Yazar: Burak Kazim Diken
23 Nisan 2021
Bir sanat eserinin ‘özgürlüğü’: The Man Who Sold His Skin film incelemesi

Akademi diğer dallarda belirlenen adaylıklar ve verilen ödüller ile kötü şöhretinden uzaklaşıyorken; Uluslararası En İyi Film ödülü, tören gecesinin eleştirilen gelenekselci tavrından -haliyle- en az nasibini alan kategorisi oluyor. Özellikle son yıllarda Lübnan yapımı Kefernahum (2019), İran yapımı The Salesman (2016) ve İsveç yapımı The Square (2017) gibi filmler, toplumsal olaylar üzerinden modern yaşam, kültür ve sanat eleştirilerini odak noktası haline getiren yapımlar olarak bu kategorinin ilk akla gelenleri.

2020 yılında yaşadıklarımız bu tip senaryolar için tarihin en zengin ve iç karartıcı ilhamlarını yapımcılara sağlamışken ilk resmi Oscar adaylığı elde eden Tunus filmi The Man Who Sold His Skin de bu kategorinin en parlak adaylarından biri olarak öne çıkıyor bu sene.

Biz de, ödül törenine sayılı günler hatta belki de saatler kala; Suriye iç savaşını ve onun etkilediği mültecileri, Batı’nın bu konudaki tutumunu ve bunların ekseninde çağdaş sanat ‘çıkmaz’larını özgürlükçü ve eleştirel bir tavırla ele alan The Man Who Sold His Skin’e; ve elbette ışık tuttuğu problemlere dadanıyoruz.

The Man Who Sold His Skin ismi her ne kadar metaforik bir çağrışım yaptırsa da sırtını bir sanatçıya gerçek anlamda satan Suriyeli bir mültecinin hikayesini anlatıyor. Filmin henüz girişinde, bir sergi açılış hazırlığında geçen sahnede gördüğümüz sanat eseri; gözenekleri, tüyleri, ben izleri ile bildiğimiz bir insan derisi. Bu derinin yolculuğunun, günümüz dünyasında bizim de içinde bulunduğumuz coğrafyanın insanlarının yolculuklarından ne kadar farklı olabileceğini izlemek oldukça can sıkıcı tabii.

Kimin derisi bu peki? Daha da önemlisi bu sergiye nasıl ve ne şartlarda ulaşabildi?

Wim Delvoye & TIM

Bu soruları ele almadan önce, bu deri hikayesine neyin ilham olduğunu bilmek de gerek.

Yapımın senarist ve yönetmeni olan Kaouther Ben Hania, 2012 yılında Louvre Müzesi’nde çağdaş sanatçı Wim Delvoye imzalı bir ‘sanat eseri’ görüyor ve çarklar o zaman dönmeye başlıyor. Delvoye, Çin’de satın aldığı bir çiftlikte domuzlara, kendi savunduğunun aksine zulüm dolu bir süreç boyunca yaptığı ve geleneksel estetik anlayışyla bezeli dövmeleriyle tanınan, provokatif bir isim.

Fakat The Man Who Sold His Skin’e ilham olan işi domuzlara uyguladıklarından değil; sanatçı Wim Delvoye, 2007’de, Zürihli bir dövme stüdyosu menajeri olan Tim Steiner’ın sırtına yine bir dövme yapıyor. Eserin ismini de TIM koyuyor. Kontratları ise ‘eser’in satılması koşulunda, artık yaşayan bir tuval olan Steiner’ın satış ücretinin üçte birini alacak olması üzerine kurulu.

TIM ismi verilmiş olan bu eser, 2008’de Alman sanat koleksiyoneri Rik Reinking’e 150.000 Euro’ya satılıyor. Steiner, “Derim artık Reinking’e ait. Sırtım bir tuval, ve ben ise geçici bir çerçeveyim” diyor.

Anlaşmaya göre ölümünün ardından sırtının derisi yüzülüp, çerçevelenip Reinking’in koleksiyonun bir parçası haline gelecek olan Steiner: “Bu, oldukça eski bir konsept. Japon dövme kültürü tarihinde oldukça fazla sayıda yapıldı bu. O kadar da kötü bir fikir olduğunu düşünmüyorum” gibi açıklamalarda bulunuyor yıllardır.

Kontratında ayrıca yılda en az üç kez olmak üzere galerilerde sırtını sergileyecek şekilde, saatlerce başını öne eğip öylece oturması gereken Steiner; ilk kez 2006’da, dövme hâlâ yapılış aşamasında iken Zürih’te sergi sürecine başlamış ve bugüne kadar Mona, Louvre gibi birçok sergi, müze ve galerilerde bulunmuş.

‘Sanat’ olarak adlandırdığımız bu akıcı dinamiklerden birinin -TIM’in- etkisiyle oluşturulan The Man Who Sold His Skin’e dönmek gerekirse eğer; bu kez belki de çok daha çarpıcı bir şekilde işlenen bir ‘canlı tuval’ var karşımızda.

NOT: Yazının devamı bolca spoiler içermekte.

2011’de, Şam’da bir banliyö treninde sevgilisi Abeer’ın, ailesi tarafından bir diplomat ile evlendirileceğini duyan Sam belli ki kendi sosyal statüsünden dolayı şaşırmadığı bu habere tepki olarak, diğer yolculara sevgilisini ne kadar çok sevdiğini ve evlenmek istediğini açıklıyor. Bu ilan-ı aşk sırasında Sam’in ağzından dökülen “Bu bir devrim! Özgürlük istiyoruz, aranızda bizi evlendirebilecek bir Şeyh var mı?” cümlelerini telefonuyla kayıt altına alan başka bir yolcu, karakterin tutuklanmasına sebep oluyor. Böylesine baskıcı rejimlerin azılı neferleri olan ‘vatandaş-polislerin’ sebebiyet verdiği bu tutukluluk süreci; karakoldaki askerlerden birinin Sam’in akrabası çıkma mucizesi ile birlikte -kısmen- sona eriyor. Akrabasının kaçmasına izin verdiği Sam, diplomat ile evlendirilecek olan sevgilisini de arkasında bırakmak zorunda kalarak, ablasının araba koltuğunun içine gömülü bir şekilde Beyrut’a kaçıyor. Hikayenin asıl motivasyonunu oluşturan tüm bu arka plan oldukça iyi oluşturulmuş ve filmin geri kalanı için oldukça sağlam bir iskelet olarak çalışıyor.

2012’de ise Beyrut’ta bir mavi yakalı olarak güneş görmeden bir fabrikanın içinde saatlerce çalışan Sam, aynı zamanda yemek servisi bulunan sergileri gezip çok ‘anlamadığı’ sanat eserlerini inceliyor. Bir sergideyken Sam’in Suriyeli bir mülteci olduğunu öğrenen, serginin de sahibi olan çağdaş sanatçı Jeffrey, bir içki ısmarlamak istediğini söyleyip Sam’i dışarı çıkarıyor. Sam’e göre ‘Dünyanın iyi tarafında doğmuş olan’ Belçikalı Jeffrey, mültecilerin uluslararası yolculuk sorununu iyi biliyor tabii. Bu arada Sam’in sevgilisi de çoktan evlenmiş ve eşiyle birlikte Belçika’ya yerleşmiş. “Gidip sevgilimi o canavarın elinden kurtarmalıyım. Ama bir atım yok” deyince Jeffrey, asıl ihtiyacı olan şeyin at değil, bir uçan halı olduğunu ve bunu Sam’e sağlayabileceğini söylüyor. Buradaki diyalog ise oldukça manidar aslında. Uçan halı teklifine “Sen cin misin?” yanıtını alan Jeffrey bazen Mephistopheles gibi hissettiğini söylüyor ve Sam’in sandığının aksine ruhunu değil; sırtını istiyor.

Bu noktada Jeffrey karakteri oldukça özel bir parantezi hak ediyor. Filmin kurgusal gerçekliğinde yaşayan döneminin en pahalı sanatçılarından biri gibi bir konumda. Her yaptığı başka bir olay olan; bu kurgunun Warhol’u, Bansky’si ve tabii ki de en büyük ilham Delvoye’si gibi biri Jeffrey. Ve kendine göre ise büyücülerin dilediği zaman kolayca çağırabildiği, istenilenleri kolayca yerine getirebilen fakat tüm bu süreçte yaşattığı acıdan ve kederden beslenen Mephistopheles konumunda. Gayet interaktif ve ilginç bir karakterizasyon söz konusu onun için, filmin kesinlikle en güçlü taraflarından biri.

Sevgilisini görme motivasyonu ile Jeffrey’nin teklifini kabul eden Sam; tıpkı Tim Steiner gibi yaşayan bir tuval olmayı kabul ediyor. Fakat buradaki dövme TIM eseri gibi koi balıkları, old-school gül figürleri, Meksika kafatası gibi geleneksel bir estetikte değil; koskoca bir Schengen Vizesi işleniyor sırtına Jeffrey tarafından. Başka ne olabilirdi ki?

TIM eserinden aldıklarını oldukça iyi bir kurguya ve hikayeye kanalize eden yönetmen Ben Hania, Sam’in sırtındaki eserin yolculuk hikayesi ile bir mültecinin yolculuğunu, çarpıcı bir karşılaştırma ile işliyor. Jeffrey’nin dövmeyi yaptıktan sonra söylediği, “Bir insanın, bir mültecinin, ‘ürün’ olduktan sonra, hangi coğrafyadan olursa olsun ne kadar kolayca ulaşım sağlayabildiğini” söylemesi, filmin dikkat çektiği noktayı acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Filmin başında bir koltuk içerisinde yolculuk yapmak zorunda kalan Sam, bir ‘sanat eseri’ haline geldikten sonra birinci sınıf uçak yolculukları ile tüm Avrupa’yı arşınlayabiliyor.

Yolculuklar ve sergi turneleri boyunca mülteci dayanışma organizasyonları tarafınca, sanatçının ve sanat sahnesinin istismarına uğradığı düşünülse de, ipek sabahlıklar giyerek gidip geldiği sergiler süresince beş yıldızlı otellerde konaklama fırsatı edinen Sam için filmin büyük kısmında her şey oldukça yolunda gidiyor ve bu istismar şüphesi onu hiç irdelemiyor bile.

Filmin eleştirilebilecek yönlerinden biri de bu aslında; seyirci ile olası empati dinamiğine çok fazla yer vermeye çalışsa da, Sam karakterinin bu istismar şüphesi ya da bu durumunun politik tarafı ile alakalı ne hissettiğine dair hiçbir tepki göremiyoruz. Bunları hiç düşünmediğini söyleyen bir karakter var karşımızda. Bir yandan da, Belçika’ya gittiklerinde sevgilisi Abeer ile görüşmeye çalışması, onu görmekten başka hiçbir motivasyonu olmadığını ve bu hikayenin salt bir aşk hikayesi olduğunu hatırlatıyor bize.

Dövmenin yapılışından beri bir an bile nefes aldırmadan ilerleyen filmde olanlar, yönetmenin gezegendeki yaşanan tüm bu problemler ile alakalı fikrini de oldukça başarılı bir şekilde gösteriyor: annesi ile uzun süredir yalnızca Skype üzerinden görüşebilen Sam, bir konuşmada yanlışlıkla ablasının bilgisayar kamerasını uzakta bir noktaya koyması ile annesinin bir patlama sonrası bacaklarının koptuğunu öğreniyor. Bu problemleri -sözde- dert edinen sanat piyasasının ve sahnesinin içinde kaybolan Sam;  bu problemlerin gerçek sonucunu bu kadar yakından tecrübe ettikten sonra yokuş aşağı bir sürece giriyor ve hemen ardından gelen sahnede açık artırma ile 5 milyon dolara satılıp ‘ürün’ hali ile yolculuğuna devam ediyor. Satılmasının hemen ardından, sergilerde müzik dinlemek için kullandığı kulaklığını cebinden sanki bir bomba kablosu gibi çıkarıp, belki de sanat tarihinin en büyük eylemine imza atacağı izlenimini yaratarak büyük bir paniğe sebep oluyor. Banksy’nin ‘Kırmızı Balonlu Kız’ isimli, satılır satılmaz kendini parçalayan eseri hemen akıllara geliyor bu sahnede tabii.

Bu sahte eylem ardından kendini yeniden parmaklıklar ardında bulan Sam, kendini en özgür halinde hissediyor burada ve baştan beri filmin dertlerinden olan özgürlük kavramı ile alakalı fikrini de veriyor yönetmen bu sahnelerde.

Ardından gelişen olaylar silsilesi, 90’lar yapımı bir David Fincher filminde görmeye alışkın olduğumuz gibi, son yıllarda eşine çok rastlayamadığımız ‘sürpriz son’lar üzerine örülü. ISIS suikastı kandırmacası, sahte deri ve dövmenin black market’e düşmesi yalanı ve bunlar aracılığyla çağdaş sanat sahnesini oyuna getirme gibi aksiyonlar; filmin kendine dert edindiği problemlerin içerisinde biraz da olsa kaybolduğu bir süreç. Yine de, böylesine karanlık olay örgüleri ile, yaşadığımız ve bize yaşatılan her şeyin içerisinden çıkabilip; üzerine bir de ‘mutlu son’ izleyebildiğimiz bir kurgu olarak yapmacıklıktan olabildiğince uzak bir çerçevede veda ediyor yönetmen bize. Bir insanın ve bedeninin artık ‘ürün’ olmaktan çıktığı; ucundan kıyısından da olsa takipçisi olduğumuz aşkın yerini bulduğu ve filmin jeneriğinde gördüğümüz ‘eser’in neler ifade edebileceğini tam anlamıyla öğrenmiş olarak ayrılıyoruz ekran başından. Yine aynı eser gözlerin önündeyken hem de.

Mephistopheles fikrinden uzaklaşıp Sam’e yardımcı olarak kefaretini sağlayan sanatçı Jeffrey; Monica Belluci’nin canlandırdığı, Batı ve Doğu iletişimsizliğinin vücut bulmuş hali olan despot menajer Soraya ve bir sanat eseri kadar bile rahatça ve özgürce ulaşımını sağlayamayan ve tüm yolculuğunu oldukça dinamik bir şekilde izlediğimiz Sam gibi karakterleri ile amacına ulaşan bir film The Man Who Sold His Skin. Burada izlediğimiz tüm motifleri de yıllardır -sonunda- radarına almaya gayret eden Oscar’ı alıp Tunus’a götürürse hiç de büyük bir sürpriz olmayacaktır.

editörün seçtikleri