Advertisement
Birşeyleri kaçırmaktan korkmak mı, yoksa bundan keyif almak mı: JOMO vs. FOMO
yazar: İris Işık

FOMO’yu biliyorduk, dijital alemlerin her şeyi görülür kıldığı şu çağda, hepimizin başını ağrıtan bir korkuydu bu. ”Aman hiçbir şeyden kusur kalmayalım” derken kendimizi tüketmiştik. FOMO’nun hemen karşısında ise yavaşlığı ve bu yavaşlıktan aldığı keyifle JOMO duruyor. Belki de gelecek günlerimizi de o belirliyor: ”Bir şeylerden kusur kalmanın mutluluğu…” Peki ya nedir bu FOMO ve JOMO?

Covid-19 ile birlikte evlere çekildiğimiz şu günlerde fiziksel dünyayla olan ilişkimiz de boyut atladı. Eskiden neredeyse sadece uyumak için girip çıktığımız evlerimiz hiç görmediği sosyalliklere tanık oluyor; dijital kanallar sağ olsun, evlerimizden bağlanamadığımız yer yok. 

Daha iki ay öncesine kadar sabahtan akşama, her boş anı bir aktivite ile dolduran, boş kal(a)mayan ve bunu yana yakıla dijital ortamlarda paylaşan bireyler değil miydik her birimiz? Hatta bizim bu halimize bir de ”teşhis” konmuştu: FOMO. ”Fear of missing out” yani ”bir şeylerden kusur kalma korkusu”ndan muzdariptik.

Bu korkuyla her yere koştururken bir anda yavaşladık; durakladık, akışına bıraktık. Virüsün yayılmasını engellemek için fırsatları kaçırmaya göz yumduk ve bunun yerine kaçırmanın keyfine varmaya başladık. Her şeye ve herkese yetişmek zorunda değildik. Dayatılanların aksine sürekli verimli olmak veya üretmekle de yükümlü değildik. Tüm dünya yavaşlarken, şöyle bir arkamıza yaslanıp hiçbir şeye yetişmek zorunda olmamanın ve bu yeni bir ruh halinin tadını çıkarmalıydık belki de. Hem de şöyle doya doya… Hem bunun da ‘resmi’ bir adı var: JOMO. Yani ”joy of missing out”; ”bir şeylerden kusur kalmanın mutluluğu”.

Çağımızın bir başka epidemiği: FOMO

Türkçede FKK yani Fırsatı Kaçırma Korkusu olarak da karşılık bulan FOMO terimini Patrick James McGinnis, Harvard Business School öğrencilerinin haber platformu The Harbus’taki bir yazısında ilk defa kullanıyor. Bundan 16 sene öncesine gidin… Harvard’a da ev sahipliği yapan, öğrenci şehri Boston’ın sunduğu onca aktivite ve seçenekten hiçbirini kaçırmadan öğrencilik hayatına devam edebilmek, başlı başına bir meydan okuma olsa gerek. Belki de kendi deneyimlerinden yola çıkarak bulmuştur bu tabiri McGinnis. Öğrenciliğini sürdürürken, sosyal hayattaki fırsatları da kaçırmama çabası ilham olmuştur kendisine.

2004 yılında yayınlanan yazısında ilk defa geçirdiği FOMO tabiri, ulaşabildiğimiz tüm opsiyonların varlığından haberdar olmak ve ne yaparsak yapalım hepsinden faydalanamayacağımızın bilincinde olmaya karşılık gelen bir tabir, hatta bir tür sosyal fenomen.

İnternet sağ olsun profesyonel, sosyal ve kişisel tüm ihtiyaçlarımız için daha önce hiç olmadığı kadar çok fazla opsiyonumuz var. Bağımlısı olduğumuz Silikon Vadisi teknolojileri sayesinde ise tüm bu seçeneklerin hepsinden sadece bir ‘‘tık’’ uzaktayız. Durum bu kadar kolaylaşmışken karar vermeden önce tüm seçenekleri düşünüp tartmak, daha iyisi var mı diye arayışta bulunmak tabii kaçınılmaz. Yapılan araştırmalara göre bir insan hayatı boyunca ortalama 773.618 kere karar veriyor ve 143.262 tanesinden pişmanlık duyuyormuş. Modern jenerasyonun mustarip olduğu seçenekler paradoksunda FOMO’nun etkisi su götürmez bir gerçek. Ancak bu korkuyu çok üstlere çekip dijital anksiyeteye mahal vermeden kişilerin faydasına kullanmaya bakmak gerek.

Ya daha iyisi varsa?!

Teknolojiye bağlı kalma (şu yazıyı yazarken bile üç-dört kere telefonuma bakmadan duramadım) ve olanı biteni 7/24 takip etme çabası bir yana, karar verme aşamasında daha iyisi var mı diye onlarca seçeneği ölçüp tartmak ve sürekli arayış içinde olmak da ayrı bir çile. Patrick James McGinnis’in yine aynı yazısında ilk kez betimlediği FOBO yani açılımıyla Fear of Better Option durumu ise buna karşılık geliyor aslında: ‘‘Ya daha iyisi varsa korkusu’’ bir nevi. Buradaki zorluk, hangi alternatifin nasıl sonuç getireceğini bilememekten kaynaklanıyor. (Bunu bilmek hiçbir zaman mümkün değil aslında.) Kısacası onlarca seçenek söz konusu olsa da daha iyi bir opsiyonun olmasından ötürü korku duymak, seçim yapmayı da engelleyebiliyor. (Ya da tabii, yapılan seçim sonrasında büyük bir endişe getirebiliyor.)

to do list nothing

Bir antitez: JOMO

Bir nevi rekabet duygusuna kapılarak (sadece başkalarıyla değil, kendi kendimizle bile rekabet içindeyiz) her yere yetişip her ana dahil olmak için kendimizi yıpratırken yepyeni bir ruh halini çıkarmıştı hayat karşımıza. JOMO bize yavaşla ve bundan keyif al diyordu. Nasıl diyebilirdi?! Yavaşlamayı tahayyül bile edemiyorduk ya da emeklilik planları arasında öteliyorduk. COVID-19 ters köşe yaptı ama; JOMO’yu zorunlu olarak kucağımıza bırakıverdi. Hem o kadar fena bir şey değilmiş; daha ikinci haftada anladık.

Psikolojik anlamda JOMO, FOMO’nun antitezi. FOBO’nun yakınından bile geçmiyor. Hayatlarımızı başkalarınınkiyle kıyaslamayı bırakmak için bir çağrı aslında. ”Yapmalısın”, ”etmelisin” diye sunulan eylemlere karşı çekilen bir isyan bayrağı.

FOMO’nun tam zıttı dediğimiz JOMO, ilk kez 2012 yılında, yazılım şirketi Glitch’in de CEO’su olan blogger Anil Dash tarafından ortaya atılmıştı. Hem de büyük bir coşkuyla. Sosyal medyaya verdiği bir yıllık aradan sonra açıklamıştı bu büyük keşfini. Arınma gibi, terapi gelmişti bu ara ona; her şeyin peşinden koşmak istemediğini, koşması gerekmediğini anlamıştı. Adeta yeni bir öğreti mi başlatıyordu ne!

friends phoebe

Yavaş…

2012’den bu yana, ara ara kendini hatırlatmaya çalışıyordu JOMO ama pek umursamadık açıkçası. Değerini de yeni anladık. Karantinanın ilk günleri, eve çekilmeyi kabul edemeyen bünyelerimize dijital üzerinden sürekli bir içerik ve fikir yağdırılırken oturduğumuz yerden dünyaları fethetmeye, dağları delmeye, yedi yabancı dil öğrenip bir şef gibi masaları donatmaya and içmişken durumun tezatlığı sert bir şekilde çarptı yüzümüze. Dünya yanarken, bunların hepsini yapmak zorunda mıydık? Dijital alemler, sistemi olduğu gibi devam ettirmek adına, etrafımızı ”-meli, -malı”larla çevirmişti ama durum hiç bu kadar absürt olmamıştı. Kriz anında her şeye yetişmenin saçmalığı, aslında her şeye yetişmemizin gerekmediğini göstermiş ve hatta yönü daha pozitif duygulara doğru çevirmişti. Eskiden bohemlikle suçlayıp belki de burun kıvırdığımız JOMO, artık nefes almamızı sağlayan ve belki de gelecek planlarımızı şekillendirecek bir motto.

Hızına hız katmak için çarklarını döndüren dijital alem size aksini söylemeye çalışsa da, bir nefes alın, uzaklara bakın ve her şeye yetişmek zorunda olmamanın keyfini çıkarın.

İşte JOMO’landınız!