Brütal mimarinin peşinde, bilim-kurgunun gerçek olduğu yerde
yazar: Seden Mestan

İnsan dehasının bir meydan okuması belki de brütal mimari. Üzerinde yaşadığı coğrafyanın gerçeklerine, hayal gücünün sınırlarına ve akıp giden zamana karşı…

Fotoğraflar: Burak Özbek

Hotel Salute – Kiev

Zihnimiz bilim-kurgu aleminin en tekinsiz yerlerinde defalarca turladığından olsa gerek, heybeti fotoğraflardan taşan bu binaların bizim dünyamıza ait olduğuna inanmak ilk anda güç geliyor. Issız bir tepenin üstüne bir uzay gemisi gibi konmuş o görkemli anıt veya balkonları balina kuyruğu gibi uzanan apartmanlar gerçeklik algımızı yerle bir etmek için orada duruyorlar sanki. Bu işin arkasında hayal gücüyle bize oyunlar oynamak isteyen bir dehanın olduğunu iddia etsek çok da itiraz eden olmaz belki.

Ama o kadar ileriye gitmeyeceğiz. İnsanlık tarihinin anlı şanlı ve bir o kadar da yıkıcı dönemlerinde ortaya çıkmış bu yapıların bir kısmı, çağrıştırdıkları anılardan ötürü yalnızlığa terk edilmiş. Bazıları ise içinde yaşam ve hareket barındırmaya devam ediyor. Hepsi çok ‘‘gerçek’’. Görenleri ezip geçen görkemli duruşlarına rağmen… Brütal mimarinin sınır tanımayan estetik anlayışının peşine düşen Özge Tan Özbek ve Burak Özbek, bu yapıları fotoğraflarına taşırken her birinin zamanı aşıp gelen hikayelerini de keşfediyor. Ve kimi zaman da terk edilmişliklerinden ötürü zamanın durduğu bu yerlerden kendilerine ait yeni hikayeler eşliğinde ayrılıyorlar. Gidemesek de, göremesek de onların fotoğrafları üzerinden hayallerimizde canlandırıyoruz…

Bank of Georgia – Tiflis

Fotoğraflarınızda gördüğümüz yerlerin hiçbiri klasik anlamda ‘‘turistik’’ değil; dünyanın gizli kalmış köşelerinde hatta pek çoğu. Siz buraları nasıl keşfettiniz?

Bu tamamen ilgi meselesi. Türkiye’de belki çok fazla bilinmiyor ama yurt dışında mimari ve terk edilmiş yerleri gezen belli bir kitle var. Eskiden bu kadar da yaygın değildi; sosyal medyanın da etkisiyle ciddi bir akım haline gelmeye başladı. Hatta Türkiye’de bile bu tarz mimariye ilgi arttı diyebiliriz. İkimizin de eskiden beri mimariye bir takıntısı var. Aslında bu, daha çok geometriye yönelik bir takıntı ama sanat dallarında ve mimaride öne çıktığı için bizi de buralara yönlendiriyor.

‘‘Eskiye dayanıyor’’ dediniz. İstanbul’da aslında örneklerine çok rastlamadığımız bir mimariden bahsediyoruz. Sizin tarafınızda neler şekillendirmiş olabilir ki bu ilgiyi?

Özge: Eskiden ailemle Sarıyer’de yaşardık. Okuduğum lise ise Arnavutköy’deydi. O zamanlar metro yoktu; sahilden Sarıyer’den Arnavutköy’e uzun bir sahil yolculuğu yapmak zorunda kalırdık. Gidip gelirken herkesin aksine deniz tarafında değil, evleri gören koltuklarda otururdum ve kendime ev seçerdim 🙂 O kadar tarihi, eski klasik yapıda ev varken Sarıyer’de dümdüz, beyaz-gri tonda bir apartmana takmıştım kafayı. ‘‘Bu ev benim olmalı’’ diyordum. Bebek’te de iki ev gözüme kestirmiştim, onlar da aynı tarzdaydı. Sonradan bu evlerin Türkiye’nin en önemli modernist mimarlarından Haluk Baysal ve Melih Birsel’e ait olduğunu öğrendim.

Burak da aynı şekilde Ankara’da büyüdü, o benden daha çok bu mimari tarzın içindeydi. Bir nevi çocukluğu diyebiliriz. Yıllar sonra bu ilgimizin peşinden gittik; bu tarzda yapılar üreten mimarları ve onların eserlerini araştırdık, Sovyet Modernizmini keşfettik.

Bir gün Burak’ın bir arkadaşıyla bu konuda sohbet ediyorduk. Bize bir kitaptan bahsetti, eski Sovyet binalarının fotoğraflarından oluşan mimari bir kaynak… Türkiye’de bulamamıştık, yaklaşık bir sene sonra en yakın arkadaşlarımıza yurt dışından kendimize hediye olarak aldırdık.

Orada ilk gördüğümüz yer, Tiflis’teki eski Ulaştırma Bakanlığı şimdiki Bank of Georgia binasıydı. O zaman aklımıza koymuştuk; o binayı görmeye Tiflis’e gidecektik. Ve zaten sanırım bir hafta sonra Tiflis’teydik. O bina ile birlikte birçok Sovyet Modernizmi binasını da gezdik böylece. Burak da fotoğrafçı olduğu için bu yerlerin harika fotoğraflarını biriktirdik zamanla.

Créteil – Fransa

Dünyanın gizli kalmış köşeleri dedik ya, merak ettiğimiz bir konu var: Buralara ulaşım konusunda nasıl bir planlama izliyorsunuz? Öyle metroyla, trenle kolayca gidilecek, merkezi yerler değil çünkü…

Aslında evet, büyük bir kısmına toplu taşıma yok. Ama özellikle Sovyet ülkelerinde çok zorlanmıyoruz, çünkü taksi gibi bir seçenek var ve çok da ucuz sayılır. Taksinin pahalıya geleceği yerlerde de araba kiralıyoruz. Seyahate çıkmadan önce güzergahımızı dakikası dakikasına planlamış oluyoruz aslında. Hatta bazen Burak, mekanların büyüleyiciliğine kapılıp saatlerce fotoğraf çekmek istiyor ama ulaşım için detaylı bir planlama yapmış oluyoruz; zamanlamaya uymak açısından o planın dışına çıkmamız mümkün olmuyor.

Hotel Salute – Kiev

Özellikle Sovyet döneminin o ihtişamlı binalarına kocaman bir yalnızlık eşlik ediyor gibi. Zaman durmuş sanki. Fotoğraflardan bile ulaşıyor bize. Siz neler gözlemliyorsunuz buralara gittiğinizde? Nedir ilgiyi buralardan uzaklaştıran?

Evet, “yalnızlık” çok doğru bir kelime. Her gittiğimiz yerde ilk anda tüylerimiz diken diken oluyor. Çünkü hem çok görkemli ve sert bir atmosferleri var hem de çoğu terk edilmiş durumda.

Soyvetler Birliği’nin etkisi büyük tabii ki; bu yerler oraların halkına komünizm dönemini ve beraberinde getirdiği acıları hatırlatıyor. Mesela düğünler kiliselerde değil, kiliseler kadar görkemli, dini olmayan yapılarda yapılırmış. Bunlar daha sade, superstructure dediğimiz, içlerinde dini simgeler olmayan yapılar… Komünizm sona erdiğinde ise ilk terk edilen ve bakımsız bırakılanlar da bu binalar olmuş, çünkü rejimin yasakladığı dini yaşamlarına dönmek istemişler. Bu sebeple Sovyet dönemine ait binaların çoğu harabe durumda ya da Tiflis’te olduğu gibi, ülkenin zenginlerinden biri tarafından yok pahasına satın alınarak özel mülk haline getirilmiş oluyor.

Sonsuz Ateş Anıtı – Kiev

Mimari olarak en çok nelere dikkat ediyorsunuz?

Kesinlikle geometrik bir yanı olmalı. Ve elbette, brütal olmalı. Bu brütal, İngilizcedeki “vahşi” anlamında değil, yanlış anlaşılmasın. Beton, brüt yapılardan söz ediyoruz. Bunlar daha çok Romanya, Gürcistan, Ermenistan gibi eski Sovyet ülkelerinde bulunuyor.

Bir de ayrıca modernizm ve Bauhaus mimarilerini keşfetmek için de seyahat ediyoruz. Tabii ki hepsinin ortak noktası, modernist ve yalın hatlara sahip olmaları.

Gördüğünüz en nefes kesici mimari hangisiydi? Sizi daha gördüğünüz ilk anda çarpan…

Kesinlikle Buzluca Anıtı! Bulgaristan’ın Kazanlak bölgesinde 1970’li yıllarda inşa edilmiş, bir dağın tepesine inmiş UFO misali bütün heybetiyle duran, eski Bulgar Komunist parti binası… Çevresinde inanılmaz bir doğa var ve onlarca özgür at dolaşıyor. Çok büyüleyici bir yer. Oraya gittiğimizde bir gün boyunca yanından ayrılamadık, ayrıldığımızda da etkisinden kurtulamamıştık.

Buzluca Anıtı

Peki hikayesiyle en çok etkilendiğiniz yer neresi oldu?

Gerçekten hepsi bizi ayrı etkiliyor, her seferinde tüylerimiz diken diken oluyor.

Ama sanırım yine Buzluca’nın etkisi büyük. Çünkü inanılmaz emeklerle inşa edilmiş ve hemen ardından, yaklaşık 15 yıl sonra, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte terk edilmiş. Sonra da yağma edilmiş. Dış tarafındaki modernist heykeller yerlerinden sökülmüş.

Maalesef Sovyet döneminin kötü anılarından ve duyulan düşmanlıktan ötürü Buzluca gibi pek çok anıt yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Halbuki bunun gibi yerler kültürel ve sanatsal kullanımlarla çok da popüler olmayan ve gelir düzeyi düşük eski Sovyet ülkelerine turistik açıdan inanılmaz bir değer katabilir. Hem maddi hem de manevi anlamda… Ama sanırım günün sonunda yine para sorunu ortaya çıkıyor ve restorasyon için harekete geçilemiyor.

Kiev Krematoryumu

Buzluca’daki yabani atlar, şehrin ortasından geçen vahşi domuzlar… Siz yoldayken karşınıza beklenmedik şeylerin çıktığını biliyoruz. Bu maceralı yolculuklarınız sırasında yaşadığınız en sıra dışı olay neydi?

En garip olanı, Kiev’deki krematoryumdu. Adı üstünde, ‘‘krematoryum’’…  Kiev’de en çok görmek istediğimiz yerlerden biriydi. Aşırı heyecanlı bir şekilde yola koyulduk. Hava da çok güzeldi, ne kadar şanslıyız diye seviniyorduk bir taraftan. Vardığımızda ise bizi ilk karşılayan binanın gerisinden gelen kocaman, siyah duman oldu. O garip kokuyla beraber… Tabii ilk anda anlayamadık ne kokusu olduğunu; gittiğimiz gün yakma gerçekleşmiş meğer. Üstümüze başımıza o koku sindi o gün, korkunçtu. Ve orada neredeyse üç saat geçirdik, düşünün artık halimizi…

Erivan’daki Cascade’ı çevreleyen çeşme ve heykeller… O kadar çoklar ki!

Şimdiye dek gördükleriniz arasında en sürprizli yer hangisiydi?

Tek bir yer söylemek çok zor; her birinde ayrı bir sürpriz bizi karşılıyor çünkü. Bazen iyi bazen de kötü sürprizler olabiliyor. Örneğin, Buzluca’ya gittiğimizde anıtın içine girilmediğini duymuştuk ama hep bir umudumuz vardı. Tüm giriş alanlarını kapattıklarını görmek kötü bir sürpriz oldu bizim için.

Bir keresinde de Tiflis’te içine girilemeyen eski bir teleferik istasyonuna, küçücük bir delikten girdik, ki buraya daha önce gittiğimizde böyle bir yer yoktu. Enfesti! Harika bir sürpriz oldu bize.