Yazar: Burak Kazim Diken
31 Mayıs 2021
“Bir TED konuşmasında duyamayacağımız ‘şey’ler”: J. Cole The Off-Season albüm incelemesi

“Günümüz hip hop müzisyenleri arasında en iyisi kim?” diye sorsak, alacağımız cevaplar arasında adını mutlaka (hem de defalarca) duyacağımız müzisyenlerden biri J. Cole. Ve birkaç gün önce 2021’in en çok beklenen albümlerinden olan The Off-Season’ı paylaştı dinleyicisiyle. Basketbol referansları elbette ki ön planda ama J. Cole’un bize anlatmak istediği başka meseleler de var.

Kariyerinin başından beri basketbol motiflerini müziğinde sıkça kullanan North Carolina’lı rapçinin altıncı albümünde de yine benzer temalar üzerinden ilerlemesi şaşırtıcı değil elbette. Daha adından belli zaten albümün hangi hattan gideceği: ”The Off-Season”. Yani iki sezon arası müsabakaların yapılmadığı, sporcuların bireysel çalışmalarına ve antrenmanlarına odaklandığı dönem… Ve baştan söyleyelim, adı bir şaşırtmaca değil; albümün devamında da basketbol ile yollarımız kesişmeye devam edecek.

Fakat belki de en güçlü yönü söz yazarlığı olan J. Cole’un albümünde ele aldığı konular elbette basketbolla sınırlı değli; ‘rap-game’ tecrübelerini ve görüşlerini, başarısına nasıl ulaştığını, North Carolina ghetto’larında neler ‘döndüğünü’ oldukça çarpıcı bir biçimde ele alan alıyor bu albümde. Seçtiği kelimelerin kaç tane anlamı varsa hepsini birden kullanarak hem de. Semiyotik dinlerden Super Mario’ya, Stephen King’in IT’inden Paskalya tavşanına kadar sayısız motifle bezeli, görece kısa ama çok derdi olan bir albüm The Off-Season ve daha ilk dinleyişte, yayınlanmadan önce yarattığı hype’ın hiç de boşuna olmadığını kanıtlamış oldu.

Albüm yayınlanma aşamasındayken basketbol dünyasının en prestijlisi olarak kabul edebileceğimiz SLAM dergisinin 232. sayısının kapağında boy göstermiş ve bu ‘başarı’ya imza atan ilk rapçi olmuştu J. Cole. Böylelikle en ikonik albüm PR çalışmalarından birini yaratmış oldu diyebiliriz. En azından bahsettiğimiz hype’a katkısı yadsınamaz bir ölçüde oldu. SLAM’in ana içerik sorumlusu olan Adam Figman ise “J. Cole, SLAM’in temsil ettiği her şeyi bünyesinde topluyor: basketbol ve müziğin bu ölçüde iyi örtüşmesi ve birbirlerinin büyüklüğünden ilham almaları… Bu kapak için uzun süredir çalışılmaktaydı ve tam da Cole basketbol sevgisinden ilham aldığı albümünü yayınlayacağı sırada hayata geçirebilmiş olmaktan gururluyuz” şeklinde açıklıyor iş birliklerini.

Fakat, albüm öncesi olan ‘şey’lerden bahsedeceksek eğer; J. Cole’un en sonunda profesyonel basketbola adım atmasını da konuşmamız gerek herhalde. Basketboldan müzik kariyerine geçiş yapan Allen Iverson, Damian Lillard, Shaq gibi oyuncular sayesinde bu ikililiğe aşinayız aslında; fakat tam tersi geçiş hâlâ biraz şaşırtıcı bizim için. 1990’ların sonunda NBA takımları Charlotte Hornets ve Toronto Raptors ile anlaşmalar imzalamış ve hazırlık maçlarına bile çıkmış olan Master P dışında, müzikten profesyonel basketbola geçiş yapan olmamıştı.

Bir yandan, “rap yapmasaydı basketbolcu olacaktı” söylentilerinin kariyerinin başından beri eksik olmadığını düşünecek olursak J. Cole’un bu yeni hamlelerinin o kadar da şaşkınlık yaratmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Zaten yıllardır NBA oyuncuları ile birlikte antrenmanlar ve maçlar yaptığı, hatta onların koçlarıyla bile çalıştığı biliniyordu. Hatta Detroit Pistons Cole’u denemelere çağıracak haberlerini bile okumuştuk. Yıllar süren söylentiler sonunda gerçek oldu ve NBA’in birkaç yıl önce FIBA ile iş birliği dahilinde oluşturduğu Afrika Basketbol Ligi takımlarından Rwanda Patriots ile sözleşme imzaladı J. Cole. The Off-Season sonrası turne hazırlığında olabilecekken, bunun yerine şimdiden iki profesyonel müsabakada boy gösterdi bile. Fakat bu maçlardaki performansı o kadar da göz kamaştırıcı değildi; 36 yaşında ilk profesyonel maçını oynamasını göz önünde bulundurmak gerekiyor tabii bir yandan da.

36 yaşında olmasından bahsetmişken, Cole’un yaş ve yaşının ilerliyor olmasıyla ilgili hisleri de sözlerinde kendine yer ediniyor. Geleneksel hip-hop anlayışıyla büyüyüp Jay-Z’nin çizdiği yolda kariyerini şekillendiren Cole, bir yandan mumble rap piyasasının öne çıktığı zamanlarda da işlerini sürdürmüştü. Middle Child ismini verdiği çalışmasında bahsettiği o ‘arada kalmışlığını’ ve sektörün transformasyonu dahilindeki deneyimini The Off-Season’da da belirtmekten geri kalmıyor.

Albümün 95 south isimli giriş şarkısında yine bu tema üzerinden piyasa ve kendi kariyer deneyimleri hakkındaki fikirlerini anlatıyor Cole. Doğu Yakası’nın ikonik isimlerinden Cam’ron’un tehditkar konuşmalarıyla eşlik ettiği parça, ismini North Carolina ve New York’u birbirine bağlayan otoyol Interstate 95’ten alıyor-muş. Bu otoyol, Cole’un kariyerinin başlangıcındaki çalışmaları sırasında Jay-Z’nin yanına, New York’a gidip gelirken kullandığı yol ayrıca; o yüzden farklı bir önemi de var.

 

30 şarkılık albüm yapıp yayınlandığının ilk haftalarında 100.000 satış rakamını ancak görebilenler gibi (bkz. Chris Brown), sektörün diğer isimlerine söyleyecekleri olduğunu, şarkının daha ilk dizelerinden belli eden Cole, -türün gereksinimleri doğrultusunda- bu durumun karşısında kendini cömertçe övmekten de geri kalmıyor tabii; birkaç Platinium albüme imza atmış olmasından bahsediyor hemen.

Neredeyse her şarkısı, bir değil, birkaç tema üzerinden ilerliyor. Sert bir eleştiriyle ‘nitelik nicelikten daha önemli’ fikrinden yola çıkan ‘95 south’, North Carolina sokaklarında mermilerden kaçmayı nasıl öğrendiğini Paskalya tavşanı ve Super Mario referansları ile oldukça oyuncu, bir yandan da gerçekçi bir dille aktarıyor. Nelly ve Kelly Rowland’ın 2000’ler özeti niteliğindeki düeti Dilemma’dan ve ‘ölümcül kıyafetleri’nden sarkastik bir dille bahsederek başladığı, mermi seslerini Kid Cudi’nin ünlü mırıldanmalarına benzeterek ‘sıradan’ bir çatışma sahnesi çizdiği flow ise belki de albümün en güçlü yeri.

LayedBakDFR isimli YouTube yayıncısının, şarkıya çektiği cevap videosunda bu flow’a tepkisi ise bu durumu kanıtlıyor diyebiliriz herhalde:

(Bu arada, LayedBakDFR isimli yayıncı da North Carolina’lı. Hip-hop’ın lokal romantizmi bir türün sahip olabileceği en şahsına münhasır dinamiklerden biri; bu tepki videosunun tamamında N.C. ile alakalı söylenenleri gurur dolu diyebileceğimiz bir tavırla doğruluyor olması da bu dinamiğe bir örnek.)

Referanslarının ardı arkası da hiç kesilmiyor bir yandan. Tüm bu kaosun içerisinde, hip-hop tarihinin en ikonik dizelerinden olan Nas imzalı ‘uyku ölümün kuzenidir’ fikrine katıldığını belirten Cole, zirveye ulaşmak için canını nasıl dişine taktığından bahsediyor. Sokaklarda hiçbir zaman basketbol sahalarındaki gibi bir hakemin olmadığını söylüyor ve -bir zamanlar- North Carolina’nın bir diğer sakini olan, NBA tarihinin en iyi şutörü diyebileceğimiz Stephen Curry’den bahsederek müzik kariyeri hedeflerindeki eşiği anlatıyor Cole. Ve albümün kalanı boyunca devam edecek olan basketbol ve NBA referanslarının ilk örneklerini de böylelikle sunmuş oluyor.

Lil Jon sample’ı ile oldukça enerjik bir şekilde son bulan 95 south’un ardından, albümün ilk klip şarkısı olan amari ile devam ediyor albüm. Şimdiden efsane statüsünde görülebilecek Timbaland’ın prodüktörlüğünü üstlendiği şarkı progresif vokal geçişleri ile yarı enerjik-yarı moody bir havada seyrederken yine Cole’un kariyer tırmanışını dinliyoruz.

“Ya efor sarf edersin ya da Uncle Sam seni listeye alır” dizesi ghetto’lardaki ‘başarısız’ gençlerin askerlikle -ve belki de ölümle- sonuçlanan makus kaderini ele alan Cole, şarkının nakaratında ise “Artık Garden’da saha kenarında Dennis Smith Jr.’ı izliyorum” diyerek kazandığı statüden bahsediyor. Madison Square Garden, New York Knicks’in maçlarını oynadığı, NBA’in belki de en ikonik ve en ünlü stadı konumunda. Dennis Smith Jr. ise Cole’un oldukça yakın arkadaşı olan bir New York Knicks oyuncusu. Hatta Cole 2019 NBA All-Star smaç yarışmasında Jr.’ın 50 üzerinden 50 aldığı smaçta asist yapmış, ardından da başarısız bir smaç girişiminde bulunup gecenin en akılda kalıcı anlarından birine imza atmıştı.

21 Savage ve Morray’in eşlik ettiği my life ise J. Cole’un diskografisinde oldukça önemli sayılabilecek bir noktada. Cole 2013’te yayınladığı Born Sinner’dan beri solo albümlerinde düetlere yer vermeye bırakmıştı. Epey de eleştiriliyordu aslında bundan dolayı. Artık eleştirilerin önüne geçmek istediği için mi bilinmez, birlikte imza attıkları ve Grammy kazanan A Lot şarkısından sonra J. Cole ve Atlantalı sanatçı 21 Savage, bu yeni şarkıda tekrar bir araya geldi. Albüm öncesi yayınlanan ve Cole’un yaşantısına bir bakış attığımız Appyling Pleasure isimli belgeselde 21 ve Cole albüm hakkında konuşuyorlardı ve bu, olası bir başka düetin de habercisi olarak kabul edilmişti zaten. Yani o kadar da beklenmedik değildi bu iş birliği.

Afro-Amerikan ailelerin mücadele ettiği sıkıntıları kendi deneyimleri üzerinden anlattıkları 21 Savage, bu mahallelerin suç ve şiddet dolu sokaklarından ne derecede etkilendiğini oldukça çarpıcı bir biçimde anlatıyor. Kendi suç geçmişini de anlatan 21, bir tür gelenek gibi, cinayet sonrası kurbanların annelerine gönderilen oyuncak ayılardan bahsederek bu dünyanın tüm küçük ve korkunç detaylarını gözler önüne sermekte.  “Umarım geleceğimde geçmişim yoktur” diyerek müzik kariyerinin kendisini nasıl kurtarmış olduğunu ve bu başarıyı edinmeseydi sonunun genç yaşta hayatlarını kaybeden arkadaşlarından farksız olmayacağını dile getiriyor.

Albümün belgeseline de ismini veren applying pressure; yine Cole’un meslektaşlarına eleştirileri ile devam ediyor. Albümün tekrar eden ögelerinden horn beat ile başlamasına rağmen, -oldukça çarpıcı ilk üç şarkı ardından- biraz nefes aldıran bir şarkı görevini görüyor ve diğer çoğu şarkısının kurgusu gibi burada da intro, verse, outro ile devam eden ve nakarat olmayan yapısını dinliyoruz.

Basketbol ilhamına en yoğun şekilde şahit olduğumuz punchin‘ the clock, NBA süperstarı ve aynı zamanda bir başka hip-hop sanatçısı olan Damien “Dame-Time” Lillard’ın Dallas Mavericks potasına 61 sayı bırakarak kariyer rekorunu kırdığı maçın ardından verdiği röportaj ile başlıyor. Pahalı haç kolyeleri yüzünden öldürülen arkadaşlarından bahsettiği ve bu durumu Hristiyanlığın başlangıcı ile benzettiği, sert bir flow’un intro ve outro arasındaki tek bir verse’ünü oluşturduğu şarkı; yine Damian Lillard’ın bir başka maç sonu röportajının oluşturduğu sample ile sonlanıyor. Bu röportaj albümün isminin nereden geldiğini de oldukça iyi bir şekilde açıklamakta aslında. Lillard ise bu ilhamdan son derece memnun görünüyor bu arada.

100 mil ile albümün zayıf halkalarından birine imza atıp kariyeri boyunca karşı karşıya kaldığı “J. Cole sıkıcı” yorumlarına bir argüman hediye etmiş olan Cole; pride is the devil ile bahsedilen basmakalıp vokal ve beat kalıplarından biraz da olsa dışarıya çıkabilmiş olsa da, yine de akılda kalıcı bir performanstan uzak diyebiliriz. Lil Baby ise ‘beklenen düet gerçekten bu muydu’ dedirtmeye müsait bir alakasızlık katıyor bu şarkıdaki performansıyla.

Bir sonraki şarkı let go my hand; baştan beri dinlediğimiz şiddet ve başarı ekseninden biraz daha farklı bir şekilde, bu geçmişin küçük çaplı varoluşsal krizlere ve süreklilik gösteren ölüm korkularına yol açtığını anlatıyor. Eminem’in kızı Hailie’ye birkaç kez yaptığı gibi, Cole da oğluna yazmış bu şarkıyı. “Zamanında Diddy ile kavga ettiği hakkındaki dedikoduları doğrulayacak başka bir şarkı bulamadı mı?” derseniz eğer, siz de haklısınız tabii.

Albümün ikinci single’ı olarak yayınlanmış olan interlude ise tıpkı let go my hand gibi kendi hayatından perspektifler sunup dinleyiciyle karşılıklı konuşuyormuş gibi bir vokal belirliyor. Temmuz 2020’de ilk single olarak yayınlanan the climb back da Kanye’nin Blood on the Leaves’teki sample kullanımını hatırlatan bir parça, fakat aynı keyfi vermekten oldukça uzak maalesef. Suç ve şiddet dünyasına daldığı bu şarkının dizelerinde bir yıl içerisinde cinayete kurban giden insan sayısını 2. Dünya Savaşı’yla çarpıcı bir biçimde karşılaştırıyor Cole ve şarkıyı daha da vurucu bir hale getiriyor. Bu arada evet, cinayete kurban gidenlerin sayısı daha fazla.

“Bu dizelerde bahsedilenleri TED konuşmalarından öğrenemeyeceğimizi” MF Doom sample’ı üzerine kurduğu close bize tüm gerçekliğiyle anlatan Cole, ardından gelen kapanış şarkısı hunger on the hill side’da ise progresif flow’lar ve kalifiye auto-tune dokunuşlarıyla dolu dizelerinde yaratıcılığına duyduğu ‘açlığı’ kanıt göstererek hayranlarına geri döneceğine dair teminatını vermiş oluyor.

Özetlemek gerekirse; Cole kendi sadık kaldığı tarzın altını çizerek, kariyerini bu noktaya nasıl getirdiği ile alakalı bilinen-bilinmeyen birçok detayla, -özellikle söz yazarlığı düşünüldüğünde- oldukça komple bir albüm ortaya koymuş diyebiliriz. En azından çerçevesini belirlediği konular hakkında söyledikleriyle buna olanak sağlıyor. Vokalleri ve beat’lerine yönelik eleştirilere, bir-iki istisna hariç etkili bir cevap olarak kabul edilebilir The Off-Season.

Tüketim alışkanlıklarımız içerisinde çoktan panik içinde boğulmuş durumdayken ve kuşkusuz her disiplinin bundan çarpıcı bir biçimde etkilendiği bir çağda yaşıyorken; nakarat kullanımını göz ardı etmekte beis görmeyip birkaç şarkıda tek verse’lük yapılara gidebiliyor Cole. Her ne kadar o geleneksel hip-hop’a bağlılığı ile konuşulsa da böylesine inovatif adımlarını devam ettirebilirse türdeki tazeliğini korumaya da bir yandan oldukça müsait. 95. south, my life gibi tekrar tekrar dinlenebilecek şarkıların varlığını düşündüğümüzde; albümün sindiriminin -ve tüketiminin- o kadar da hızlı olmayacağını söylemek, ve sonrasında dönüp bakıldığında Cole’un güçlü işlerinden biri olacağını iddia etmek çok da yanlış olmaz.

 

editörün seçtikleri