Asırlık bir popüler kültür klişesi: Spring Break ve tarihçesi
yazar: Burak Kazim Diken

Spring break, Amerikan eğlence kültürü denildiğinde akla gelen ilk konseptlerden olan ‘etkinlikler’ topluluğu. Fakat bu ulusal kolej partisinin etkilerini ve tarihini düşündüğümüzde; aslında bu konseptin MTV’nin popüler kültür dinamiklerinde hâlâ değişiklikler yaratabiliyor olduğu zamanlarda, o ikonik Florida sahillerinden canlı yayınladığı, üniversite gençlerinin bahar tatili partilerinden biraz daha fazlası olduğunu anlıyoruz.

Birleşik Devletler üniversitelerinin Paskalya Bayramı sezonunda (bazı kiliseler bu konuda fikir ayrılığında olsalar da, yaklaşık olarak Mart sonundan Nisan sonuna kadar olan dönem) kış dönemindeki yorucu eğitim sonrasında ülke genelinde bir haftalık tatil ilan etmesiyle; öğrencilerin hem bir nevi baharın gelişini kutladığı, hem de okul sorumluluklarına eğlenceli bir ara verdiği bahar tatili programına ‘spring break’ deniyor. Biz de bu yazıda, kendisine popüler kültürde oldukça iyi bir yer edinmiş olan bu konseptin tarihine ve etkilerine dadanıyoruz.

Bundan tam 93 yıl önce, 1928’de, “Amerika’nın Venedik’i” olarak anılan, sonrasında spring break partilerinin kutsal toprakları haline gelecek Florida şehri Fort Lauderdale’a eyaletin ilk olimpik yüzme havuzu inşa edildi. New York eyaletinin kuzeyinde bulunan Colgate Üniversitesi’nin yüzme takımı koçu ise, New York’un hava koşullarından dolayı yüzemeyen öğrencilerini, 1935 bahar tatili zamanında antrenman amaçlı bu havuza götürdü. Tatildeki yüzme kampında haliyle tüm gün çalışamayan bu öğrenci/sporcu ekibin, antrenmanlarından kalan zamanlarında bu tatili kutlarcasına eğlenmesi diğer üniversitelere de ilham verdi ve her yıl gittikçe daha popülerleşen spring break bugünkü bildiğimiz haline evrileceği yola çıkmış oldu.

1940’larda ve 50’lerde gittikçe daha çok yaygınlaşan spring break’in bir popüler kültür ürününe ilham olması da çok uzun sürmedi tabii: Yazdığı eserlerin birçoğu Hollywood tarafından uyarlanan roman yazarı Glendon Swarthout, 1960’da Where the Boys Are isimli kitabında spring break eğlenceleri için Fort Lauderdale’a giden üç kadın öğrenciyi ve onların bu süreçte başlarına gelenleri konu edindi. Dev yapım şirketi Metro Goldwyn Mayer ise aynı yıl blockbuster bir sinema uyarlamasına çevirdi bu kitabı.

Kısa sürede oldukça etkili bir yapım haline dönüşen bu film ise her ne kadar eğlenceli bir seyirlik sunuyor gibi görünse de, aslında sonradan bu konseptin direkt birlikte anıldığı ‘hook-up fırsatı’ algısını oldukça besledi. Başlangıcında hafif bir üslup belirleyen filmin sonlarında Melanie karakterinin bu tatilde tecavüze uğrayıp neredeyse öldürülmesi ile gittikçe karanlıklaşan bir yapım Where the Boys Are. Fakat bu karanlık etki, zamanın öğrencilerini hiç geri çekmedi. Aksine, önceki yıllarda ortalama 20 bin kişinin gittiği Lauderdale şehrine, filmin de yarattığı etki ile ertesi yıl 50 bin kişi geldi.

Her yıl katılımcı sayısı gittikçe artan Lauderdale, 1985 yılına gelindiğinde 350 binden fazla öğrenciye ev sahipliği yaptı. Fakat, bu yılın ardından Lauderdale valisi ulusal televizyondaki sabah programı Good Morning America’ya bizzat katılıp toplu alanlarda ve plajlarda alkol kullanımını yasakladığını ve öğrencilerin “sarhoşken araba kullanma ve içip içip balkonlardan atlama soytarılıklarını” başka şehirlerde yapabileceklerini, fakat Fort Lauderdale’in artık Spring Break’e izin vermediğini açıkladı. Plaj kenarındaki cadde ile kumsal arasına barikatlar bile örüldü şehir hükümeti tarafından. Alkol kullanımı ile alakalı bir isim bile verilmiş o zamanlar şehre: Liquordale.

1986 yılına gelindiğinde ise, yasaklar ardından Fort Lauderdale artık bu partinin merkezi olmaktan uzaklaşıyor ve Daytona Beach, Panama City Beach gibi Florida’nın diğer ünlü şehirlerine gidiyor öğrenciler. MTV’nin de mevzuya dahil olduğu yıl bu. Daytona Beach’ten ilk spring break canlı yayını MTV tarafından gerçekleştiriliyor ve Beastie Boys ile Mr. Mister’ın konserlerini ve bu partiyi tüm ülke evlerinden izleme şansı yakalıyor.

Bundan sonrası ise televizyondan izlenebilmiş bir tarih aslında.

1930’lardan beri devam eden ve değişen sosyolojik dinamikler ile ilişkisi hiç kesilmeyen kolektif bir parti kültürü, gün geçtikçe bir fenomen haline geliyor. David Bowie’nin bir röportajında MTV’nin o yıllardaki tutumunu eleştirmesinden de hatırladığımız sanatçı çeşitliliği durumu da günden güne gelişiyor. 1990’lı yıllardan itibaren ise artık kıtanın dışına çıkıp tüm dünyada bir trend haline gelmeye başlayan partiler boyunca; Aaliyah, Notorius B.I.G., RuPaul, Red Hot Chili Peppers, Blondie, Metallica, Eminem, Primus, No Doubt, NSYNC, Stone Temple Pilots, Radiohead, Salt-N-Pepa gibi isimlerle; saymakla bitiremeyeceğimiz konserler düzenlenip, saatlerce yayının yapıldığı bir kültüre evriliyor spring break. Etkinlikler silsilesi konserlerle sınırlı değil tabii: ‘karın üzerine düşecek şekilde havuza atlama’, karaoke, body-building yarışmaları gibi etkinlikler izleyenler için Amerikan rüyasını zedelese de, en azından katılanların eğlendiğini umduğumuz programları oluşturuyorlar.

2000’lerin ardından spring break yayın reytinglerinde düşüş yaşayan MTV, artık yavaştan elini bu konseptten çekiyor. MTV’nin yayınlarını kesmesi partilerin sonlanmasına, ya da popüler kültürden yok olmasına sebep olmuyor elbette: sayısız dizide bu ulusal partiye referanslar bulunuyor. Modern Family’den Gilmore Girls’e, The Simpsons’tan Big Bang Theory’ye, Dawson’s Creek’ten The O.C.’ye kadar birçok dizi spring break’i bölüm konusu olarak kullandı. Friends’te Ross’un üniversiteli sevgilisi Elizabeth’in peşine takılıp Daytona Beach’teki spring break partisine gitmesi ve MTV ekranlarında dans ederken görünmesi bunlardan en çok akılda kalanı belki de.

Hatta doğrudan spring break’i konu alan filmler ile bir Top 10 listesi bile oluşturulabilir aslında. Eski bir dağ evine gitmeyi bu bahar tatiline tercih eden öğrencilerin başına gelenleri anlatan ve oldukça başarılı bir postmodern teen-slasher denemesi olan Cabin In The Woods (2011), Spring Break’in ikonik partilerini kumsaldan eve taşımayı hedefleyen üç lise öğrencisinin bu yoldaki macerasını anlatan Project X (2012), bir spring break partisinin piranalar tarafından vahşete uğratılmasını anlatan guilty-pleasure şaheseri Piranha 3DD (2012), Gummo’nun yönetmeni Harmony Korine’nin A24 filmi Spring Breakers (2012) gibi örnekler 1960’ta Where the Boys Are ile başlayan bu kervanın diğer örnekleri oldu yıllar boyunca.

Her ne kadar konuşulan her şey ‘eğlence’ başlığı altında görünse de, spring break partilerinin başrolü olan alkolün etkisindeki öğrencilerin kendilerine zarar verdiğinin de bir gerçek olduğunu biliyoruz, hatta 1985’teki yasaklar da bu yüzden başlamış. Yıllık neredeyse milyar dolarlık bir para alışverişi sağlayacak kadar kalabalık bir grubun güvenliğinden sorumlu olmak yerel kolluk kuvvetlerinin en büyük gündemlerinden biri oluyor. Tatil haftası boyunca merkezi destinasyonların her birinde günlük ortalama 25-30 tutuklama gerçekleşiyor. Olaylar, kavgalar ve tutuklanmalar bir yana; yalnızca birkaç dolara sınırsız alkol tüketebilen öğrencilerden birkaçı balkondan düşme, kalp krizi, alkol koması, trafik kazası gibi sebeplerle maalesef hayatını kaybediyor her yıl. Amerikan toplumunun ‘aşırılık’ konusunda neden bu denli kötü şöhretli olduğuna dair bir fikir de veriyor aslında bu durumlar.

Bu tatilin günümüzdeki durumuna baktığımızda ise, MTV 2019’da tekrar yayınlara başladı ve Rae Sremmurd kanalın geri dönüş konserini verdi. Pandemi öncesine kadar Jamaika’dan Meksika’ya, Güney Kore’den Litvanya’ya kadar neredeyse her kıtadan onlarca farklı ülke kendi kültürleri ile harmanlayarak bu fenomen trendi eğlenerek sürdürmeye de devam ediyordu.

Şimdilerde ise, Spring Break partisi için Daytona Beach’e gitme planları pandemi hâlâ böyleyken ne zaman tekrar gündem olur meçhul elbette. Fakat neredeyse bir asırlık tarihi ile birlikte üniversite öğrencilerinin tatil anlayışına ve Amerikan eğlence kültürüne kattıkları ile Spring Break; uzunca bir süre daha izlediğimiz, okuduğumuz, duyduğumuz ve dadandığımız kültürel ögelerin içerisinde bir şekilde barınmaya devam edecek görünüşe göre.