Yazar: Senem Kahraman
21 Ocak 2019
Balat Monologlar Müzesi’nde, anlatılan kimin hikayesi?

Hava çok soğuk ve Balat’tayım. Mahalleyi gezerek mi yukarı çıksam yoksa alırsa eğer, taksiyle mi gitsem diye dönüyor kafamda deli sorular. O kadar meraklı ve heyecanlıyım ki geç kalmak da istemiyorum. Bir an önce Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’nde olmak, neyle karşılaşacağımı sezinlemek istiyorum.

Arabanın içinden bakıyorum, meyhaneleriyle meşhur Balat’ın yeni kafelerine, içinde müzayede gerçekleşen antikacılarına, her bir köşesinde fotoğraf çeken insanlara… Ne yazdığına pek de dikkat etmeden duvar yazılarına bakıyorum. Daracık sokaklardan geçiyoruz, taksici biraz söyleniyor (elbette ki), ben de “nasıl Balat’ı bilmez, ne bekliyordu acaba” diye söyleniyorum, içimden (elbette ki) ve ikna etmeye çalışıyorum, “son düzlükteyiz, ha gayret” ve hedefe ulaşıyoruz. Fener Rum Patrikhanesi tüm görkemiyle gözlerimi, tüm ilgimi kendine çekse de terk edilmiş, beton okulun bahçesine giriyorum. Patrikhane hâlâ dikkatleri kendine çekmeye çalışsa da bir an Yuvakimyon’un bahçesinde ellerinde kahvelerle ısınmaya çalışan insanları görünce sanki okul bahçesinde uzun bir öğle arasındaymış hissine kapılıyorum. Birden “Adagio in G minor” çalmaya başlıyor; bina artık konuşuyormuş gibi, acısını, terk edilmişliğini, birazdan olacakları anlatır gibi… Müzenin açılmasını bekliyoruz.

Yuvakimyon Rum Kız Lisesi, 1882-1988 yıllarına kadar eğitime devam ederken, 1988 yılında ise okutacak öğrenci bulamaz. Hüzünlü bir hikâyesi olan bu bina, Galata Perfom’un düzenlediği, direktörlüğünü Ahmet Sami Özbudak’ın yaptığı, 9 kısa hikayenin anlatıldığı performanslara ev sahipliği yapıyor.

Bina tam anlamıyla müze görevi görüyor. “Kazılarda bulunan yapıtların, sanat ve bilime ilişkin nesnelerin bir arada ya da ayrı ayrı sergilendiği, saklandığı, korunduğu yapı” anlamına gelen müze, Balat’tan çıkma bu hikayeleri sergileyen, saklarken koruyan bu bina ve proje için en uygun isim olmuş.

Vaktiyle Balat sokaklarından geçmiş her şey de Balat Monologlar Müzesi’nde birer hikayeye dönüşmüş: taş, toprak, aşk, sır, insanlar… Evet anlayacağınız, oralarda iz bırakmış olan her şey, Balat’ın terk edilmiş, yıkık-dökük tarihi binasında sergilenmek üzere tekrar ortaya çıkmış gibi.

Zil çalıyor!

Bizi okulun girişinde öğretmen ve öğrenciyi canlandıran iki oyuncu karşılıyor ve zil çalmasıyla ilk performans “Yoklama” başlıyor. Biletlerimizde ilk hangi oyunu görmek istediğimiz işaretli, o sınıftan başlamak şartıyla sonra herkes istediği gibi müze içinde, sınıftan sınıfa dolaşabiliyor. 9 kısa hikayenin (eğer oyuncuların programları uygunsa) seyirciye aktarıldığı müzede, performanslar 15 dakika sürüyor ve dört tekrar yapıyor. İstediğiniz sınıfta istediğiniz kadarını izleyebiliyorsunuz. Ben ise bir kere daha geleceğimin bilincinde, dört oyun seçtim ve onları sonuna kadar izlemeye karar verdim.

İlk oyunda önce sıraya mı otursam, duvara mı yaslansam; rahat rahat fotoğraf çeksem ayıp olur mu, interaktif bir şey olacak mı, çıkan olursa oyuncu bozulur mu, gibi sorularla biraz gergindim. (Ahahah!)

Performansın sonuna doğru dışardan sesler geliyordu, diğer sınıflarda anlatılan hikayelerden duyduğumuz bazı sesleri oyuncu kendi oyununa hemen kattı ve bütünlük kazandı. Sonra zil çaldı, sınıftan çıktık. Koridorda akordeon çalan oyuncu Melis Öz’ü takip ederek onun sınıfına girdim.

Hikayenin adı “Sakıncalı Komşu”. İşin özü hikaye hüzünlü, ama o kadar güzel yazılmış, o kadar keyifli akıyor ki izlerken bayağı güldüm de. Sonuna doğru hikaye üzücü oluyor. Oyuncunun hiç düşmeyen enerjisi ve anlatımı sayesinde hikayenin geçtiği zamana doğru yolculuğa çıkmış, onlarla aynı sıralarda okumuş gibi hissetmeye başlamıştım. İyice ısınmış (bu arada sakın yanlış anlaşılmasın, Monologlar Müzesi’nde olma haline “ısınmıştım” yoksa bina çok soğuk, sezon Mayıs ayına kadar devam edecek ama yolunuz şu aralar oraya düşerse tavsiyem belli: sıkı giyinin!) hangi sınıfa girsem diye karar vermek için her sınıfa kafamı şöyle uzatıyordum. O gün, Modern Zamanlarda Maria Poleologina, Melis Balat’ta ve en sona sakladığım Balat’ın Sırrı’nı izledim.

Balat’ın Sırrı’nı iyi ki sona saklamışım. Gerçekten çok iyi bir performans izleyip, iyi yazılmış bir hikayeden sonra Balat’ta yürümek bambaşkaydı. Bu defa her duvar yazısını okudum üstelik.

İkinci gidişimde, Monologlar Müzesi’ne yeni eklenen, Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun yazdığı “Hamlet Gazinosu” nu izledim. Çoook güleceğinize emin olabilirsiniz!

Sakıncalı Komşu’yu yine izledim ve sonra Bi’ Sakat iş adlı kalp sızlatan hikayeyi, Haydar Köyel’in güzel anlatımıyla dinledim-izledim. Oradan hüzünle çıkmışken Şebnem Köstem’in oyunculuğu görmek için girdiğim sınıfta yine çok iyi yazılmış bir kadın hikayesi olan “Islık”a denk geldim.

Benim geç keşfettiğim ama sıkı sıkı dadandığım Balat Monololglar Müzesi’ni görmenizi, o hikayeleri dinlemenizi çok isterim. Hatta, günümüzde artık her şeyin “deneyimlemek” üzerine pazarlanıyor oluşundan bu lafı çok duymaya başladık ama bir kez ben de kullanayım: böylesine bir şeyi muhakkak deneyimleyin. Böyle bir müze gezme ya da performans izlemeyi bence her hikaye dinlemeyi seven deneyimlemeli. Daha çok “deneyimleyin” demeden kendi Monologlar Müzesi hikayemi burada bitiriyorum; sırada gidip görmek var.

Anlatılan belki de sizin hikayenizdir. *

Yoklama

Yazan ve Yöneten: Kerem Pilavcı

Performans: Burak Uyanık, Duygu Pelit


Hamlet Gazinosu (Yeni Oyun)

Yazan: Murat Mahmutyazıcıoğlu

Reji ve performans: Koray Kadırga
Sakıncalı Komşu

Yazan: Serdar Kurt

Yöneten: Başak Kıvılcım Ertanoğlu

Performans: Melis Öz


Balat’ın Sırrı

Yazan: Volkan Çıkıntıoğlu

Yöneten: Koray Doğan

Performans: Erol Babaoğlu


Kısmet

Yazan: Caner Kılıç

Yöneten: Ceren Demirel

Performans: Eren Çiğdem

Islık

Yazan ve Yöneten: Hümay Güldağ

Performans: Şebnem Köstem
Bi’ sakat iş

Yazan: Kerem Pilavcı

Yöneten: Barış Gönenen

Performans: Haydar Köyel

Modern Zamanlarda Maria Poleologina

Yazan: Caner Kılıç

Yöneten: Ayfer Dönmez

Performans: Batur Belirdi
Melis Balat’ta  

Yazan-Yöneten: Şaziye Konaç

Performans: Hande Öykü Ekmen

 

editörün seçtikleri