Yazar: Zeynep Naz Inansal
12 Ekim 2021
Bedenler yalan söyler ve bedenler bozulur: Yürekten bir Titane incelemesi

Filmekimi’nin açılış filmi, bu yılın en heyecanla beklediğimiz işlerinden Titane’ı izlediğimiz günden beri aklımızdan çıkaramıyoruz. Sinemanın geleceğine dair umut veren Titane, nefes kesici şahanelikte ve bolca gerginlikle bezeli bir film. Bizim için mükemmel olsa da yönetmeninin ‘‘mükemmel’’ kelimesiyle bir derdi olduğunu bildiğimiz için bu kelimeyi kullanmayalım. Titane filmiyle bu yılki Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kucaklayan Julia Ducourneau, ödül gecesinin mükemmel olmadığı için mükemmel olduğunu söyleyerek sözüne başlamıştı. Spike Lee’nin gecenin başında kazananı yanlışlıkla açıklamasını kastederek, mükemmeliyetçiliğin hepimizin önünde duran bir engel olduğunu anlatmış, normatifliğin sınırlarını aşabilmenin yolunun canavarlıkla barışabilmek olduğunu söylemiş ve konuşmasını “canavarların içeri girmesine izin verdiğiniz için teşekkürler” diyerek bitirmişti.

Canavarı daha geniş anlamıyla kullanan yönetmen aslında toplumun aykırı kabul ettiği ve kendinden ayırmayı tercih ettiği her kesimi kastediyor. Alışıldık tarzda bir canavarı değil, bir arabayla seks yapıp hamile kalan genç bir seri katilin seçilmiş bir aile arayışını anlatıyor Titane. Tek çaresi kayıp bir çocuğun kılığına girmek olan karakterimiz, oğlunu kaybettiği için mahvolmuş bir babanın yanına sığınıyor. Evet, konunun kulağa nasıl geldiğinin farkındayız. Ancak Ducourneau bu garip hikayeyi kendinden emin, kontrollü bir akıcılıkla aktarmayı, bunu yaparken de çok daha kapsayıcı, yeni bir dünya hayali kurmayı başarıyor. Ducourneau’nun dünyasında bedenler yalan söylüyor, bozuluyor ve bizi yarı yolda bırakabiliyor. Ama yönetmen insan eti dahil her türlü sınırın aşılmak için yaratıldığını bir sonraki adıma geçerek aktarıyor. Titane’a, Ducourneau sinemasına ve sınırların gereksizliğine dadanıyoruz. 

Titane, babasının kullandığı arabanın arka koltuğunda oturan bir kız çocuğunun rahatsız edici sesler çıkarmasıyla açılıyor. Babası duruma çok sinirlenince birkaç saniyeliğine arkasını dönüp direksiyon kontrolünü kaybediyor ve kaza yapıyorlar. Kızın kafasına titanyumdan bir plak takılıyor ve aile olası nörolojik sorunlar hakkında uyarılıyor. Kısa süre sonra söz konusu karakter Alexia’nın yetişkin haline geçiş yapıyoruz. Arabalarla dolu bir gece kulübündeki dansçılardan biri olan Alexia, kafasındaki titanyumu gururla sergilemek istercesine yara izini açıkta bırakacak şekilde kesmiş saçlarını. Arabayla oldukça seksi bir dans yapıyor ve bu durumdan fazlasıyla keyif alıyor gibi görünüyor. 

Bu gece kulübü sahnesinin biraz daha derinine inmek istiyoruz. Zira Ducourneau bu sahneyle erkek bakışını (male gaze) kırarak tüm filmin tonunu belirliyor. Film teorisyeni Laura Mulvey’nin 1975 yılında yazdığı meşhur makalesi “Görsel Haz ve Anlatı Sineması”, sinemanın erkek bakışı üzerine kurulu olduğu fikrini ortaya atar ve erkek egemen Hollywood sinemasıyla başa çıkmak için bu yapıyı kırmak gerektiğini anlatır. Kadının kurban ya da bir fetiş objesi halinde konumlandırıldığı bu tip filmlerde izleyici kendini erkek kahramanla özdeşleştirir ve kadınlara aktif bir kahraman olma hakkı tanınmaz. Ducourneau ise kamerasıyla bu bakışı kırmayı seçiyor. Sahnenin girişinde erkek bakışının yaygın olduğu ve hatta bu amaçla kurulmuş olduğunu söyleyebileceğimiz bir gece kulübünde buluyoruz kendimizi. Arabalarla dans eden kadınlar ve onları izleyen erkekler var etrafımızda. Bir erkek bakışı taklidiyle başlayan sahne, tacize uğrayan bir dansçının bağırışıyla bölünüyor. Bu bağırış dikizlemekten aldığımız hazzı kıran ilk aksiyon oluyor. Daha sonra da Alexia’nın kameraya direkt bakışlarıyla erkek bakışı tamamen kırılıyor. Artık karakterimiz izlenen bir figürden aktif bir figüre geçiş yapmış oluyor.

Alexia, ilk olarak peşinden gelen bir hayranını öldürüyor, sonra da bir arabayla seks yapıyor ve eve dönüyor. (Evet, herhangi bir cuma akşamı) Kendi bedeninde hapsolmuş gibi, huzursuz bir hali var. Birileriyle beraber olmayı denese de kendini onları öldürürken buluyor. Seri cinayetler bizim de hızına yetişemediğimiz bir hal alınca ailesinin evini onlar içerdeyken yakıyor ve haliyle polis tarafından aranmaya başlıyor. Bunlar yetmezmişçesine bir de hamile olduğunu fark ediyor, evet doğru bildiniz: arabadan. Çareyi bir süredir kayıp olan Adrien’in kılığına girmekte buluyor Alexia. Saçlarını kesip burnunu kırıyor ve pek de benzemese de, oğlunu kaybeden Vincent’ın karşısına çıkarılıyor. Vincent bir DNA testi bile istemiyor, onun oğlu olduğundan emin. Belki dev bir inkarda, belki de herhangi birine çok ihtiyaç duyuyor, anlayamıyoruz. 

Alexia ve Vincent arasında her şey çok garip başlasa da Vincent’ın onunla danstan fiziksel bir kavgaya dönüşen ve “Neden hep gitmeye çalışıyorsun ki, burada kendi evindesin” lafıyla bir kırılma yaşanıyor. Alexia, kimliğini saklamanın da ötesine geçiyor ve kayıp Adrien gibi davranmaya başlıyor. Zaten Vincent’ın da onun aslında kim olduğunu umursamadığını, yalnızca onun yanında olmak isteyen, orada kalmak isteyen birine ihtiyaç duyduğunu anlıyoruz. Alexia için de durum aynı aslında. Bunu fark etmesi ve minnet duygusu, onun tavrını da tamamen değiştirmesine sebep oluyor. Filmin başlarında gördüğümüz biyolojik ailesi Alexia’ya hiç bakmazken Vincent onun hep gözlerinin içine bakıyor, Alexia da aynı şekilde karşılık vermeyi seçiyor. Birbirlerini oldukları gibi görüyor ve kabul ediyorlar anlayacağınız. İkilinin arasında bedenler, kimlikler ve sosyal rollerin çok daha ötesinde bir kabul ve sevgi oluşuyor. Ducourneau bu sevgiyi umutla karşılıyor ve filmini yepyeni, çok daha kabullenici bir dünya fikriyle bitirmeyi seçiyor, canavarların kabül gördüğü bir dünyayla.

Canavar kelimesinin kökenlerinden biri olan Latince monstrare fiiline baktığımızda aslında bir haberci, bir şeyleri gösteren anlamına geldiğini görüyoruz. Canavarların ortaya çıkış şekli şoke etmek veya korkutmak değil, bildiğimiz dünyamız ve sınırlarımız hakkında eksikleri göstermek aslında. Sınırların bir adım ötesine geçen canavarlar sınırların değişkenliğini, esnekliğini ve tabii anlamsızlığını da gözler önüne seriyorlar. Titane üzerinden bu duruma baktığımızda da, bedenlerin ve kimliklerin ötesinde bir dünya kurma hayali çıkıyor karşımıza. Ducourneau filmiyle bizi kısıtladığını hissettiğimiz birçok sınırı kafamızda yarattığımızı söylüyor. Burada da ister istemez bu yılın Titane’la benzer bir heyecan yaratan filmi Annette geliyor aklımıza. Tüm dertlerini ve eksikliklerini dış etkenlere bağlayan ve dış etkenleri değişmez şekilde kabul eden Annette’ten sonra Titane gibi tüm sınırları kendi elleriyle açma cesaretini ve sorumluluğunu seçen bir film izlemek çok iyi geldi doğrusu. 

Bir de Carax’ın aksine Ducourneau, sinemanın sembolizmin çok daha ötesinde, her şeyden önce görsel ve işitsel bir araç olduğunu da çok iyi anlıyor tabii. Canavarlık fikrinden gelen bu enerjiyi umut dolu ve dinamik bir hale getirerek unutulmaz bir sinematik deneyim sunuyor seyircisine. Filmin en can alıcı sahnelerinden birinde çalan Future Islands’dan Light House şarkısının sözleri tüm bu bedenler ötesi kabulü ve sınırları aşmayı özetler nitelikte: “Çünkü gördüm, bedenlerin nasıl yalan söyleyebildiğini ve bozulabildiğini. Ama senin bildiğin şey çok daha iyi ve çok daha aydınlık.” Bize sınırlı ve hapis hissettiren herkese inatla kendi özgürlüğümüzü kazanabileceğinizi haykırıyor Titane,  bunun için deri değiştirmemiz gerekirse de, o da kabulümüz. 

editörün seçtikleri