Yazar: Zeynep Naz Inansal
9 Kasım 2021
Böyle bir İstanbul mümkün mü: Kulüp dizi incelemesi

1955 yılında İstanbul’dayız. Kendi ömrümüzde bile sayısız değişikliğine şahit olduğumuz Beyoğlu, ya da o zamanki adıyla Pera, şehrin merkezi ve her zamanki gibi cıvıl cıvıl ve kalabalık. Türkiye’nin bir değişimin eşliğinde olduğu zamanlarda, insanların da yaşayış ve sosyalleşme biçimleri değişiyor. Kimi kimlikler yeni yeni oluşurken, kimileri de hedef gösteriliyor. Tüm bu çalkantıların ortasında da yeni açılan bir gece kulübü insanlara bir kaçış sunmayı, bambaşka bir eğlence vadetmeyi hedefliyor. Tabii bu kaçış, o kulüpte çalışanlar için pek de mümkün görünmüyor. Zira, sahne önü ve sahne arkası arasında ciddi bir fark göze çarpıyor. Geçtiğimiz günlerde Netflix’te altı bölümü yayınlanan Kulüp, bu gece kulübünde yolları kesişen bir grup insan üzerinden o zamanın Türkiyesini anlatıyor. 

Eski mahkum Matilda, doğduğu günden beri göremediği kızı Raşel’le bir araya geliyor ve hem onu korumak hem de geçindirebilmek için Kulüp’te çalışmaya başlıyor. Kulüp’ün vizyoner patronu Orhan, daha önce hiç duyulmamış bir şekilde erkek bir assolisti işe alıyor ve bu assolistin alışılmışın dışındaki şovuna tüm umutlarını bağlıyor. Bu sırada Kulüp’ün müdürü Çelebi, Matilda’yla eski bir davasını çözmeye çalışıyor ve bir yandan da yaşadıkları şehirde farklı inanç ve yaşam tarzlarına tahammül giderek azalıyor. Tüm bu değişimler de seyirciye bir zamanların hayatlarının ve insanların nereye gittiğini sorgulatıyor. Kulüp, geçmişin yalnızca iyi yönlerini hatırlama tuzağına düşmeden eski İstanbul’u anlatmayı başarıyor. Bunu yaparken de ana akım medyada çok da karşımıza çıkmayan temsillere yer veriyor. Öyleyse fötr şapkamızı takıyor, henüz izlemeyenler için çok da spoiler vermeden Kulüp dizisine ve bir zamanların Pera’sına dadanıyoruz. 

Kulüp, bir hapishanenin kadınlar koğuşunda yankılanan af haberiyle açılıyor. Serbest kalan Matilda (Gökçe Bahadır) geçmişiyle yüzleşmek için bolca zaman bulduğu 17 yılın ardından, geçmişine dair herhangi bir detaya tahammülsüz halde. Yıllar önce doğumunun ardından ayrıldığı kızı Raşel’i (Asude Kelebek) görmeye niyeti olmasa da, kızının başını belaya sokması ona fikrini değiştirtiyor. Kendi geçmişini değiştirmek için çok geç olsa da, kızının geleceğini kendi ellerine almaya karar veriyor. Ona iş veren Çelebi (Fırat Tanış), Kulüp’te müdürlük yapıyor. Tüm çalışanlarını sömüren Çelebi’nin Matilda’yla yıllardır kapatmak istediği bir hesabı var. Kulübün sahibi Orhan (Metin Akdülger), İstanbul’un ve Avrupa’nın eğlence anlayışını değiştirecek bir şovu olduğunu iddia eden Selim Songür’ü (Salih Bademci) assolist yapınca tüm dengeler değişiyor. Çünkü kendine Matilda’yı yakın gören Selim, onu kulis asistanı yapıyor. Bu sırada da Raşel annesinin hiç tasvip etmediği, mahallenin çapkın şoförü Fıstık İsmet’e (Barış Arduç) gönlünü kaptırıyor. 

Konusu itibariyle alışık olduğumuz bir dramı ve iç içe geçmiş insan ilişkilerini izleyeceğimizi düşündürten Kulüp, aslında çok daha büyük bir tarihsel gerçeği insanlara birebir etkileri üzerinden anlatıyor. Varlık vergisi, sonuçları ve takip eden yıllardaki kimlik politikalarına odaklanan dizi, aynı zamanda Sefarad Yahudisi kadın bir baş karaktere sahip olan ve Ladino dilini kullanan ilk dizi olmasıyla da dikkat çekiyor. Tüm dillerin, kültürlerin, adetlerin ve inançların doğru yansıtılması için uzmanlardan danışmanlık da alınmış. Kendi ailesinin ve çocukluğunun adetlerinin ne kadar iyi yansıtıldığını anlatan izleyicilere bakılırsa da, bu konuda oldukça iyi bir iş çıkarılmış. Kulüp, daha önce ana akım medyada anlatılmadığına şaşırdığımız kişisel hikayeleri ilk olma sorumluluğunun altından başarıyla kalkarak yansıtıyor. Dizinin bu hikayeleri tüm detaylarıyla anlatabilmek için gösterdiği özen takdire şayan, zira dizi bize kişisel hikayelerin aslında toplumsal olayları anlatabilmenin en etkili yöntemlerinden biri olduğunu söylüyor.

Ana karakterlerin her birinin apayrı bir yalnızlığa sahip olduğunu görüyoruz. Matilda annesini genç yaşta, babasını da sevgilisinin ihaneti üzerine kaybetmiş. Raşel, bir yetimhanede büyümenin getirdiği bir yalnızlıktan muzdarip. Selim, hayallerinin peşinden koştuğu için ailesi tarafından reddedilirken, Fıstık İsmet ise kendi ailesini değerlerine uymadığı için terk etmiş. Çelebi, kendini herkesten soyutlamış, para ve güçle kendine bir güvence sağlamaya çalışsa da yapayalnız. Orhan ise kendi kimliğini saklamak zorunda olduğu bir hayat sürerken onun kim olduğunu bilen tek kişi olan annesinin hafızasını kaybetmeye başlamasıyla bambaşka bir yalnızlığa itiliyor. Kulüp, yalnızları bir araya getiren mekan, zaten biraz da ironik bir şekilde seyircileri de gündelik dertlerini ve yalnızlıklarını unutmak için buraya geliyorlar. Ama aynı sahne ve sahne arkasındaki fark gibi, herkes yalnızlığıyla burada yüzleşiyor ve o ışıltılı sahne her ne kadar büyüleyici olsa da, Selim sahnede uçmaya başladığında kullandığı ipler maalesef görünüyor. 

Kulüp, seyircisine yalnızlığın insan olmaya dair kaçınılmaz bir gerçek olduğunu gösterirken bir yandan da yalnızlığımızda sandığımız kadar yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Çünkü tüm bu yalnız karakterler, birbirlerinde ve beklenmedik yabancılarda bir dostluk ve kapı buluyorlar. Selim; hem kimliği, hem de meslek seçimi sebebiyle ailesi tarafından reddedilmiş biri. Mühendislik diplomasını duvara asıp şov dünyasına atılıyor ve kendinden şüphe duyarken onun elinden tutan kişi Orhan oluyor. Ona kurdukları hayalin peşinden koşmaya değer olduğunu hatırlatırken, hayal ortaklığı sunmuş ve güvenli bir alan açmış oluyor. Aslında tüm karakterlerin geçmişe sırtlarını dönüp geleceğe dair hayaller kurması da anlamlı. Çünkü dönemin politikaları gereği birçok kişi kendi köklerini, alışkanlıklarını ve inançlarını geride bırakmak veya bastırmak zorunda kalıyor. Bununla başa çıkamayan büyük bir çoğunluk da çareyi gitmekte buluyor. Orhan’ın annesinin hafıza kaybı gibi İstanbul da bir hafıza kaybına zorlanıyor. Şehir de herkes gibi, alışık olduğu düzeni, yıllardır süregelen harmoniyi ve hoşgörüyü unutmak, yepyeni bir düzen kurmak zorunda kalıyor. 

İnsanların birbirleriyle iletişimini izledikçe bu şehrin kimilerinin seçilmiş ailesi olduğunu, yalnızlıklarına bir çözüm sunduğunu fark etmeye başlıyoruz. Unutturulmaya çalışanın bu olduğunu hissettikçe de göğsümüze bir şey oturuyor. Kolektif bir yaşam tarzından garip bir bireyselliğe zorlanıyor sanki herkes. Örneğin Matilda ve Selim birbirlerinin seçilmiş ailesi haline geliyorlar ve Raşel’in nişan yemeğine katılan Selim, Matilda’yı sahipsiz sanmamaları için geldiğini söylüyor. Sahipsiz olmanın korkulacak bir şey olduğunun sinyallerini almaya başlıyoruz. Ama izlediğimiz dünya birçok detayıyla bize bu hissi vermiyor. Kulüp; şehrin dinamiği, insanların birbiriyle iletişimi ve yaşam biçimiyle, dayatılanların tezatına dikkat çekiyor. Bunu yaparken de hiç tanık olmadığımız bir İstanbul ihtimalini bize hatırlatıyor. Bir kez daha özellikle kişisel hikayelerin anlatılmasının, şehrin hafızasının görünür kılınmasının önemini anlıyoruz. Dahasının da gelmesi ümidiyle…

editörün seçtikleri