Yazar: Ilgaz Gökırmaklı
2 Ağustos 2022
Bir Yaz Gecesi Festivali’nde müzik ile sinemanın birlikteliğini kutluyoruz

Boğaz’ın tatlı esintileri, sessiz sinemanın özgün hikayeleri ve İzlanda’dan Anadolu’nun saykodelik köşelerine uzanan müzikler… Kundura Sinema ve Kundura Sahne’nin altıncı kez İstanbullularla buluşturduğu Bir Yaz Gecesi Festivali, 5-6-7 Ağustos tarihlerinde Beykoz Kundura’da, sessiz sinemanın altın yıllarındakine benzer bir seyir keyfi yaşatacak biz sinema severlere. Sinema tarihinde bir kült sayılan Pazar Günü İnsanları ile iki ayrı Oscar Wilde uyarlaması olan Lady Windermere’in Yelpazesi ile Salomé perdede dönerken bu sıra dışı hikayeler Múm, Korhan Futacı ve BaBa ZuLa’nın müzikleri eşliğinde daha da pekişecek zihnimizde. Kendimizi festival coşkusuna bırakıyor, bir yandan da sessiz filmlere, müzik ile sinemanın kesişimine dadanıyoruz.

Sessiz bir kült: Pazar Günü İnsanları

Sinemanın büyüsünün yavaş yavaş tüm dünyayı sardığı yıllara gidiyoruz… Ama çok da öncesine değil; dünyanın da, sinemanın da tümüyle değişmesinin tam eşiğinde 1920’ler Berlin’indeyiz. Sinema hâlâ sessiz. Berlin de belki de son huzurlu günlerinde. İşte o günlerden birinde, bir pazar günü beş genç buluşuyor, Berlin’in kırsalına doğru yola çıkıyorlar ve sinema tarihine bir kült olarak adını yazdıracak bir filmin de hikayesini başlatmış oluyorlar. Kurmaca ile belgeselin iç içe geçtiği bu deneysel yapımın adı Menschen am Sonntag, yani People on Sunday, yani Pazar Günü İnsanları… (Çeviriception gibi oldu.)

Robert Siodmak ve Edgar G. Ulmer ikilisinin birlikte yönettiği, senaryosunu Oscarlı yönetmen Billy Wilder’ın üstlendiği filmde imzasını gördüğümüz her ismi sonrasında çok daha fazla duymaya ve hatta her birinin külte dönüşen yapımlarını izlemeye devam ettik. Tüm bu isimlerin başarılı birer sinemacıya dönüşmesi bir yana, maalesef İkinci Dünya Savaşı yükselirken Almanya’dan ABD’ye göç etmek zorunda kalmaları ve üretimlerini burada, yani Hollywood’da devam ettirmeleri, işlerini tüm dünyaya duyurmada etkili yoluyor. 

Pazar Günü İnsanları

Dünya çapındaki film sanatçılarını nesiller boyu etkileyecek bu kült film henüz bu isimlerin yıldızlığından çok uzakta, hiç de bu amaçlarla yola çıkmamış, sonunun buralara varacağını bilmeden başlanmış bir macera aslında. Filmi bu kadar özel yapan da bu zaten. Filmi sinema tarihinde bu kadar özel kılan bir diğer sebep de Büyük Buhran ve Nazi iktidarı öncesi Berlin’ini, yani unutulan bir tarihin Berlin’ini anlatıyor olması. Filmi izleyeceğimiz 5 Ağustos gecesi biz hafızalarımızda belli belirsiz izleri olan o dönemin Berlin’ine giderken, minimal sesleriyle bizi gerçek üstü yerlere götüren İzlandalı Múm da bu özel filme müzikleriyle eşlik edecek.

Ekranda dönen görüntüler, zamandan bağımsız sesler

Müzik ile sinemanın birlikteliği de aslında tam olarak böyle başlamıştı. Sessiz filmlerin yükseldiği yıllarda perdede olan bitenlere duygu katmak adına salonlarda filmler canlı müzik eşliğinde gösterilirdi. Bu dediğimiz tabii 1890’larda başlıyor; kimi ufak gösterimlerde filmlere sadece bir piyano eşlik ederken daha anlı şanlı gösterim ve salonlarda işler de büyüyor, koca bir orkestra perdenin yanı başına kuruluyor. Tabii devir değişti, sinema da değişti ve bu keyifli seyir deneyimi filmlerin seslenmesiyle birlikte geçmişte bir yerde bırakıldı gitti. İşte, Bir Yaz Gecesi Festivali bu geleneği yeniden canlandırıp Boğaz kıyısına taşıyor. Hem de yarattıkları özgün seslerle müziğe yön veren isimleri buraya davet ederek.

Múm’un da müziğiyle dinleyeni zamandan ve mekandan nasıl çekip çıkardığı malum. Bu film gösterimi için de bazı özel planları var; yani 2022’de bir Boğaz kıyısından 1920’ler Berlin’ine bağlanırken bir de onların parçaları eşliğinde uzaya çıkacağız gibi bir hissimiz var… Evet, aradığınız kişiye bir süre ulaşılamayacak yani. Kim bilir belki 2398 yılının İzlanda’sından bile çıkabiliriz. 

Oscar Wilde’ın farklı duygulara açılan ”sessizleri”

Bir Yaz Gecesi Festivali’nin diğer sessiz filmleri ise bundan çok farklı bir yere açılıyor. Merkezde ise kalp yakan üslubuyla günümüzü bile şekillendirmeye devam eden Oscar Wilde var. Eserleriyle pek çok farklı disipline ilham olmuş bir isim Oscar Wilde. Toplumsal değerleri sorguladığı eserleriyle Wilde geçmişten bugüne hâlâ birçok hikayeye ilham olmaya ve kaynaklık etmeye devam ediyor. 

Örneğin, festival kapsamında izleyeceğimiz Lady Windermere’in Yelpazesi de bir Wilde uyarlaması. İlk kez 20 Şubat 1892 Cumartesi günü Londra’daki St. James’s Theatre’da sahnelenen dört perdelik bu Wilde komedisi, takvimler 1925 yılını gösterdiğinde yönetmen koltuğunda Ernst Lubitsch’i gördüğümüz, oyuncu kadrosunda ise May McAvoy, Bert Lytell, Irene Rich ve Ronald Colman’ın seyirciyi selamladığı bir sessiz film klasiği olarak çıkıyor karşımıza.

Kocasının başka bir kadınla ilişkisi olduğundan şüphelenen Lady Windermere’e odaklanan filmle, çeşitli nedenle itibarların feda edildiği, ahlak ve iyilik kavramlarının sorgulandığı, her daim ilgimizi çeken Viktorya döneminin şaşaalı günlerine konuk olacağız. Wilde’ın ahlaki yozlaşmayı merkeze aldığı bu uyarlama, sadece sessiz film hayranları için değil, sessiz film hayranları olduklarını henüz bilmeyenler için de eşsiz seyir deneyimi sunan bir film olarak tanımlanıyor. Bu arada Lady Windermere’in Yelpazesi’nin tek bir uyarlamayla da sınırlı kalmadığını not düşelim. Oyun, sayısız film ve televizyon uyarlamasının yanı sıra  müzikal olarak da sahnelendi.

Bu nüktedan ve eğlenceli uyarlamaya ise saksafonundan çıkan tüm seslere coşkuyla dadandığımız Korhan Futacı eşlik edecek.

Geçtiğimiz Nisan ayında 12 yıl aradan sonra Karmaşaya Aşina isimli albümünü yayınlayan ve Büyük Ev Ablukada’nın yepisyeni Yangın Akvaryum parçasının da açılışını yapan Korhan Futacı, 6 Ağustos’taki Lady Windermere gösteriminde perdede izlediklerimizi sesler eşliğinde zihnimize kazıyacak.

Ah Salomé!

Wilde’ın ncil’deki Judea prensesi hikayesinden ilham aldığı bu oyun, üvey babası ve aynı zamanda amcası Kral Herod’u baştan çıkaran Salomé’nin büyüleyici dansına ve hikayesine odaklanıyor. Film uyarlamasında ise avangart sanatçı ve sinema tarihinin ilk kadın yönetmenlerinden biri olan Alla Nazimova’nın imzasını görüyoruz. Aynı zamanda başrolde izlediğimiz Nazimova’nın Charles Bryant ile birlikte yönettiği Salomé, çekildiği dönemde kıymeti pek anlaşılamamış bir film olsa da şimdilerde Amerikan sinemasının ilk sanat filmi olarak kabul ediliyor. Hatta 2020 yılında ABD Ulusal Film Arşivi’ne seçilmiş. (Geç olsun güç olmasın demek gerekiyor sanki burada…) 

Salome

Öte yandan Salomé, maalesef Nazimova’nın itibarını ve kariyerini tepe taklak eden bir yapım olarak hafızalarımız yer ediniyor. Burada Nazimova’nın kulaklarını çınlatmamız gerek. Çağdaşlarının çoğundan farklı olarak, rol aldığı filmlerin çoğunu yazan, yöneten veya üreten, projelerinin çoğunda yazarlık rolü de üstlenen Nazimova, 1920’de Amerika’daki en yüksek ücretli ve en saygın aktörlerden biriydi. Ancak kariyerine sığdırdığı 18 sessiz filmin ardından Salomé ile işler tersine dönmeye başlamış. Zaten filmi bu kadar özel kılan yönlerinden biri de Nazimova’nın kaybolmayan birkaç filminden biri olması.

Bu arada asla spoiler olmayan bir bilgi daha paylaşalım. Nazimova ve canlandırdığı Salomé karakterinin hikayeleri oldukça benzer. Her ikisinin başlangıçta de güçlü bir konumda olmaları, isteklerinin peşinde gitmeleri ve maalesef kısa ömürlü ihtişamlı günleri diye sıralayalım bu benzer özellikleri. Filmi izledikten sonra ve Nazimova’nın yaşam hikayesine şöyle bir bakınca ne demek istediğimizi daha iyi anlayacaksınız. Bir yandan da Alla Nazimova’nın “Bir sanatçı ancak onu en son hatırlayan kişi öldüğünde ölür” sözünü hatırlıyoruz. 7 Ağustos gecesi, BaBa ZuLa melodileriyle, Nazimova’nın yaşamını kutlamak için sabırsızlanıyoruz.

Festival programına göz atmak isteyenleri ve “daha fazla bilgiye, program detaylarına ve biletlere ihtiyacım var” diyenleri ise şöyle alalım.

editörün seçtikleri