmış topluma ne olduğunu sormadan da edemiyorsunuz kendinize” diye yazıyor Mouhot anılarında. Ve herhalde ”Yok yok, bunu bu toplum yapmış olamaz” demiş ki, yine sömürgeci bakış açısıyla, Yunanlılar veya Mısırlılar tarafından inşa edildiğini iddia etmiş sonrasında. Bu ihtişamı ancak Batı medeniyetlerine yakıştırabilmiş belli ki… Fransa’ya döndüğünde ise onun bu yazdıkları büyük bir keşifmiş gibi övgülerle karşılanmış.

“Kayıp şehir hikayeleri modern çağda, özellikle 19 hatta 18. yüzyıldan itibaren daha çok popüler hale geldi. Çünkü bunlar sömürgeciliği gizlemenin gerçekten iyi yollarıydı” diye de açıklıyor Newitz. Hatta bu sebeple geçmişe ait gördüğümüz bazı kanıtların kendi hakiki geçmişlerinden uzaklaştıklarını da söylüyor. Mouhot’nun örneğinde olduğu gibi.

Angkor Vat

Kayıp şehirleri ve medeniyetleri bulmak, bazı Avrupalı ​​kaşifler ve sömürgeciler için bir saplantı halini almış hatta. Zaten popüler kültürde de filmler ve macera romanları olarak yansımalarını gördük. Bu çılgınlığın başlangıcı ise kısmen tarihin en ünlü kayıp şehri olan Atlantis adası arayışından kaynaklanıyor kimi uzmanlara göre de. İlk olarak Platon’un yazılarında ortaya çıktığı da söyleniyor. Yazar ve antik medeniyetleri araştıran bir tarih uzmanı olan Greg Woolf da filozofun, çağdaşlarının hikayeyi bir alegori olarak kabul edeceğini düşündüğünü söylüyor.

Woolf, “Daha büyük bir gerçeği açıklamak için bir efsaneye başvurmak anlatılanları anlaşılır kılmak için iyi bir yöntem. Hiç kimsenin Atlantis’in var olduğuna ciddi olarak inandığını sanmıyorum ama bu bazı şeyleri anlatmak için uygun bir efsaneydi” açıklamasını yapıyor.

Pompeii

Tabii pek çok kişinin o alegorik hikayeyi okumasına rağmen, Platon’un anlatmaya çalıştığını tamamen yanlış anladığı ve Atlantis’i aramaya koyulduğu gerçeği de var. Newitz de zaten bu gezginlerin yerli medeniyetlerle karşılaştıklarında ‘gizemli’ bir geçmişle bağlantı kurmak için uğraştıklarını ve çoğu zaman o sırada orada yaşayan halkları ve gerçeklikleri görmezden geldiğini söylüyor. Bir kez daha, Mouhot örneğinde olduğu gibi.

Cahokia

Mesela, günümüzde ABD’de Illinois eyaletinin sınırları içerisinde bulunan Cahokia, Paris’ten daha büyükmüş. St. Louis kenti yakınlarında bulunan bu eski Kızılderili metropolünde de 120’ye yakın piramit benzeri yapıların bulunduğu ortaya çıkarılmış. Newitz, gezginler ve maceracıların yine üstten bakan bir tavırla buraların da eski Mısırlılar tarafından inşa edilmiş olabileceğini savunduklarını söylüyor. Ayrıca buradaki yaşamı ve medeniyeti yok sayarak yerli topraklarını işgal etmeye yarayacak hikayeler anlatıldığını da ekliyor.

Evet, dediğimiz gibi çoğu büyük antik şehir doğal felaketlerin ya da savaşların etkisiyle yıkılmaya, yok olmaya başlıyor. Çatalhöyük’te, sosyal çalkantıların da etkili olmuş olabileceği söyleniyor.

Çatalhöyük

Konya Ovası’nda bundan 9 bin yıl önce gelişen, Neolitik bir yerleşim yeri olan Çatalhöyük’ün kalıntıları buna işaret ediyormuş çünkü. Oradaki evler, bir bal peteği gibi birbirine iç içe geçmiş olarak inşa edilmiş. Sıcak akşamlarda, sakinler çatılarında toplanır, yemekler yer ve el sanatları ile uğraşırlarmış. Ancak şehir hayatının tüm bu yaratıcı atmosferine rağmen zamanla Çatalhöyük’te yaşamak zorlaşmış. İklim daha az elverişli hale gelmiş ve sosyal gerilimler iyice büyümüş. Hatta zamanla, Çatalhöyük halkının daha kırsal yerlere geri dönmeyi seçtiği söyleniyor. Tıpkı bugünkü gibi… Hayatın karmaşasından yorulan bir şehir sakininin değişmez hikayesi mi desek acaba?

Kayıp şehirlerle ilgili pek çok hikaye belirsiz ve efsanevi görünse de Newitz, tarihin gizemiyle anlatılan o kadim insanları değil, temsiliyetleri canlı olan, gerçek anlamda ilişkilendirilebilir insanları ve yaşamları sunuyor bizlere. Bir kere daha anlıyoruz ki, hiçbir şey göründüğü kadar mistik değil.

editörün seçtikleri