Yazar: Burak Kazim Diken
6 Ocak 2021
‘Babadan miras’ yetenekleri takip etmenin zorluğu: Possessor film incelemesi

Özellikle 90’lar sonundan beri izlediklerimizle, yaşadığımız gerçekliği sorgulamanın ardı arkasının kesilmeyeceğine dair inancımız gittikçe artmış durumda. Bu derdin en göze çarpan isimlerinden David Cronenberg’in oğlu olan Brandon Cronenberg’in Possessor’u ile hem filmin kendisine, hem de genç yönetmenin -belli ki- bir aile geleneği oluşturma çabasına dadanıyoruz.

Arada spoiler’lar karşınıza çıkabilir, izlemediyseniz temkinli olmanızda fayda var!

2020 Sundance Film Festivali’nde prömiyerini yapan Possessor’da; ana karakterimiz olan Tasya Vos’un, gizli bir şirketin verdiği görevler doğrultusunda, bir beyin implant teknolojisi ile başka insanların bedeninin kontrolünü ele alıp, gerçekleştirmeye çalıştığı suikastların sürecini takip ediyoruz. Ele aldığı konunun yelpazesinin nerelere kadar açılabileceği ortadayken, oğul Cronenberg’un bu süreci yansıtırken kullanmayı amaçladığı elementlerin perdeye ne kadar yansıtılabildiği bir soru işareti.

Filmin henüz başlangıcında, genç bir kadının otel odası aynasında kendi yansıması ile histerik bir şekilde bakışırken, kafatasında bulunan bir delikten içeriye doğru yerleştirdiği bir kablonun oluşturduğu, tüm o body-horror’lardan bildiğimiz “et sesi” rahatsızlığı ile karşılanıyoruz. A Clockwork Orange’daki bar minvalinde bir lounge’da bıçakları inceleyen bu genç kızın vücut dili, filmin kendini açığa çıkarmasının çok geç olmayacağını bildiriyor seyirciye. Ve zaten o dakikalar içinde, takım elbiseli bir adamı, bir insanı öldürmek için gerekenden çok, çok daha fazla kere boynundan bıçaklıyor. E tabii, soy isimde de Cronenberg olunca direkt sahip olunan bir özellik olsa gerek, bu sahneleri olabilecek en yakın çekimlerde görüp izliyoruz.

İç içe geçen ve cevaplanamayan sorular

Yazının başında bahsettiğimiz gerçeklik sorgulamaları ve ses manipülasyonları ile dolu giriş sekansı, genç kadının olay yerine gelen polisler tarafından vurulmasıyla kapanıyor. Oblivion (2013) ile seyircilerin tanışmış olduğu ve Mandy (2019) ile hafızalarda iyice yer edinmeyi başarmış Andrea Riseborough’nun oynadığı Vos karakterinin uyandığı sahne ile, bahsettiğimiz genç kadının değil, Vos’un bu cinayeti işlediğinin farkına varmamız uzun sürmüyor. Vos’un bu bedenler arası ulaşımı ve kontrolü sağladığını anladığımız analog cihaz ve bu işlemin gerçekleşiyor olduğu oda ise Tarsem Singh’in unutulmaz kurgusu 2000 tarihli The Cell’i akıllara getiriyor.

Baba Cronenberg’un klasiklerinden olan eXistenZ’da da izlediğimiz Jennifer Jason Leigh, Girder isimli karakter ile Vos’un patronu olarak karşımızda. Vos’un her suikast sonrası rutini olduğunu tahmin ettiğimiz bir psikolojik tahlil amacıyla Girder’ın sorularına verdiği cevapları, yönetmen karaktere ilk bakış görevinde yansıtmak istemiş belli ki. Fakat Vos ile alakalı öğrenip öğrenebileceklerimiz maalesef bu sahne ardından çok fazla derinleşmiyor. Önceki suikastta elinde silah bulunmasına rağmen bıçağı o şekilde kullanmayı tercih etmesinin, hatta direkt bu işi ailesinden de gizli bir şekilde yapmasının sebepleri film boyunca yanıtsız kalan birçok sorudan ikisi yalnızca.

Teknolojik birşeyler

Girder yeni bir görev ile çıkıyor Vos’un karşısına. Sevgilisinin babasının, günümüzün büyük sosyal medya sorunlarını akıllara getiren, “veri madenciliği” şirketinde -önceden bahsettiğimiz eXistenZ’da Leigh ve Jude Law’un kullandığı cihaza benzer bir aletle- en alt tabakada çalışan Colin’in vücuduna geçip, Colin’in sevgilisini ve babasını katletmesi gerekmektedir. Ardından da bu “ev sahibinin” bedenindeyken intihar edip, ailenin üvey oğlu olan, Girder’ın şirketinin müşterisinin bütün mirasa sahip olmasını sağlamak gibi bir adımı da olan bu görev, filmin temel sarmalını oluşturuyor. Ve maalesef ki bu güçlü senaryo fikrine rağmen, bu yeni görev de Brandon Cronenberg’un hatalarını yapmaya başladığı aşama oluyor.

Filmin yeni tanıtıyor olduğu teknolojiye az da olsa bir hakimiyet, seyirciyi kendi içine çekmek konusunda hep iyi bir anahtardı bilim kurgu türü için. Lakin Cronenberg, ameliyathane benzeri mekanda görevlerini gerçekleştiren teknisyen ve doktorların ağzından dökülen cümleleri, yalnızca “teknolojik birşeyler söylemek gerek” kontenjanından senaryoya dahil etmiş gibi. Bütün o süreçte bahsedilen “senkron, üç gün, geçiş” gibi anahtar kavramlar suni bir yüzey oluşturmaktan ileri gidemiyor.

Suni bir his

Aslında bu suni yüzey hissiyatı film boyunca aklımızdan çıkmamak üzere ilk kez yaşanıyormuş bu sahnelerde, onu fark ediyoruz. Ardından Vos karakterinin Colin’in vücuduna hakim olması ile birlikte film yeniden başlıyor. Fakat bir miras davası, ve ‘artık’ öldürmekten keyif alıyor olduğunu anladığımız suikastçının yollarının kesiştiği bu görev boyunca film, suyun altına hiç sokamıyor seyirciyi. Görev ve Vos hakkında öğrenebileceklerimiz burada sona eriyor resmen. Ve Cronenberg’un belki de en çok eleştirilen hatası burada baş gösteriyor: Andrea Riseborough’nun ekranda göründüğü sürenin filmin bu kısımlarında – neredeyse- tamamlanmış olması. Vos form değiştirir değiştirmez, Colin’in artık hikayenin merkeze alınması uzun sürmüyor. Colin rolünde Christopher Abbott gayet yetkin bir performans sergilese de, seyirci olarak maalesef asla yoğun bir ilişki kurulamıyor karakter ile. Vos ile de tam yakınlaşıyorken onun formunun değişmesi, filmi başka bir yere, seyirciyi başka bir yere çekerek uzaklaştırıyor içerikten.

Tabii, yine de zaman zaman tüylerimizi ürperten filmin sadece bu hatalarından bahsetmek haksızlık olur.

Söylediğimiz gibi, filmin fikri birden fazla kalburüstü yapımı akıllara getirse de, anlatım dili ve perspektifi ile kendine özgün bir yer buluyor, özellikle yakın dönem techthriller sineması için. Ve bu fikre eklenen, suikastçı ve “ev sahibinin” bilinçlerinin bir hegemonya kavgasına girip Colin’in bedenine sahip olma süreci filmin kendini başarılı anlamda ayırdığı nokta. Bu süreci ise zaman zaman Lynchian sekanslar ile, zaman zaman ise Dario Argento renkleri ile iletiyor seyirciye Cronenberg. Zaten bir röportajında, filmin yapımı öncesinde Argento filmlerinden, özellikle Opera’dan çok ilham aldığını da belirtmiş kendileri.

Gilder’ın ilk suikast görevi sonrasındaki tahlilde Vos’a söylediği “Kontrolü tamamen kaybetmek için gereken şey yalnızca küçük bir çatlaktan çıkabilecek küçük bir düşünce” fikri, Colin ve Vos’un filmin sonrasında yaşayacağı çatışma için elle tutulur bir flash-forward görevini üstlenmiş. Bu ürpertici ihtimali, bir de Vos’un ayrıldığı eşi ile alakalı durumu ima ederek, “evin içindeki parazitin aslında kim ile nasıl yaşadığı, ve sonrasında direkt bu parazitin kim olduğu” sorgusu ile Gilder, filmin senaryosunun motivasyonları hakkında da çok düşündürücü fikirler veriyor. Henüz açılış sekansında bir musluktan akan su aracılığıyla seyirciyi gerçeklik sorgulamasına iten yönetmen, ilerleyen dakikalarda bunu direkt kendi kişisel hayatlarımız için de yapmamızı istiyor. Colin’in çalıştığı şirket ve yaptığı iş de bu bağlamda yalnızca bir diğer hatırlatıcı olarak görev alıyor gibi.

Brandon’ın ilhamları

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Brandon Cronenberg’un ilham aldığını söylediği, José Delgado’nun 1970’lerde çıkardığı, Physical Control of The Mind: Toward a Psychocivilized Society kitabı da Possessor için bir rehber kitap olabilir. Kitap; insan eylemlerinin radyo emirleri aracılığıyla uyarılabileceğini, karşıtlığın ve kinin yok yerden ortaya çıkıp ardından yok olabileceğini, sosyal hiyerarşinin değiştirilebileceğini, cinsel tavrın değiştirilebileceğini, ve hafıza, duygu, düşünme süreçlerinin uzaktan kontrol ile etkilenebileceğinden bahsediyor. E biz de Cronenberg’un bu triviası ile senaryonun temelinin nereden beslendiğini iyice anlamış bulunuyoruz.

Eğer birkaç cümleye indirgemek gerekirse, Possessor; babasından ve yukarıda bahsi geçen diğer kaynaklardan aldığı ilhamlar ile Brandon Cronenberg’un olası çizgisi hakkında çok fazla fikir veren bir yapım. Altından kalkmaya çalışıyor olduğu elementleri, konuların geniş kapsamını, ve zengin altyapısını fark ettiğini hissettiren film; anlatım dili, sanat yönetmenliği, görsel efekt, ve oyunculuk performansları anlamında sınıf atlayabilmiş olarak hatırlanabilecek diyebiliriz. Ancak, seyirciyi konunun içine alıp bağ kurma sorunu, senaryo kurgusu ve kopuklukları, yönetmen koltuğundaki Cronenberg isminden ve bir body-horror sınıfı filmden umduğumuz gore sahnelerin kısalığı, ve filmin agresif tonuna rağmen bu imza sahnelerin görece etkisizliği ile de beğenilip beğenilmeme arasında kalmaya çok yakın bir yapım olarak akıllarda kalacak gibi.

Possessor film incelemesi Possessor film incelemesi Possessor film incelemesi Possessor film incelemesi

editörün seçtikleri