Advertisement
Bir cinayet yöntemi olarak evlilik: Gone Girl MUBI Türkiye’de
yazar: Zeynep Naz Inansal

Günaydın, ben gittim… 🙁 David Fincher’ın Gillian Flynn’ın aynı adlı romanından uyarladığı Gone Girl, gothic female’in o tekinsiz hatlarında ilerleyerek bizi çileli bir evliliğin tam orta yerine bırakıveriyor. Komik, korkutucu, isyan ettirici… Tüm hisler birbirine karışıyor. Karar vermek de taraf tutmak da imkansız. Gone Girl’ün MUBI Türkiye semalarında yerini almasıyla birlikte yeniden dadanıyoruz.

Sevdiğiniz kişinin kafasından tüm geçenleri bilmek ister miydiniz? Cevabınız evetse bir daha düşünün. Mütevazı dahi David Fincher’ın en iddialı filmlerinden Gone Girl, bu sorudan yola çıkarak seyircisine ‘ne istediğine dikkat et’ dedirtiyor. Dışarıdan mükemmel çift gibi görünen Nick ve Amy’nin evliliği, Amy’nin gizemli bir şekilde ortadan kaybolmasıyla bir cinayet soruşturmasının odağı haline geliyor. Bu soruşturmaya yakın çevreleri, aileleri, komşularının yanı sıra, medyanın da katkısıyla tüm Amerikan halkı dahil oluyor. Bu evlilik bir anda toplumun meselesi, fikrini belirtip hak iddia edebileceği bir durum haline dönüşüyor. Aslında burada Fincher’ın anlatmak istediği tam da bu. Gone Girl, evliliğin zaten en başından itibaren toplumun, medyanın ve çevremizin beklentileriyle şekillenen bir kurum olduğunu gözler önüne seriyor.

Fincher, filmin başrolüne Amy ya da Nick’ten çok ikilinin evliliklerini koymayı tercih ediyor. Bunu yaparken de 1940’lu yıllarda sinemada popülerleşen gotik türünün tekniklerinden yararlanmayı ihmal etmiyor ve aslında toplumun bireye bakışının o zamanlara göre çok da değişmediğini, sadece biraz kılık değiştirdiğini de söylemiş oluyor. Alışık olduğumuz gerilim filmlerindeki gibi bir iyi-kötü ayrımındansa tüm karakterlerin hem suçlu, hem de kurban oldukları bir anlatı bu. Filmin tam yarısında bir ters köşe bizi tepetaklak etse de asıl heyecanlı kısımlar yönetmenin filme gizlediği, ilmek ilmek ördüğü detaylarda. Bu soruşturmada seyirci olarak bizim de tarafımız öğrendiğimiz her yeni bilgiyle, mütemadiyen değişiyor. Bu yüzden de çoğu Fincher filmi gibi Gone Girl de tekrar tekrar izlenmeye açık, her izlemede daha da ilginçleşen bir film haline geliyor. Hazır film MUBI Türkiye’de yerini almışken ceketimizin önünü ilikliyor ve detaylı bir analizi hakeden Gone Girl’e dadanıyoruz.

Sevgili karıcığım, canım kocacığım

Karısının başını okşayan Nick’in görüntüsüyle açılıyor Gone Girl. Bir saniye için bunun şefkatli bir an olduğunu düşünsek de, Nick’in düşüncelerini dinleterek, film hızlıca bizi kendimize getiriyor. Karısının kafatasını parçalayıp beynini incelemek ve bazı cevaplar almak istediğini öğreniyoruz. Her evlilikteki soruları merak ettiğini söylüyor ve soruyor: “Ne düşünüyorsun? Ne hissediyorsun? Birbirimize ne yaptık?” Film ilk sahnesinden itibaren bize görüntüye kanmamamızı, insanların kafalarının içinde çokça karanlık düşünce dönüp dolaştığını hatırlatıyor. Bir de tabii Nick’e çok da güvenmememiz gerektiğini. Şimdiden bir aşk hikayesi izlemediğimize emin oluyor ve bunun nerelere gideceğini heyecanla izlemeye başlıyoruz.

Gillian Flynn’in aynı adlı romanından uyarlanan film, aynı kitabı gibi gotik türüne mensup. Western, müzikal, bilim-kurgu ve gotik gibi örnekleriyle tanıdığımız film türlerini, paket halinde belli özellikler olarak özetleyebiliriz. Türlerin kendi ikonografileri; yani kostümleri, dekorları, konuları, mekanları ve hatta çoğu zaman oyunculuk türleri var. Bu sık tekrar eden özellikler listesi de her türün kurallarını oluşturuyor. Her film türünün çıktığı ve yeniden belirdiği her döneme dair söyleyecekleri ve bir duruşu oluyor. Film türlerinin aslen bir kategorize etme aracı olduğunu unutmamak gerek. Her kategorize etme aracını da sorgulamak gerekiyor haliyle. Biraz da bu yüzden, bir filmin ait olduğu türden ayrıldığı kısım filmin o türe kattığı şey olarak görülebilir. Zaten Fincher’ın çağdaş bir hikayeyi anlatmak için 1940’lu yıllardan çıkan bir film türünü seçmesi de tesadüf değil, belli anlamlara sahip.

”Female gothic”

Gotik, mimari ve edebi bir tür olsa da daha sonra sinemada da kendine yer ediniyor. İkonografisine baktığımızda başrolde olan kocaman evler ve malikaneler, kilitli odalar, hareketli ışık kullanımı, tekinsiz karakterler görüyoruz. Mekanın ana planda olduğu gotikte, evde kilitli kalma, hapsolma ve geçmişin şimdiki zamanı rahat bırakmaması temaları öne çıkıyor. Gotik türü, 18. yüzyılda da hızla yükselen ve her şeyin bilinebilir, anlaşılabilir, açıklanabilir nedenleri olduğunu söyleyen Aydınlanma düşüncesine bir tepki olarak çıkıyor. Aslında bu tür, dünyanın tamamının doğa bilimleriyle açıklanabileceği inancına bir meydan okuma gibi de görülebilir. İnsanın zihninin ve insana dair karanlık birçok tarafın hala keşfedilecek olduğunu savunuyor çünkü.

Gotik türü ve de Gone Girl’ün mensup olduğu alt tür olan ‘female gothic’, karakterlerin toplumsal rolleri altında ezildiği, olmaları gereken rollerin içine hapsoldukları bir tür. Aslında tepeden dayatılan tüm rollerin anlamsızlığını, geçmişle hesaplaşmadan yeni bir sayfa açılamayacağını anlatıyor. Lacan’dan hareketle ‘usülüne uygun gömülmemiş ölülerin, her daim geri geleceğini’ söylüyor bir anlamda. Burada da biraz Avrupa’daki geçmişlerini yok sayarak, Amerika’da kendilerine yepyeni bir kimlik oluşturmaya çalışan Amerikalılara da dokunduruyor. Gotik türünden aşina olduğumuz vampirler, zombiler, mumyalar da geçmişin bastırdığımız kahramanlarının şimdiki zamana kanlı canlı müdahaleleri gibi görülebilir. Bu türün ana meselesi ve de mesajı geçmişi bastırarak ileri gidilemeyeceği. Gotik bas bas bağırıyor: Geçmişini yok sayamazsın! Önce onu çöz, sonra ilerle diyor.

Gone Girl özelinde baktığımızda hem Amy, hem de Nick’in toplumsal rolleriyle sorun yaşadığını görüyoruz. Nick’in karısı kaybolduğundaki her davranışı analiz ediliyor, tartışılıyor ve onun aleyhine delil olarak kullanılıyor. Amy’de de durum farklı değil. Ailesinin ondan ilhamla yarattığı, her şeyi mükemmel yapan Amazing Amy karakterinin gölgesinde yaşıyor. Ne kadar ideal kadın olmak için çabalasa da, Amazing Amy ondan hep bir adım önde. Bu ikililik de gotikte sıkça karşımıza çıkan bir tema. Karakterlerin altında ezildiği baskıyı daha da güçlendiren, onların olmaları gereken kişiyi sembolize eden bir ikinci versiyonları var. Karakterleri deliliğe iten de bu ikinci karakter oluyor genelde. Burada tekrar belirtelim, sorun Nick ve Amy’nin evlenmesinde ya da herhangi bir evlilik kararında değil. Aslında hayattaki kararlarımızda ve varoluşumuzda toplumun bize dayattığı roller buradaki sorunu oluşturuyor. Gone Girl ve tabii Fincher, bize bu evlilikte kendi olan hiçkimse olmadığını ve sorunun tam da bu olduğunu söylüyor.

Spoiler uyarısı!

Zaten filmde de bir diğer ikinci karakter, yani Nick’in yeni sevgilisi Amy’i deliliğe itiyor. Kocasının onu aldattığını öğrendiğinde dünyası başına yıkılıyor. Artık Nick’in karısını öldürdüğünden emin olduğumuz anda film bizi ters köşeye yatırıyor ve karşımızda kanlı canlı bir Amy buluyoruz. Onu aldatan kocasından intikam almak için, uzun uğraşlarla bir cinayet kumpası hazırladığını ve önce kocasını hapse göndereceğini, sonra da kendini öldüreceğini öğreniyoruz. Tüm hayatını ideal, havalı bir kadın olmaya çalışarak geçirdiğini anlatıyor. Ne trajik ki, evliliğinin bitmesi, başka bir kadının ona tercih edilmesi onun için bir intihar sebebi. Kendini bu ilişkiden bağımsız düşünemiyor. Olması gereken kişinin altında kendini yitirmiş. Filmin adındaki gibi Amy aslında çoktan gitmiş. Daha kaybolmadan bile kendisini yitirmiş, bambaşka birine dönüşmüş. Kim olduğunu bile bilmiyor.

Durumlar planlandığı gibi işlemiyor tabii ve bu çift tüm karanlık yönleri, tüm saçmalıklarıyla bir arada kalmaya karar veriyorlar. Hikayelerindeki tüm boşluklar, Amy’nin hamile olduğu haberiyle önemsizleşiyor. Soruşturma o an kapanıyor ve mutlu çifti herkes desteklemeye başlıyor. Film, evlilik fikrini modernize etmiş olsak da, altta tüm gelenekselliğiyle durduğunu söylüyor. Aslında hiçbir şeyin değişmediğini, hâlâ 1940’lu yılların kaygıların ve temaların kadınlara ve tabii erkeklere yaşatıldığını anlatıyor. Bu düzenin dışına çıkan kadınlar deliriyorlar ya da cezalandırılıyorlar. Amy’nin deliliği de bu düzene bir isyan gibi görülse de, sonra uysal bir şekilde evine dönmesi tüm bu düzenin saçmalığını bir kez daha yüzümüze çarpıyor. Filmin ve Fincher’ın amacı bu tanıdık olan konu ve kurumdaki tekinsizliği göstermek. Her filminde olduğu gibi günlük hayattaki tekinsizliği ve karanlığı incelemeyi seçiyor.

Işık oyunlarından gelen tekinsizlikler

Gotik türünde hareketli ışık kullanımı, genellikle bize bilginin tekinsizliğini hissettirmek içindir. Sinema evreninde bilgi, ışıktır ve gotikte her öğrendiğimiz bilgi bizi aydınlatacağına, kafamızı daha da karıştırır. Yani yine bilginin yetersizliğini vurgulamaya yarar. Bunun amacı da yeni gelen bilgilerin işe yarayabilmesi için bir kez daha geçmişin çözümlenmesi gerektiğini anlatmaktır. Gone Girl, evlilik kurumunun geçmişin algılarıyla ve fikirleriyle şekillendiğini söylüyor. İdeal kadın ve erkek rolleri, herkesten beklenenlerin bireylerin hayallerinden çok toplumun dayatması olduğunu vurguluyor. Çağdaş bir ilişki veya evlilik fikrinden önce bu kurumun ve bu rollerin kökenine inip sorgulamak gerektiğini söylüyor. Sorgulamadığımız ihtimal de Nick ve Amy’nin ilişkisi gibi önümüze sunuluyor.

Filmin sonunda iki karakterin de tüm yaşadıkları olaylardan sonra, ilk kez birbirlerine tamamen dürüst olduklarını görüyoruz. Karşımızda ideal bir ilişki olduğunu söylemiyoruz tabii, ama ilk kez kendileri olarak birlikteler. Tüm karanlık taraflarıyla, tüm hatalarıyla karşı karşıyalar. Tavan arasında, bodrum katında herhangi bir mumya falan da yok. Tüm canavarları ve karanlık tarafları onlarla birlikte, birbirlerini ilk kez oldukları kişi olarak görüyorlar. Bundan sonrası da onlara kalmış artık.

Not: MUBI Türkiye, Dadanizm okurları için 30 günlük ücretsiz üyelik imkanı sunuyor. Gone Girl ile başlayıp oturduğu yerden dünya sinemasını keşfe çıkmak isteyenlere duyurulur. Buraya tıklayarak izlemeye başlayabilirsiniz.