Yazar: dadanist
8 Ocak 2021
Ataerkilliğe bir başkaldırı: The Wilds dizi incelemesi

Daredevil ile yakından tanıdığımız yapımcı ve yazar Sarah Streicher’ın yaratıcısı olduğu The Wilds, Amazon Prime’ın 2020 biterken bize verdiği bir teselli armağanı gibi. Tanıtımları ilk bakışta hepimize biraz Lost’u anımsatsa da, oldukça sert bir gençlik dizisi olan Euphoria havası da alıyoruz izledikçe. Bir uçak kazasıyla başlayan hikayemizin başköşesine hayatta kalma mücadelesi gelip kuruluyor sonra. Daha bitmedi üstelik. Toksik maskülenlik eleştirisi, ataerkil düzen, psikolojik çözümlemeler gibi birçok konuya da değiniyor farklı tonlarda. Yani demem o ki dramdan maceraya, pek çok tat alabiliyoruz The Wilds’tan. Sezon sonunda damağımızda bıraktığı tatlar sevilmiş olacak ki 10 bölümlük ilk sezonu yayınlandıktan kısa bir süre sonra ikinci sezon onayını aldı bile.

Yazı: Gamze Akyol

Birbirlerinden oldukça farklı ailelere, yetiştirilme tarzlarına, bakış açılarına, korkulara ve travmalara sahip dokuz genç kadın, başlarına gelen sarsıcı olaylardan sonra Hawaii’deki bir inziva merkezine gönderiliyorlar. Çoğunlukla ailelerinin zoruyla gidiyorlar bu inzivaya. Sonuçta ne demiş Y kuşağının en gür seslerinden olan Taylor Swift: When you are young, they assume you know nothing. Bu yolculuk sırasında kaynaşmaktan ve anlaşmaktan oldukça uzak olduklarını gördüğümüz bu grup, uçaklarının düşmesiyle kendilerini hiç bilmedikleri sularda buluyorlar. Yakınlarındaki bir adaya ulaşmayı başaran bu genç kadınlar için gerçekten hayatlarının “inziva”sı başlıyor. Sadece bu kadınların kurtulabilmesi, uçuş ekibinden kimsenin ortalarda olmaması gibi ufak detaylar gözümüze çarpsa da kazadır, olur diyoruz. Ama ilk bölümün sonunda şüphelenenler haklı çıkıyor, bu kazanın aslında bir tesadüf olmadığını öğreniyoruz (bu noktada size Lord of the Flies’ı da anımsatabilir). Zaten işler bundan sonra daha ilgi çekici bir hâle geliyor. Bölümleri peş peşe izlemekten kendimizi alamıyoruz. Oyuncu kadrosunun da dizinin kalitesini yukarılara taşıdığını söylemek gerek. Sarah Pidgeon, Sophia Ali, Mia Healey, Shannon Berry, Erana James, Jenna Clause, Reign Edwards, Helena Howard, Chi Nguyen gibi genç yetenekler ve Rachel Griffiths rollerinin hakkını veriyorlar fazlasıyla.

10 bölümün her birinde farklı bir genç kadının hikayesi anlatılıyor. Böylelikle her biriyle empati kurabiliyoruz, her birini daha yakından tanıma fırsatı yakalıyoruz. Daha ilk dakikalarda Leah bize biraz ipucu veriyor bu grubun ortak noktası hakkında. Issız bir adaya düşmek elbette kötü, ama bu adaya düşmeden önce de harika hayatlarımız yoktu diyor. Karakterlerin geçmişlerine odaklanan kısımlarında, doğru ve önemli noktaları göstererek bu flashback’leri yerinde kullanıyor dizi. İzlemeye alıştığımız ”zengin beyaz Amerikalılar” bu dizinin baş karakterlerinde o kadar baskın değiller. İşte dizinin en takdir edilesi kısımlarından biri bu çeşitlilik belki. Asyalı Jeanette, Pakistanlı Müslüman Fatin, melez kız kardeşler Rachel ve Nora, Yerli Amerikan halklarından biri olan Ojibwe’li Martha ve Toni ile kültürel çeşitliliğe doyuyoruz diyebilirim. Diziyi izlettiren bir başka etken ise farklı zaman çizgilerinde ilerleyip bunu kafa karıştırmadan yapabilmesi. Tutarlı bir şekilde hazırlanmış kurgunun etrafında rahatça dolaşabiliyoruz. Ayrıca bu başarılı taktik olaylara olan merakımızı da son bölüme kadar canlı tutuyor, sonunda da zaten bizi şaşırtabilmeyi başarıyor. Ufak tefek mantık hataları da olmuyor değil, ama dizinin gidişatını etkileyecek kadar büyük hatalar olmadığı için kabul edilebilir seviyede.

Sarah Streicher, Teen Vogue’a verdiği röportajında The Wilds için, genç kadınların sahip olduğu bir tür duygusal alanı canlandıracak ve bu duyguların ne kadar yoğun olabileceğini onurlandıracak bir hikaye yaratmak istediğini söylüyor. Streicher’ın bu amacına, geçmişinde farklı şekillerde yara almış ama temelde ortak bir yerden acı çeken ve birbirini anlayan genç kadınlar üzerinden başarılı bir şekilde ulaştığını söylesek yanlış olmaz. Zaten adaya düşen bu bahtsız grubun kadınlardan oluşması da bir tesadüf değil tıpkı uçak kazası gibi. Ayrıca 10 bölümün altısının kadın yönetmenler tarafından çekildiği detayı da önemli, dizideki kadın gücü daha çok hissettirmiş kendini. Eğer izlemeyenleri yeterince meraklandırdıysak, izleyenlerle dizinin dedikodusunu yapabiliriz artık.

Bundan sonrası mühim miktarda spoiler içeriyor, aman dikkat!

Biraz dizideki olaylar ve karakterler üzerinden gidelim.

Son bölüm itibariyle birçok konu açıklığa kavuşturulsa da arkasında yeni soru işaretleri bırakarak ilk sezonu noktaladı The Wilds. Sosyal bilimler alanında çalışan (belki sosyoloji?) Gretchen Klein’ın ataerkil düzeninin yanlışlarını göstermek ve tüm toplumu anaerkil bir şekilde yapılandırmanın gerekliliğini kanıtlamak için 12 haftalık bir deney yaptığını anlıyoruz. Kadınların önderliğinde bir toplum yaratmak amacıyla, kendi deyişiyle “Jinotopya” yaratmak için “Dawn of Eve” ismiyle bir çalışma hazırlıyor. Eve yani Havva ismini seçmesi de radikal bir değişiklik istediğinin göstergesi gibi. Aslında düşününce yüzyıllardır tüm dünyaya ataerkil bir düzen hakim ve bu hakimiyet bizi pek de iyi bir noktaya getirmedi değil mi? Bireysel düzeyde de kadınların bu adaletsizliklerden çok çektiğini, hâlâ bir savaş verdiklerini biliyoruz. Gretchen’in fikirlerinde doğru noktalar olsa da deney ortamının, koşullarının ve sonucunun başarısız olduğu apaçık ortada (ve tabii ki Gretchen’in zalimliği de).

Evet, Gretchen’ı Six Feet Under’ın Brenda’sı Rachel Griffiths canlandırıyor.

Fakültesinden atılan Klein’ın hırslarının araştırmanın önüne geçtiğini, etik dışı davrandığını ve bu uğurda gencecik insanların hayatlarıyla ve psikolojileriyle oynamaktan hiç de çekinmediğini görüyoruz. Ve daha da korkuncu bu işte yalnız değil. Araştırmaya fon sağlayan zengin bir iş insanı (belki de insanları), araştırmasını takip eden bir başka üniversite hocası ve deneyi sahada yürütmeye yardım eden çalışanlar. İşler çözemeyeceği boyuta gelinceye kadar deneyini sürdürmekte ısrarcı Klein. İnsanlarla yapılan deneylerde deneklerin davranışının kestirilebilmesi sonuçta imkansıza yakın gibi bir şey. Klein tüm bu riskleri baştan kabul ederek bu işe girse de, kendi eliyle yerleştirdiği iki denekten birini daha ilk günden kaybediyor. Ufak bir vicdan azabı yaşasa da kolay atlatıyor kaybını. Adadaki ikinci seçilmiş denek olan Nora’ya ne olduğu ise ilk sezonda bize gösterilmedi. Rachel’la yaptıkları konuşmada Rachel “Nora’ya olanlar hakkında konuşmak istemiyorum” demişti hatırlarsanız. Muhtemelen ya Rachel’a olan köpekbalığı saldırısına müdahale ederken hayatını kaybetti ya da oradan kurtuldu, Leah foyasını ortaya çıkardı. İkinci sezonda öğreneceğiniz sinsi kızımız Nora’ya neler olduğunu.

Leah

Dizinin bir başrolü yok ama illa bir başrol seçeceksek Leah olurdu bu kişi.

The WildsCR: Amazon Studios

Leah’yı sarsan, onu bu adaya düşüren yarasının sebebi aşk. Kendinden yaşça büyük bir yazar olan Jeffrey’e hayranlığı zamanla aşka dönüşüyor. Jeffrey’in de Leah’dan etkilenmesiyle de bir ilişkiye başlıyor bu ikili. Reşit olmadığı ortaya çıkınca Jeffrey, Leah’yı deyim yerindeyse tek kalemde siliyor. Leah’nın kalbi paramparça, savunmasız ve duyguları sömürülmeye müsait. Majör depresyon tanısı koyduk ona (zaten uzunca bir süre sırtında depresyon hırkasıyla geziyor, evet depresyon hırkası diye bir şey var). Buna rağmen Leah’nın aslında adadaki olaylara mantıklı ve doğru tepkiler verebildiğini görüyoruz. Kimsenin aklına gelmeyen soruları soruyor, şüphe duyuyor, bağlantı kurabiliyor. Gretchen, Leah’yı seçerken aslında paranoyaklık derecesinin ve zekasının farkında, başına bela olabileceğini bile bile Leah’yı deneye katmaktan kendini alıkoyamıyor. Adadan kurtardıktan sonra da Leah’nın bu kendine olan kırılgan inancını sarsmaya çalışması, onun psikolojisini alt üst ederek bu işten sıyrılmaya çalışması boşa değil, zaaflarına da iyi çalışmış herkesin. Ama Shelby’den haklılığıyla ilgili aradığı desteği arkasına alan Leah tam anlamıyla canavarın midesine ulaşabilmeyi başarıyor. Onun ekranlarda gördüğü görüntülere ve “Twilight of Adam” başlığına Leah ile aynı tepkiyi veriyoruz biz de: Ne?!

Klein’ın aynı deneyi bu sefer de bir grup erkek denekle yapmasını izleyeceğiz gibi ikinci sezonda.

Rachel ve Nora

Adaya gelmeden önce fiziksel ve psikolojik olarak en çok yıpranan kişilerden biri olan Rachel’a ise başlarda pek ısınamasam da sonradan onu da sevdim (zaten dizinin sonunda ısınamadığınız bir karakter kalmayacak büyük ihtimalle). Yeme ve kaygı bozukluğuyla savaşan Rachel’ın gönül verdiği spor uğruna kendisini nasıl zorladığını görüyoruz. Adada ise kendisiyle yüzleşen, önceliklerini değiştiren, kendisinin değerini anlayan bir Rachel izliyoruz. Tam bu güzel gelişmelerin üzerine bir elini kaybetmesi ile her şeyin tekrar tepe taklak olduğunu görüyoruz.

Daha çok Rachel için bu deneye katıldığını söylüyor Nora, Gretchen’e. Kardeşi kendine gelsin diye böyle riskli bir deneyi kabul eden, hele bir de erkek arkadaşı Quinn’i katleden adamın annesine güvenerek bunu yapan Nora’nın manüpüle edilmeye ne kadar müsait olduğunu fark ediyoruz bir kez daha. İlk günden birini kaybetmelerine rağmen nasıl hala bu deneye devam etmeyi kabul ettiği ise muamma. Nora’nın bize çizilen kişiliğinde ve davranışlarında bazı tutarsızlar sezmedik değil. Sanki ters köşe uğruna biraz özensiz, yüzeysel yazılmış gibi geldi bu karakter. Quinn meselesinin ise daha bitmediğini, Gretchen’ınla Quinn’in daha başka bir bağlantısı olabileceğini sezdim ben. Bu arada Nora’nın ilk bölümde uçak sallanmaya başlamadan önce Jeanette’le konuşurken gözünü Rachel’dan ayırmamasının sebebi de deneyden haberi olmasıymış meğer. Rachel’ın onları bayıltacak kekten yediğine emin olmak istiyor gibi ya da başlarına gelecekleri bildiği için ona göz kulak olmaya çalışıyor. Güzel bir detaydı. Bir de herkesin CPR yani kalp masajı bilmesi durumu var. Buna da araştırma ekibinin özellikle dikkat ettiği belli, ezkaza biri boğulursa kurtarabilsin diğerleri diye.

Jeanette (yani Lynn), Dot ve Shelby

Jeanette yani gerçek ismiyle Lynn’in görevini, amacını çok anlayamadık maalesef. Çabuk veda etti bize. Gidişi bu kadar erken olmasaydı insafa gelip sanki itiraf ederdi gerçekleri. Sürekli Leah’dan özür dilemesiyle, son anda caymak üzere oluşuyla onu hissettirdi bana. Lynn’in geçmişinde bir taciz kurbanı olduğunu, olaydan sonra polisin, okulun, hatta ailesinin olayın üstünü kapatmaya çalıştığını öğreniyoruz. Erkek adaleti dediğimiz şey tam olarak bu olay oluyor işte. Lynn’inin bundan sonra herhangi bir erkeğe güvenmesini, sağlıklı bir psikolojiye sahip olmasını beklemek pek mümkün değil. Gretchen da Lynn’in bu duygusal boşluğunu ve öfkesini kendi amacı uğruna kullanmaya çalışıyor. Yani aslında eleştirdiği toksik maskülenliğe benzer bir zorbalık uyguluyor bu genç kadınlar üzerinde.

Teksas’tan gelen Dot ve Shelby ise gruba hayatta kalma konusunda en çok fayda sağlayan ikili oldu diyebiliriz. Shelby’nin avcılık-izcilik yeteneği, Dot’un yerinde kararları ve ekibi çevip çevirmesi grup için oldukça önemliydi. Babasına bakmak zorunda kalan ve çok genç yaşında yetişkin olmuş, erken büyümüş bir kadın Dot. Gretchen’la olan sohbetiyle bize ikinci gönüllü deneğin Dot olduğunu düşündürdüler. Genelde ara bulucu olması gibi bazı davranışları da bu ihtimali arttırdı. Neyse boşuna günahını aldık, affet bizi Dot.

Gretchen’ın büyük ihtimalle Dot’un babasına yaptığı ötenaziden haberi var ve bunu eğer işler sarpa sararsa Dot’u susturmak için kullanabileceği için Dot’u seçmiş olması muhtemel. Shelby ise kesinlikle göründüğünden çok daha fazlası. Saçını kazıtmış, ayağını sakatlamış bir halde gördük en son. Bu da adadan sahte kurtuluşlarının köpekbalığı olayından hemen sonra olmadığını, daha başka şeyler de yaşandığının göstergesi. Shelby için de bipolar bozukluk teşhisi koymak yanlış olmaz. Aşırı dindar bir ailede büyüyen, sürekli günahlarla ve cezalarla korkutulan  mutsuz bir prenses Shelby. Bir de daha keşfetme aşamasında olduğu cinsel yönelimi, homofobik çevresinde aşırı bir tepkiyle karşılanıyor. Hatta inzivaya gönderilme nedeninin homoseksüel eğilimini “tedavi” amaçlı olduğunu öğreniyoruz. Toni’ye olan ilgisinden belki de başından beri farkında olan Shelby, bunu engellemek için elinden geleni yapsa da bir yerden sonra duygularını bastıramıyor sonuçta. Shelby, Leah’a verdiği “haklıydın” notunu ne öğrendi de yazdı, bilmiyoruz. Ve son bölümde geçirdiği anaflaksinin planlanmış olması yüksek bir ihtimal (kabuklu deniz ürünlerine alerjisi vardı hatırlarsanız). Ama bunu nasıl yapabildi, zamanlamayı nasıl tutturdular orası da ayrı bir soru işareti. Hep tahminler, olasılıklar üzerinden yazıyorum bu yazıyı yanlış çıkarsa kızmayın.

Martha ve Toni

Martha ve Toni’ye gelirsek. Martha küçükken, kendini korumak için oluşturduğu inkar mekanizmasıyla çok derinlere gömdüğü bir istismar yaşamış. Martha’yla ilgili psikolojik tespitleri zaten genelde annesinden ve Toni’den çokça duyduk. Üzerine söylenecek fazla bir şey bırakmadılar. Martha da zihninde oluşturduğu, kendisini kötülüklerden koruduğunu sandığı hayal baloncuğunu adada patlatıyor. Keçiyi Martha’nın gerçeklerle yüzleşme korkusunun bir metaforu olarak düşünebiliriz aslında. Toni’yle olan dostlukları ise bambaşka bir şey, özenmemek mümkün değil. Martha ne kadar pembe gözlüklerle bakıyorsa hayata Toni de tam tersi kılıçlarını kuşanmış savaşa hazır vaziyette her daim.

Öfke kontrol problemi olan Toni, adanın kendisine iyi geldiği ender kişilerden. Anne-babasının büyürken hiç etrafında olmaması, yaşadığı sevgisizlik ve ilgisizlik Toni’nin öfkesinin çıkış noktası besbelli. Bu da sürekli savunma modunda yaşamasına, mücadele etmesine ve insanlara güvenememesine sebep olmuş. Ama aynı zamanda hem fiziksel hem mental açıdan kendisini çok güçlendirmiş. Shelby’yle olan son sahnelerinde Toni sakinliğinin nedenini ona güvenmesi olarak açıklıyor. İçindeki öfkesini dizginleyen güven duygusuyla çok daha yumuşak bir tarafı ortaya çıkıyor Toni’nin. Bir kıvılcım yeter hazırım bak diye gezen hararetli Toni’den dingin, sakin, huzurlu bir Toni’ye dönüşüyor.

Fatin

Son olarak Fatin’den bahsedelim biraz. Düşündüm taşındım Fatin’in ruhsal açıdan net bir sorunu olmadığına karar verdim. Belki seks bağımlılığı olabilir ama onun da bir bağımlılık derecesinde olduğundan emin değilim, sanki daha çok ailesine bir başkaldırı için olarak yapıyor bunu. Aile demişken herhalde en itici aileye sahip kişi Fatin. Fatin’in düşüncelerini hiç kâle almayan, onu sürekli çalmak istemediği çello konusunda zorlayan bir anne-baba. Babasının annesini aldattığını ifşalayan Fatin pek beklediği tepkiyi alamıyor annesinden. Ne demişler doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Tüm bu olayların günah keçisi oluyor ve ebeveynleri tarafından inzivaya yollanıyor. Fatin’in başına gelen tatsızlıklarla baş etmesini sağlayan ilacı ise mizah. Hatta kara mizah ve şahane gözlem yeteneği Fatin’in en güçlü özellikleri diyebilirim. Bunun yanı sıra çok iyi bir dost olduğu da gözümden kaçmadı.

İkinci sezon da geliyor

Aslında adayı her bir kadının korkularını temsil eden bir metafor olarak görebiliriz. Adadayken herkes öyle ya da böyle bu korkularıyla yüzleşti, iyileşti ve ne kadar güçlü olduğunun farkına vardı. Ayrıca kadınların davranışları üzerinden bir deney yapmaya çalışan Gretchen, kadınların zekalarını, birbirlerini nasıl koruyup kolladıklarını, bir araya geldiklerinde ne kadar güçlü olabileceklerini pek hesaba katmamış. Her ne kadar her birini tecrite alıp yalnızlaştırmaya çalışsa da adada geçirdikleri zamandan sonra kolay kolay birbirlerinden vazgeçmeyecekleri belli bu 8 kadının. Başlarına gelen bu facianın bir deney olduğunu öğrendiklerinde, Gretchen’e karşı verecekleri mücadeleyi görmeyi iple çekiyorum. Ve de daha işin içine aileler girmedi. Ailelere tam olarak ne denildiği bile gösterilmedi. Yaz tatillerini kapsayacak, doğada zaman geçirecekleri bir inziva programı mı? Öyle olsa bile kızlarıyla iletişim kuramayan ailelerin bu konuda hiç mi bir endişeleri olmadığı da bir başka soru işareti. Yeni sezonda bize bazı cevaplar borçlular. Umarım sonu Lost’a benzemeden, bozmadan bir yere bağlanır. Merakla yeni sezonu bekliyoruz.

editörün seçtikleri