Advertisement
Bir nevi ahlak felsefesi: The Good Place
yazar: dadanist

Gerçekten iyi bir dizi izleyicisi olduğumu düşünmüyorum çünkü bu “koltuğa mıhlayan” dizilerin ilk dalgası başladığında pek oralı olmamıştım. Mesela “Çok heyecanlı bekleyemem” diye Lost’u, “Fazla kanlı sanırım” dediğim için Dexter’ı asla izlemedim. Gossip Girl’ü saymazsak dizi maceram Breaking Bad’le başladı, Netflix deryasında kaybolmakla devam ediyor ve sürekli yeni ve kimi zaman bomboş diziler keşfediyorum. Netflix’in dizi denizinde denk gelebileceğiniz en eğlenceli ve izlemeye değecek yapımlardan biri The Good Place. Çünkü hepimiz ölümden sonraki hayatı merak ediyoruz.

Yazı: Dicle Gözde Gültekin

Eleanor, gözlerini açar. Bir bekleme salonundadır ve yaşlı bir adam onu odaya çağırır. Odada öldüğünü ve ölümden sonraki hayatına başladığını öğrenir.

“Nasıl yani, cennet ve cehennem gerçek miymiş?”

“Peki ben neredeyim?”

“Nasıl öldüm?”

Bu soruların hepsinin cevabı dizide Eleanor’a veriliyor. Dizinin adından da anlayacağınız gibi “cennet” ve “cehennem” demeseler de bir Good Place ve haliyle Bad Place var. Eleanor da İyi Yer’de yaşamaya hak kazanmış biri olarak hayallerindeki evde, hayallerindeki her şeyi yaşamaya başlıyor ve üstelik bir ruh eşi de var. İlk bölüm itibariyle anlıyoruz ki Eleanor İyi Yer’e ait değil, İyi Yer’in yanından geçmesine bile izin verilmemesini gerektirecek kadar bencil, beceriksiz, düşüncesiz, çıkarcı ve yalancı. Böyle bir insan İyi Yer’e gelmişken dürüst davranıp da Kötü Yer’e iade edilmesi gerektiğini söyler mi? Haliyle iyi bir insan olmak için, ölmeden önce ahlak felsefesi profesörü olan ruh eşinden yardım istiyor ve hikaye de tam bu noktada başlıyor.

Absürt komedi ve ahlak felsefesini bir araya getirip bunu bir de ölümden sonraki hayat temasında işlemek, bir sitcom için çok fazla değil mi? Bir yanda peygamber olarak akla gelen ilk ismin Rihanna olması diğer yanda John Locke’un felsefesinden alıntılar yapılan konuşmalar… Üstelik bunlar aynı beş dakika içinde geçebilir. Dizinin genel konusu haricinde güncel konulara göndermeleri sayesinde sıkılmaya çok vaktiniz olmayacak izlerken. Sıkılmaya çok yaklaşacağınız sahneler olabilir, diziyi bu kadar vazgeçilmez yapan da bu. Tam “Hmm artık bu dizi tıkandı” dediğiniz anda olaylar yeniden muhteşem bir hal alıyor. Hem ilk sezonun ardından gelen bölümlerde olaylar daha da büyüdüğünden birkaç gün boyunca “koltuğa mıhlanabilirsiniz”.

TheGoodPlace_NUP_178291_0324

Gelelim karakterlere; Eleanor’u zaten biliyoruz. Kristen Bell o kadar iyi canlandırıyor ki, Eleanor’u başka biri gibi düşünmek imkansız. Dizide İyi Yer’deki hayatı paylaştığı çok fazla insan var ama konu ortalama altı kişiyle ilerliyor: Chidi, daha önce bahsettiğim gibi, bir ahlak felsefesi profesörü ve Eleanor’a İyi Yer’de kalabilmesi için ahlak felsefesi dersleri veriyor. Tahani, zengin ve güzel bir de İngiliz. Jianyu ise Tahani’nin ruh eşi ve sessizlik yemini etmiş bir keşiş. Hikaye ölümden sonraki hayatta geçtiği için bahsettiğimiz tüm insanlar ölü ve haliyle ortamda bazı doğa üstü varlıklar ve durumlar var. Örneğin Ted Danson’ın canlandırdığı Michael, İyi Yer’i inşa eden mimar, dokuz boyutta görebiliyor ve tabii ölümsüz. Janet ise dizideki favori karakterlerden biri; evrendeki tüm bilgiye sahip ve İyi Yer’deki herkese yardımcı olmakla görevli. Ama insan formunda görünse de aslında boşlukta yaşayan bir varlık; yani yapay zekaya sahip bir robot değil, insan da değil, sadece Janet!

the good place-netflix

Bu dizi için “güldürürken düşündürüyor” klişesini kullanmayacağım ama kimi zaman kahkaha attırırken bazen de “bu galiba ciddi bi konu, üzerine düşünülebilir” hissi yaratıyor. Olur da bu ciddi detaylar aklınızda kalırsa üzerine uzun uzun düşünebilir, bahsi geçen felsefe akımlarını araştırabilir hatta alıntı yapılan kitapları okuyabilir, gerçek bir faydacı gibi diziyi bitirebilirsiniz. Ya da gülüp geçin, ben öyle yaptım ve muhtemelen İyi Yer’e gidemeyeceğim ama canım sağ olsun. Dizi boyunca sık sık “Acaba ben nereye giderdim?” diye düşünmeye de başlayacaksınız ki bu da dizinin konusu nedeniyle kaçınılmaz ama neyse ki keyifli!