Yazar: Senem Kahraman
28 Şubat 2019
Bir garip diyar, “Türkland”

“Arkadaş, memleket nere?”

Hayat akıp giderken, belli bir yaşta kendimizle, kimliğimizle ilgili az-çok bir şeylerin cevaplarını bulduğumuzu düşünürüz. Bildiklerimi, bildiğimi düşündüklerimi yeniden sorgulatan okuma performansı Türkland sonrası ise kendimle ilgili yeni bir yolculuğa çıktım.

Doğduğum yer ile yaşadığım ve büyüdüğüm yer arasındaki farkı anlatmak için, “1173 kilometre kadar uzak” diyebilirim. Aradaki fark da 1173 tane olabilir.

Bu iki farklı şehrin de kültürüne sahip olduğum için şanslı hissederdim kendimi. Memleketin doğusu, köklerimin ait olduğu yer ile yaşadığım, “nefes” aldığım, benliğimin, sosyal kimliğimin oluştuğu yer arasında kalmanın, kimi zaman yaşattığı gerginliklerini görmezden gelmişim ve sanırım bastırmışım.

Bununla yüzleşmem ise Almanya’da büyüyen Dilşad Budak Sarıoğlu’nun otobiyografik romanından sahneye, okuma performansı olarak uyarlanan Türkland sayesinde gerçekleşti. “Memleket nere hemşerim” sorusundaki ısrarın sebeplerini hatırlattı ve sorgulattı; bu birbirinden faklı iki şehrin hangisi daha çok “ben”, hangisi daha çok “yuva”? Peki mutlaka bir yere ait hissetmek, kök salmak zorunda mıyım?

Bu yazı da bu soruların cevabını vermeyecek. Hem belki zaten cevaplar değil de sorulardır yanlış olan?

türkland2

Bir okuma performansı

Yazmanın da bir nevi terapi olduğunu söylüyor yazar-oyuncu Dilşad Budak Sarıoğlu. Açıkçası, multimedya okuma performansı Türkland’ı yazmak, bana da bir tür terapi gibi geldi.

Entropi Sahne ve kültür platformu olan Maviblau işbirliğiyle sahnelenen eser, 2017 yılından bu yana seyirciyle buluşmaya devam ediyor. Dilşad Budak Sarıoğlu ve Ilgıt Uçum tarafından sahnelenen oyun, tiyatro sevenleri hatta sevmeyenleri bile buluşturabilen bir iş olmuş.

Türkiyeli tiyatro seyircisinin okuma tiyatrosu/okuma performansı gibi işlere pek alışık olmadığını düşünüyorum. Benim de ilk kez Türkland sayesinde gördüğüm bu sahneleme biçimi, genellikle sahnelemenin zor olduğu metinlerin, oyuncular tarafından okunmasıyla gerçekleşiyor. (Çok açıklayıcı oldu, değil mi? O yüzden gidip bir de kendiniz görün…)

“Memlekette Alamancı, burada yabancı”

Almanya’ya göç akımı, önce işçi ailelerle başlamış, sonrasında siyasi sebeplerle farklı bir boyut daha kazanmıştı. Türkland da göç eden ailelerin yaşadığı dramatik ve travmatik olayların ve Dilşad Budak Sarıoğlu’nun mizahi anlatımıyla komikleşen durumların seyirciye aktarıldığı bir performans. Ve başladığı andan bitene kadar herkesi hikayenin derinine çekebiliyor.

Anlatılanların bazıları çok tanıdık, bazıları ise o ana dek hiç düşünmediğimiz şeyler hakkındaydı. Metin, düğün günündeki sorgulamalarla başlıyor ve 1980’ler, Sarıoğlu’nun doğumu, Almanya’ya gitme süreci ve orada yaşadıklarıyla devam ediyor.

Dilşad Budak Sarıoğlu ve Ilgıt Uçum’un keyifle izlenen uyumlu performansında karakterler, özellikle kimlik ve vatan kavramları üzerinde duruyorlar. Çocukluklarında duydukları “işçi çocuğu”, “mülteci çocuğu”, “yabancı kökenli Alman”, “Alman Türkü” gibi sözlerin onlar üzerinde bıraktığı etkileri tartışıyorlar.

“Havada asılı kalmış gibi yaşamak” diye anlattığı süreçlerinde Dilşad Budak Sarıoğlu, dönemi tarihselliği içinde sosyolojik olarak başarılı bir şekilde ele alıyor. Kimlik, çok kültürlülük, aidiyet duygusu, yabancı kavramı üzerine yaşadığı sorgulamaları; kendi benlik, kimlik inşası ve yıkım sürecini, etkileyici ve samimi olarak anlatıyor. Bu sayede izleyiciyi; düğünden, doğuma, o tarihlerin Almanya’sı ve Türkiye’si arasında yolculuğa çıkarmayı başarıyor.

Türkland_Foto2

“‘Memleket neresi’ sorusuna, gittiğim hiçbir yer de bir cevap yokmuş. Meğer nerelisin sorusuna verdiğim cevaplar değilmiş yanlış olan, yanlış olan sorunun kendisiymiş. İnsan kendine vardıktan sonra böyle sorular sormuyormuş.”

Metin çoğu yerde insanın burnunu sızlatıyor, gözlerini yaşartıyor. Başarılı şekilde sahnelenmiş olmasıyla seyirciye “anlamak-anlaşılmak” ve “bağ kurmak” üzerine fırsatlar sunuyor. Bunun yanı sıra, dediğim gibi mizahi anlatımı sayesinde çok da güldürüyor ve bunu cinsiyetçi, ayrımcı, ötekileştirici olmadan yapıyor.

Bu arada ikili, okuma performanslarını müzikle de zenginleştirmişlerdi ve elbette ki rap’siz, türküsüz bir Türkland düşünülemezdi. Bu iki matrak kadının rap performansları ve türkü söyledikleri bölümler bittiği anda, kocaman birer alkış patlıyor.

Türkland, genellikle dalga geçilen “Almancı”ları anlamaya, bazen yaşadığımız kimlik ve aidiyet kavramlarına dair düşünmeye itiyor. Dilşad Sarıoğlu da bu metinle, dramlardan uzaklaşıp hayata sahip çıkmanın, mücadele etmenin önemini yeni nesle aktarmayı amaçlıyor.

“Burada, zamanında terk edilmiş o küçük kızla karşılaştım. O kız hâlâ orada, çocukluğunun ilk hasarında, birileri dönsün ve o hasarı onarsın diye bekliyormuş. Anladım ki benden başka kimse gelmeyecekmiş. Çünkü bizi kendimize getiren yol, hasarlarımızla yüzleşmekten geçiyormuş” diyen Dilşad Budak Sarıoğlu’na, soru-cevap kısmında seyircilerden biri şöyle soruyor: “Peki o küçük kız çocuğuna n’oldu, büyüdü mü?”

O çocuğun büyümediğini, kendisinin büyüyüp ona ebeveynlik yaptığını anlatıyor Sarıoğlu da… “O içimizdeki çocuğun ya da geçmişteki hasarların arasında kalmış o çocuğun büyümemesi sayesinde konfor alanlarından çıkabiliyoruz.”

Bunun üzerine merakla bir soru da ben yöneltiyorum. Hatta soru-cevap kısmında konuştuklarımızı doğrudan aşağıya bırakalım.

türkland 4

Metinde anne ve babanıza ya da çoğu 12 Eylül mağduru insana, yaşadıkları acıları bastırmak, hep güçlü görünmek için işkenceleri bile komik bir anekdot gibi anlattıkları için kızıyorsunuz. Diğer taraftan kendi neslinizin de “her yerde azınlık gibi hissetmenin” incinmişliğiyle yüzleşmekte zorlandığını söylüyorsunuz. Sizin metninizdeki mizahi anlatım da anne-babanızınkine benzer bir savunma mekanizması olabilir mi?

Dilşad Budak Sarıoğlu: Savunma mekanizmam değil ama eskiden evet, böyle bir savunma mekanizmam vardı. Olaylara mizahla yaklaşma yeteneği gerçekler ile yüzleşme sürecinde gelişti bende. Almanya’da bana hep “komik kızsın” derlerdi. Türkiye’de esprilerime çok gülünmüyor ama. (Gülüşmeler…) Samimi mizah bu. Dramın içinde takılıp kalırsan, onun üstüne çıkacak perspektif geliştirmezsen hep arabesk olursun. O zaman yaptığın işler de, hayatın da arabesk olur. Bu arada ben arabesk müzik çok seviyorum, dinliyorum ama bunun üzerine çıkmak istedim hep. Herkese de bunu hatırlatmak istiyorum bu metinle. Gerçekten perspektifi değiştirdiğin an, acılarımızın acıtmaması söz konusu değil ama, bizim yeni geliştirdiğimiz bakış açımızla hayata devam edebiliriz ve üretebiliriz diye düşünüyorum.

Peki hayat hikayenizi yazmaya, sahnelemeye nasıl karar verdiniz? Paylaşmaya devam ederken nasıl bir his uyandırıyor? (Bizim değil, bir başkasının sorusu bu…)

Dilşad Budak Sarıoğlu: Çok sebep var. Birçok farklı meslek dalında çalıştım. Ama bir ara boşluğa düştüm. Çok hastaydım zaten. O boşluğa düşünce de toparlayamayacağımı düşündüm. Sonra ciddi anlamda yazmaya başladım. Türkiye’deki insanların bizim yaşam şeklimizi hiç bilmediklerini fark ettim. Herkes bizi klişelerden ibaret sanıyor. Bundan dolayı biraz bilgilendirmek amacıyla, biraz çıkış yolu bulabilmek için yazdım. Birçok motivasyonum vardı, yazdıkça yeni motivasyon sebeplerim oldu. Farkında olmadığım bir öfkeyle karşılaştım. O öfkeyi yenmeyi de yazarak deneyimledim. Başka bir yöntem bulamadım. Yazarken şuna çok dikkat ettim; her şey gerçek, otobiyografik bir roman ama sadece kendimi tatmin etmek için yazmadım. Değindiğim her mevzu bir çoğunluğun deneyimi olmalı diye düşündüm. O yüzden yazmadan önce çok insanla görüştüm, çok araştırdım, çok okudum. Sadece “ben böyle bir şey yazdım” romanı değil.

Okuma tiyatrosu şeklinde sahneleme fikrine nasıl karar verdiniz? Ilgıt Uçum’la nasıl bir araya geldiniz?  

Dilşad Budak Sarıoğlu: Entropi Sahnesi’nde oynanan bir oyuna geç kalmamla başladı her şey. Oyuna geç kalınca, orada yardımcı sanat yönetmeni olan ve bizim oyunun yönetmeni İrem’le tanıştık. Çok iyi anlaştık. “Gençlerle bir şey üretmek üzerine bir projemiz” var dedi. İrem zaten Ilgıt’ı tanıyordu ve bir araya gelip ne yapabiliriz diye düşündük. İrem romanı okuyunca bir kerelik bir şey olacaktı ama tutunca devam ettik. Oyun yapalım dedik ama oyunda az metin kullanılacaktı; biz metin üzerinde durmak istedik, bir satır bile eksik olmasın istedik. Her satırda insanlar farklı şeyler bulunca da böyle devam edelim dedik.

Almanya’da nasıl tepkiler aldınız?

Ilgıt Uçum: Her oyun ayrı bir toplu terapi gibiydi. Soru-cevap kısımları oyundan daha uzun sürüyordu. İnsanlar kendi kişisel hikayelerini anlatmaya başladılar. Biz de sanki başka bir Türkland’ı izliyor gibiydik. Enteresan bir deneyimdi. Ama olumlu tepkiler aldık tabii.

Oyuna gelmeden önce Almanya –Türkiye ve göçmenlik üzerine bir şey izleyeceğim için, hikayeleriniz çok başka olsa da, aklıma bir noktada Tezer Özlü gelmişti. Gönüllü bir sürgün olarak, kendini “yeryüzü sürgünü” olarak tanımlıyor ve yazdıklarının göçmen yazını olmadığını söylüyor. Siz yazdığınız romanınız için göçmen yazımı diyor musunuz?

Dilşad Budak Sarıoğlu: Otobiyografik romanımda, göçmen kimliğim olduğu için bunu malzeme olarak değerlendirdim. Ama ben de nereye gidersek gidelim, hepimizin yeryüzü sürgünü olduğunu düşünüyorum. Gittiğimiz her yerde aynı deneyimi yaşayacağımız ve dünyaya daha ilk andan bir şaşkınla geldiğimiz için hepimiz yeryüzünün sürgünleriyiz bence. Ben de hiç göçmen yazımı-anlatımı kaleme almak istemedim. Eşcinsel olsaydım o zaman o hayat deneyimini malzeme ederdim. Göçmenlik benim bahanem oldu ama ötesinde bir şey yapmaya çalışıyorum.

***

Ben de bu yazı vesilesiyle, “Almancı” kuzenlerimle sosyolojik analizler dışında bir ilişki kuramadığım için özür diliyorum.

Anlamanın, anlatmanın, anlaşılmanın tüm güzel hisleriyle zihnime doldu bu hikaye. “Vatan nere, memleket nere” soruları da onunla birlikte tüm anlamını yitirip gitti.

Türkland’ı 2 Mart Cumartesi günü The Circle Space’te, 19 Mart Salı günü de Apartman Sahne’de izleyebilirsiniz.

 

 

editörün seçtikleri