Yazar: Zeynep Naz Inansal
9 Eylül 2021
Belki de başa dönmemiz gerekiyor: The Matrix Resurrections fragmanı ve bize düşündürdükleri

Bugün mutlu bir gün. Hatta bugün tüm sinemaseverlerin bayramı desek abartmış olmayız sanırım. Çünkü bugün, merakla beklediğimiz ve heyecanından yerimizde duramadığımız The Matrix Resurrections filminin fragmanının yayınlandığı gün. Kısa bir süre önce bir web sitesiyle seyirciye mavi ve kırmızı hap seçeneği sunup seçime özel fragmanlar hazırlamıştı The Matrix Resurrections. Ancak bu kez filmin gerçek fragmanı tüm ihtişamıyla karşımızda duruyor. Biz de takdir edersiniz ki bu anın kıymetini biliyoruz. Daha olgun ve her zamanki gibi kafası karışık bir Keanu Reeves hayatı anlamlandırmaya çalışıyor ve bir terapi seansında deli olup olmadığını sorguluyor. Arkada White Rabbit çalıyor, kalbimiz pır pır ediyor. Yeniden The Matrix evrenine girmek için o kadar hazırız ki…

Serinin dördüncü filmi The Matrix Resurrections’a dair bildiklerimiz bugüne kadar oldukça sınırlıydı: Keanu Reeves ve Carrie-Ann Moss aynı rollerde geri dönüyordu. Lana Wachowski bu kez filmi tek başına yönetiyordu. Filmin adı muhtemelen üçüncü filmin hemen devamında geçtiğine işaret ediyordu. Bir de filmi izlememiz Aralık 2021’i bulacaktı. Bugünkü fragman ise filmin nasıl bir yerde durduğuna, bize nasıl bir evren sunduğuna dair fazlaca ipucu içeriyor. Bu evrende Neo ve Trinity muhtemelen mavi hapı seçtikleri bir dünyada, her şeyden habersiz karşılaşıyorlar. Küçük durumlar, onların tekrar uyanmayı seçeceğine işaret ediyor. Peki ilk yayınlandığı günden yirmi yıl sonra, dijital gerçekliğe dair tüm tartışmaların alevlendiği bu zamanda The Matrix bize nasıl bir dünya vadediyor? Biz de elimizdeki her bilgi kırıntısının kıymetini biliyor ve izninizle fragmana ve bize düşündürdüklerine dadanıyoruz.

İlk olarak The Matrix’i bilmeyenler (gerçi sanmıyoruz böyle birileri olduğunu ama neyse) ve biraz hafızasını tazelemek isteyenler için serinin anlamına ve sinema dünyası için nasıl bir etkisi olduğuna kısaca değinelim. 1999 yılında vizyona giren (yani 2019’da vizyonda 20. yılını kutlayan) The Matrix, sinematik anlatı için her detayıyla devrimci sayılabilecek; kahraman mitlerini ve bilim kurgu türünü bir daha eskisi gibi olmayacak şekilde değiştiren bir film. Wachowski kardeşlerin başyapıtı, aynı zamanda teknik açıdan ve efsanevi dövüş koreografileriyle de görsel anlamda benzersiz bir yapım. The Matrix’in ana kahramanı Neo, bir simülasyonda yaşadığını fark edip uyanıp savaşmayı seçiyor ve makinelerle insanlar arasındaki savaşta önemli bir rol oynadığını, herkesi kurtaracak kişi olduğunu öğreniyor. 

Bir kurtarıcı hikayesi olarak başlayan The Matrix, devam filmleri The Matrix Reloaded (2003) ve The Matrix Revolutions (2003) ile tüm bu miti yıkmayı seçip anlatıda kendi yarattığı değişimin de ötesine geçmeyi başarıyor ve aslında en başından beri bambaşka bir şey yapmaya çalıştığını gösteriyor. Teknik açıdan seyirciyi hayal kırıklığına uğratan devam filmleri, anlatı için önemli bir rol oynuyor ve The Matrix’in özünü ortaya koyuyorlar. İlk filmde bu adaletsizliği bitireceğini sandığımız Neo’nun da sistemin işlemesi için gerekli bir dişli olduğunu öğreniyoruz. Makinelerin ilk günden itibaren kazanmış oldukları bir savaşta direnen insanların şehri Zion’un da, Neo’ya yardım eden Kahin karakterinin de ve tabii asıl kurtarıcı olması beklenen Neo’nun da sistemin devamını sağlayan birer araç olduklarını anlıyoruz. 

Peki Wachowski kardeşler çoktan kaybedilmiş bu savaşta savaşmanın zaten anlamsız olduğunu mu söylüyor? Aksine, her seferinde yenilenen sürümlerde tekrar ortaya çıkan kurtarıcının kararına kalıyor her şey. O bilinçli olup uyanmayı veya rahatça uyumayı seçince hikayenin yönü belli oluyor. Belki de Wachowski kardeşler, savaş çoktan kaybedilmiş olsa da, hepimiz istemeden aynı düzene hizmet etsek de, her zaman seçimlerimizden sorumlu olduğumuzu anlatıyorlar. Aslında Neo’ya dair kurtarıcı mitini yıkmalarının da demokratikleştiren bir tarafı var. Yönetmenler bize bir kurtarıcı beklemenin anlamsızlığını hatırlatıp bizim kendimiz olarak da durduğumuz tarafı seçebileceğimizi hatırlatıyorlar. 

Hikayenin asıl başlangıcı da artık ünlü bir meme haline gelen mavi ve kırmızı hap arasındaki seçim sahnesi. Genç bir hacker olan Thomas Anderson, Morpheus tarafından binbir güçlükle getirildiği boş bir odada, bir seçimle baş başa bırakılıyor. Mavi hapı seçerse uykuya dalacak ve hiçbir şey hatırlamayacak, kırmızıyı seçerse de hayatın ve tabii The Matrix’in sırrına vakıf olacak. Bizim izlediğimiz Neo kırmızı hapı seçmeyi ve hayatın arkasındaki bilgiyi öğrenmeyi seçiyor. Artık hayata dair en önemli bilgiye sahip. Kırmızı hap aslında Yunan Mitolojisi’nden Persephone’nin hikayesine bir gönderme. Aşık olduğu Persephone’yi yer altı dünyasına kaçıran Hades, onu geri göndermeme bahanesi olarak yediği nar tanesini gösteriyor ve onun ölümlülüğün bilgisine sahip olduğunu artık dünyaya geri dönemeyeceğini söylüyor. Bu yüzden de mitlerde kahramanların hiçbir zaman yeraltı dünyasında yemek yememeleri gerekiyor, ölümlülüğe ya da hayatın özüne dair bu bilgiye vakıf olanların yaşamlarını eskisi gibi sürdürmeleri mümkün değil. Bu bilgi, paylaşılabilecek değil, deneyimlenmesi gereken bir bilgi. 

Tüm bunlar aklımızda filmin ilk tanıtımında da baktığımızda bize bir seçim sunduğunu görüyoruz. Salı günü beliren bir The Matrix Resurrections sitesi, seyirciye mavi ya da kırmızı hapı seçme şansı sunuyor ve seçime özel farklı fragmanlar gösteriyordu. Birinde uykudaki bir insanı kafasındaki saçma düşüncelere inanmaması gerektiğine ikna eden sakinleştirici bir ses varken, diğeri sonunda uyanan bir kişiyle bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlatıyordu. Yani seçim, her zamanki gibi yine bizdeydi. Bu filmi nasıl anlayacağımız, neresinde yer alacağımız bizim sorumluluğumuzdu. Bunun sebebi de Wachowski kardeşlerin yarattıkları evrenin kendi kontrollerinden çıkması olabilir. The Red Pill yani kırmızı hap imgesi, radikal sağcılar tarafından kendi fikirlerini yaymak için benimsendi ve bu amaç için kullanılmaya devam ediyor. Hatta Elon Musk ve Ivanka Trump politik görüşlerini doğrulamak için bu metaforu kullandıklarında Lilly Wachowski onlara siktirin gidin demek zorunda bile hissetmişti. Filmlerinin açık bir trans alegorisi olduğunu dile getiren Wachowski kardeşler için yaratımlarının böyle kullanılması korkunç olsa gerek.

The Matrix Resurrections, ilk filmden yirmi yıl sonra; teknolojiye dair tartışmaların, simülasyon fikrinin, uykuda olmak ve uyanık olma felsefesinin her anlamıyla ana akım haline geldiği bir dönemde geçiyor. Kırmızı ve mavi hap arasındaki seçimin anlamsızlaştığını düşünebileceğimiz bir zamanda Lana Wachowski kendi hikayesini yeniden sahiplenmeyi seçiyor. Mavi hapı seçmiş bir Neo ve Trinity’nin bir noktada bu karardan döneceklerini görüyoruz. Tüm geçen zamana rağmen bu hikayeye dönmenin önemli bir sebebi de bizim hala seçimlerimizin önemini anlamamamız olabilir mi? Bir kere uyanmak yetersizdir belki de. Fragmanda Neo’ya deniyor ki: “Senin için önemli olan tek şey bu. Bu yüzden hala savaşıyorsun ve bu yüzden hiç pes etmeyeceksin.” Çevremizdeki dünyayı değiştirebilir miyiz bilmiyoruz. Ama dünya ne halde olursa olsun, hala seçimlerimizde bir tür kurtarıcı olma potansiyelimiz var. Bunun için tek olmamıza gerek yok, hatta tek olmamamız daha da anlamlı. Belki de tam olarak anlamak için başa dönmemiz gerekiyordur, kim bilir? Fragman bile bize bunları hissettirdiyse filmi düşünemiyoruz. Aralık ayını hiç bu kadar heyecanla beklememiştik. 

editörün seçtikleri