Yazar: Zeynep Naz Inansal
22 Ekim 2021
Bir zamanların gazeteciliğine övgü: The French Dispatch incelemesi

Gazetecilerin süper star oldukları bir yerel gazete, Fransa’nın tarihinden önemli olaylara şahitlik etmiş bir hayali kasaba, bolca şahane görüntü, simetrik mekanlar, pastel tonlar ve ünlü oyuncularla bezeli bir kadro. Tabii ki bir Wes Anderson filminden bahsediyoruz. Yönetmenin son filmi The French Dispatch, gençliğinden beri hayranı olduğu ve ilham kaynakları arasında gösterdiği The New Yorker’a bir aşk mektubu gibi görülebilecek, her zamanki gibi oldukça kişisel bir film. (Bunun bir aşk mektubu olduğunu, yönetmenin kendisi de bizzat söylüyor.) Aslında Temmuz 2020’de vizyona girmesi planlanan, ancak gösterimi pandemi sebebiyle ertelenen film, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapmış ve filmden çok, oyuncu kadrosuyla ve kırmızı halıdaki pozlarıyla konuşulmuştu. 

The French Dispatch tamamen bir gazete gibi tasarlanmış; birkaç farklı hikayeden ve hatta gazete bölümünden oluşuyor. Kansas’ta The French Dispatch adında yerel bir gazetede geçen film, bu gazetecilerin hayali bir Fransız kasabası olan Ennui-Sur-Blasé’de yaşayıp yazdığı ve kişisel bağ kurdukları farklı hikayeleri bir araya getiren ve Fransız tarihine bolca göndermelerde bulunan bir pastiche aynı zamanda. The French Dispatch yönetmenin en güçlü filmlerinden olmasa da seyircisini her zamanki gibi tatlı bir evrene sokuyor ve nostaljiyle bezeli, eskinin insanlarına bolca özlem duyan bir dünya yaratıp bu kez de basılı yayının benzersizliğini vurguluyor. Film, şimdilik Aralık ayında vizyona girecek gibi görünüyor. Biz de hazır Filmekimi programında filmi yakalamışken vakti geldi diye düşündük: The French Dispatch’e, Wes Anderson sinemasına, gazeteciliğe ve hikaye anlatıcılığının önemine dadanıyoruz.

The French Dispatch, biraz önce de söylediğimiz gibi bir gazete gibi işliyor ve her bölümün başında gazete sayfalarıyla girişler gördüğümüz şekilde kurgulanmış. Açılışında filmin bir ölüm ilanı, seyahat bölümü ve üç hikayeden oluşacağını öğreniyoruz. Basılı gazetenin nasıl bir his olduğunu pek de bilmeyen bir nesle böyle bir film yapıldığını da aklımızda tutalım. Zira Anderson kendi gazete ve dergi okuma deneyimini seyirciye sunuyor ve bu dünya pastel tonlarla bezeli, simetrik ve nev-i şahsına münhasır bir masal dünyası gibi işliyor. Gazeteciler bu dünyanın süper starları ve hikayelerini kurgulamak, araştırmak ve anlatmak için sınırsız bir bütçeye ve özgürlüğe sahipler. Gerektiğinde yalnızca bir hissi hatırlamak için şehirler arası seyahat edip bir günü orada geçirebiliyorlar mesela. Bir de normalde ön kabul olarak geçen gazeteciliğin tarafsızlığı bu yazarlara pek uğramamış gibi. Zira hepsi hikayelerle ve hatta hikayelerin kahramanlarıyla kişisel ve yer yer romantik ilişkiler kurmaktan ve olayları farklı şekilde yönlendirmekten çekinmiyorlar. Anderson’ın bir zamanlar The New Yorker okurken hikayelerle yaptığı yolculukları ve kafasında kurduğu dünyaları ziyaret etme fırsatı buluyoruz bir noktadan sonra.

Filmin başındaki ölüm ilanı gazetenin kurucusu ve genel yayın yönetmeni Arthur Howitzer Jr.’a (Bill Murray) ait. Vasiyeti gereği ölümünün ardından kapatılacak olan gazetenin son sayısını deneyimliyoruz ve üç farklı hikayeyi izliyoruz. Sanat eleştirmeni JKL Berensen (Tilda Swinton) cinayetten hüküm giymiş yetenekli sanatçı Moses Rosenthaler (Benicio Del Toro) ve gardiyanı Simone (Léa Seydoux) arasındaki ilişkiyi ve ikilinin ortak yaratım sürecini ele alıyor. Lucinda Krementz (Frances McDormand) ise Ennui-Sur-Blasé’de başlayan öğrenci protestolarını ve hareketin başındaki genç lider Zeffirelli’yi (Timothée Chalamet) inceliyor. Krementz kendi rolünü unutup hareketin manifestosunu yazmaktan, lideriyle küçük bir kaçamak yaşamaya kadar tüm sınırları aşıyor. James Baldwin ilhamlı karakter Roebuck Wright (Jeffrey Wright) da polislere özel yemekler hazırlamasıyla bilinen Nescafier (Stephen Park) adlı şefle röportajını anlatan bir yemek yazarı olarak çıkıyor karşımıza. Üç farklı hikaye de fazlaca detaya, karaktere ve pek hızlı bir tempoya sahip. Birçok detayı bu yüzden ister istemez atlıyoruz, affedin.

Filmin üç ana hikayesi de ilginç insanlar ve mekanlara daha detaylı bakmak ve bu detaylara hakkıyla dadanmak hakkında diyebiliriz. Anderson filmiyle gazeteciliğe olduğu kadar hikaye anlatıcılığına ve yazı yazma sürecine de bir övgü yapmayı ihmal etmiyor. Onun için tüm bu garip detaylar, karakterler ve mekanlar anlamlı bir şekilde bir araya geliyor ve yaratım sürecinin sorgulanmasının pek de bir anlamı yok. The French Dispatch, sanatın ve sanatçı olmanın getirdiği baskılara da değiniyor anlayacağınız. Rosenthaler, eserlerinin satılık olmadığını söylediğinde her sanatçının eserlerini sattığını ve onları asıl sanatçı yapanın bu olduğu cevabını alıyor. Ya da Howitzer, Roebuck’ın bu aşçının hikayesini anlatma sebebini ve ekleyip çıkarmak istediklerini sorguladığında burada Anderson’ın seyircisi ve eleştirmenler tarafından sorgulanmasından izler görmeden edemiyoruz. Aslında güzel bir tablo çizmektense bir söylemde bulunması gerektiği söylenen Roebuck, yazısının içinde bu söylemin gizli olduğuna karşısındakini inandıramıyor, aynı Wes Anderson gibi.

Günümüz dünyasında Anderson’ın içine sinmeyen bir şeyler var. Ona göre bir zamanların hikayelere ve hayal gücüne bu kadar zaman ve emek harcamayı seçen dünyası bitmiş durumda. Howitzer’ın ölümüyle gazetenin son sayısının yapılması da aslında bu tip bir hikaye anlatıcılığının öldüğünü söylüyor. Onun için hikaye anlatmak böyle renkli, yer yer abartılı bir yolculuk. Anderson’ın alameti farikası olan tarzı hakkında çokça eleştiri aldığı da bir gerçek. Yönetmeni hep aynı hikayeyi anlatmakla ve de içi boş çocuk filmleri çekmekle suçlayanlar var. Ama Anderson’ın bu dollhouse olarak da nitelendirilebilecek, pastel ve çocuksu dünyasının arkasında karanlık hikayeleri ve büyümeye dair dertleri, dünyaya uyum sağlayamama, eski zamanlara ve eski hassasiyetlere duyduğu özlem yer alıyor. O yüzden de The French Dispatch yönetmenin kendi yaratım süreci ve sanatı hakkında bir beyanmış gibi düşünmeden edemiyoruz. Sanki yer yer abartmanın, hikayeleri süslemenin, kafamızda bir simetri yaratmanın yabancı olmaya, yalnızlığa, varoluşsal kaygılara da değinmeye bir engel olmadığını söylemek istiyor. 

Filmin finalinde Anderson; James Baldwin, Lillian Ross ve William Shawn gibi isimleri de anarak hayranı olduğu gazetecilere teşekkür ediyor. Aslında Anderson’In yarattığı öfke ve ona karşı oluşan tüm bu tepkilerden ne denli ayrı bir dünyada yaşadığını anlıyoruz. The Grand Budapest Hotel’in Monsieur Gustave’ı gibi eski inceliklere sahip, Moonrise Kingdom’ın Suzy’si gibi hayal gücünü bir kaçış olarak kullanan, The Darjeeling Limited’deki Peter gibi geçmişten objelerle kendini güvende hisseden biri Anderson. Karakterlerine kendinden ince detaylar eklerken aslında abartılı mizansenler ve rengarenk dünyalar içine kendi iç sıkıntısını ve karanlık taraflarını saklıyor. Her daim insan olmanın ve hatta özensiz insanların etrafında olmanın ona yaşattığı gerginliği anlattığı filmleri, rengarenk mizansenlerin içinde kayboluyor, çünkü kendini görsel bir şölenle çok daha iyi hissediyor. Bazen üzse de biz hala Anderson’ın yaptığı her işi, heyecanla beklemeye devam ediyoruz. 

editörün seçtikleri