Bu dünyadan iki yiğit geçti: Daft Punk ve 28 yıla damga vuran iş birlikleri
yazar: İrem Türkmen

Bu dünyadan iki yiğit geçti… Dramımız bir yana, geçtiğimiz akşam her sosyal mecranın akışı, tek bir ağızdan yas tuttu. Elektronik müziği yeniden tanımlayan Fransız ikili Daft Punk 28 yıllık yolculuklarının sonuna geldiklerini ilan etti, üstelik öncesinde ne ser ne de sır vererek. Bize de kurdukları dostlar meclisiyle bıraktıkları anılarından, hikayelerini anlatmak düşer.

Daft Punk, kendisine ismini veren o meşhur Melody Maker eleştirisinden önce hakiki bir indie grubuydu; adını The Beach Boys şarkılarından almalı indie’likte. Shoegaze’in, pop punk’ın hibriti bir soundl’a müzik yapan Darlin’ isimli ilk projelerine çıkan eleştiri onların müziğini “daft, trashy punk” olarak tanımlamış, yani “dandik, çöplük punk”. Eleştirmenin öngörüsüne verelim, Daft Punk olarak kariyerleri ne dandik, ne punk’tı. Everything Now albümünde Daft Punk’ın yarısı Thomas Bangalter’le çalışan Win Butler, onun elektronik müzikten aslında pek haz etmediğini iddia etmişti birkaç kere ısrarla. Hakikaten durum buysa kendisine kötü bir haberimiz var, zira kitabını bile yazdı.

Homework, Daft Punk ismi altında ilk stüdyo albümleri olmasına rağmen o zamana kadar R.E.M., Beastie Boys, Björk ve Sonic Youth gibi birçok isimle çalışmış ama en iyi Her’le tanıdığımız Spike Jonze’la el ele veriyor ve bu albümden Da Funk şarkısına klip çekiyorlar 97’nin Şubatında. Klipte Spike Jonze tuhaflığı seziliyor hemen, köpek kafalı bir insan ya da insan vücutlu bir köpek New York sokaklarında geziyor, alışveriş yapıyor, birileriyle sohbet ediyor. Biz de bunları arkada Da Funk çalarken keyifle izliyoruz.

Görsel şölenler burada bitmiyor tabii. Üzerinden üç ay geçmeden bir klip daha patlatıyor Daft Punk, bu sefer Eternal Sunshine of the Spotless Mind, The Science Of Sleep ve Be Kind Rewind’ın da yönetmeni, bir başka deliliklerin adamı Michel Gondry’den çıkıyor Around the World’ün eşlikçisi. Günümüzde iyice tuhaflaşan geçmişin fütürizmi görsel anlayışı, dans eden birtakım iskelet adamın dansıyla birleşiyor ve Da Funk’tan bile daha fazla kafa karıştıran, Gondry’nin pek sevdiği rüyaların anamaddesinden yapılmış 4 dakikalık bir video izliyoruz. Ne demiş Daft Punk… “around the world, around the world. around the world around the world. around the world, around the world.”

Daft Punk’ın kimsenin de önlemeye niyetlenmediği yükselişi, ikinci albümleri Discovery’de çocukluk kahramanları, manga sanatçısı Leiji Matsumoto’yla çalışmalarıyla devam etti. Discovery’ye eşlik etsin diye çizdikleri ettikleri hikayeyi Leiji Matsumoto’ya götüren ikili, onun süpervizörlüğünde bir çizgi-müzikal yayınladı. Filmin adı Interstella 5555: The 5tory of The 5ecret 5tar 5ystem, bir saat sürüyor ve hiç diyaloğu yok. Arkada sadece Discovery’den şarkılar çalıyor, hikayedeki ana noktaları onlardan dinliyoruz. Bir konser izliyoruz en başta, One More Time’ı çalıyorlar. Sonra bi bakmışız Aerodynamic eşliğinde bir askeri baskına tanık oluyoruz, grubu alıp kaçırıyorlar bambaşka bir gezegene. Fazla da spoiler vermiş olmayalım ama albümü elinin tersi gibi bilenleri pek keyifli bir seyir bekliyor.

2005’te film dünyasından moda dünyasına yatay geçiş yaptı Daft Punk güçlü bir işbirliğiyle. Fotoğrafçı ve o dönemin (??) kreatif direktörü Hedi Slimane’ın tasarladığı siyah maskeleri ve Saint Laurent takımlarıyla haza beyefendi disko robotu imajlarını tamamladılar. Saint Laurent’in Sonbahar-Kış 13/14 kampanyasında Slimane’in tasarladığı maskeleri ve disko topu stili takımlarıyla boy göstermeleri ve podyumuna özel hazırlardıkları bir mix’le ilerleyen süreçte de devam edecekti bu yaratıcı dostluk.

Ana akımı süratli bir yükselişle kasıp kavurmuştu Daft Punk çoktan. Ama ne demiştik, Thomas Bangalter’in gönlü her zaman biraz alternatif kültürdeydi. Ne var ki Daft Punk çoktan alternatif kültürü de kasıp kavuruyordu. 2005 yılında indie züppelerini bile dans pistlerine çağıran o efsane LCD Soundystem albümünde bir değil, iki dev Daft Punk referansı vardı. Biri albümün ve ilk yarının açılış şarkısı, Daft Punk Is Playing At My House, ikincisi ise ikinci yarıyı açan, Losing My Edge. O eski hipster’lığından eser kalmadığından yakındığı şarkısında James Murphy, Can’in ilk Köln konserine gittiğinden, Captain Beefheart’ı ilk gruplarından beri dinlediğinden ve kaçınılmaz şekilde, rockçı çocuklara Daft Punk’ı ilk onun dinlettiğinden bahsediyor. Herkesin sevdiği şeylerin tarihte iki yeri vardır, ya klişe kutusunu boylarlar ya da çizgisinden çıkmadan klasikleşir, efsane olurlar. Daft Punk’ın hangi kutuya gireceğinden bahsetmemize bile gerek yok.

808s & Heartbreak ve My Beautiful Dark Twisted Fantasy zamanlarında, Trump destekçiliği ve Twitter safsatalarından önce bir başka Kanye vardı. Birkaç şarkı dışında hiphop henüz günümüzdeki altın çağına girmemişti. Onu altınçağına sokan birkaç şarkıdan biri de efsane Harder, Better, Faster, Stronger’ı sample’layan Stronger oldu. Akıllı telefonların henüz bir uzvumuz haline gelmediği, sample’lama kültüründen bihaber olduğumuz 2007 yılında olmuştu Daft Punk’ın girişi genç dostlarımızın hayatına. O dönemde 12 yaşında olan ben, açık ve net şekilde “Yuh, Kanye’ye bak. Tanınmamış gruplardan çalıp çırpmış, nereden fark edilecek” diye düşündüğümü hatırlıyorum. 12 yaşındaki aymaz, külyutmaz kendimi pışpışlayıp susturmak isterdim bugün olsa. Oysa klibinde gayet Daft Punk var. Stronger Kanye West’in alametifarikası haline gelmiş sample’lamayı uyguladığı ilk şarkılardan biri ama son Daft Punk karşılaşması değil. Kanye West’in dönüşümüne ilk delalet Yeezus albümünde, On Sight, Black Skinhead, Send It Up ve I Am A God’ın hem prodüksyonunda hem yazımında Daft Punk’ın eli var.

2010 gelip çatıyor ve Daft Punk “hah, tam adamını buldunuz” dedirten bir işe girişiyor, Tron: Legacy’nin müzikleri. Aslında 2007’de yapılacakmış film çalışmaları, ama Daft Punk Alive turnesinde olduğu için ertelemişler filmin çıkışını, öyle elzemmiş Daft Punk’ın katkısı. Onlar için de hiç azımsanamayacak bir projeymiş bu, öyle ki en başından beri iki synth, bir drum machine’le yapmayacakları belliymiş bu işi de Homem-Christo’nun dediğine göre. Küçüklüğünde Tron’u izlemiş olan de Christo-Homem, filmin mirasını sileceğini bilse asla bu işe girmeyeceğini, filmden pek mutlu olduğunu da dile getiriyor sık sık.

2011’de popüler kültürün hemen her alanında parmağı olan Daft Punk, bir de süpermarketlere girmeyelim mi düşünmüş olmalı. Hayır, süpermarkette çektikleri bir kliple ya da bu sefer de bakkalların kullanımına sundukları bir mix’le değil Saint Laurent’e yaptıkları gibi. Daft Punk bu sefer de Coca Cola’yla kafa kafaya veriyor ve kendi şişesini çıkarıyor. Coca Cola’nın şişe işbirlikeri bununla sayılı da değil, Karl Lagerfeld, BAPE, Marc Jacobs gibi birçok isimle koleksiyonerlere hitap eden şişeler çıkarmıştı marka. Azılı bir Daft Punk hayranıysanız kendinizi çok da harap etmeyin, bu şişe zaten sadece Fransa’da, sınırlı sayıda satışa çıktı, bugünlerdeyse 15 £’a alıcı buluyor ikinci elde.

2014 Daft Punk’ın sinemalara geri döndüğü bir seneydi, yani dolaylı olarak. Cannes ödüllü Mia Hansen-Love’ın Eden filmi elektronik müzik dünyasında yerini bulmaya, takiben sürdürmeye çalışan Paul’ü anlatıyor. Filmin yazarı, filmde Paul’a ilham veren Sven Hansen-Love, 90’larda gittiği bir ev partisini sanki dün gibi hatırladığını söylüyor. Hatırlanmayacak gibi de değil, ev meğer Bangalter’ın ailesinin eviymiş, partide DJ’lik yapanlar ise o zaman ne Daft, ne de Punk olan ikili Guy-Manuel de Homem-Christo ve Thomas Bangalter imiş. Thomas ahbabına “Hazır mısın Guy-Manu?” diyor, çalan müziği durduruyor, kalabalığın “aaaa, ooo, niye kestiniz” şikayetleri hemen Da Funk’ın devreye girmesiyle son buluyor. Sven, o esnada derin bir transa geçiyor ve “bu modern disko” diyor. Peki bu olaya müsaade etmek Daft Punk’ın Hansen-Love kardeşlere tek kıyağı mıydı? Asla. Kardeşler filmde orijinal şarkıları kullanmazlarsa filmin hiçbir anlam ifade etmeyeceğini, o dönemi bütünüyle yansıtmayacağını iddia ediyorlardı. Bu onlara 1 milyon dolara falan patlayacaktı, ta ki Sven telefonla joker hakkını kullanıp bizzat ikiliyi arayarak. Onlar da müzikleri 3,700 dolara, evet doğru okudunuz, 7 haneli bir rakamı 4 haneye indirerek dev bir sevap işliyorlar. Peki sadece sevabına mı? Hayır. De Homem-Christo ve Bangalter’e neden bu sevaba girdikleri sorulduğunda cevapları oldukça basit olmuş, “Çünkü filme inandık.”

2013’te çıkan son albümleri Random Access Memories artık iyice yıldızlar geçidi olmuştu. 2013’te aslında efil efil veda kokan, fakat düne kadar fark edemediğimiz bu güzel albümde kendilerine eşlik eden dostlarıyla bir video serisi yayınlıyorlar Youtube’dan, Vice işbirliğiyle. Albümün üçüncü şarkısında elektronik müzikte synth devrimi yapan, Donna Summer’ın I Feel Love şarkısının prodüktörü Giorgio Moroder’ın kendi ağzından hayatını, Almanya’da diskoları ve diskoyu nasıl yeniden icat ettiğini anlatıyordu. Bu videoda ise Daft Punk’la stüdyoya girdiğini, stüdyoda 3 mikrofon olduğunu, bunun sebebini anlamadığını söylüyor. Teknikere sorduğunda cevap birinin 60’ların sesi, birinin segment, birininse bugünün sesini yansıtan mikrofon olduğunu öğreniyor. Elektronik müzik devrimcisi kimsenin farkı duymayacağını söylediğinde tekniker ona katılıyor. “Peki Thomas neden bunu yapıyor?” dediğindeyse tekniker “Oh, Thomas duyacak” diye yanıtlıyor. En son hangisi kullanılmış peki derseniz, hayatının üç ayrı dönemini anlatırken, o dönemin ses kalitesini yansıtan mikrofonu, yani üçünü de. Artık elektronik müzikte Fransız Dokunuşu olarak adlandırılan, duymadığımız ama hissettiğimiz bu gibi ufak detaylar da Daft Punk’ın imzası.

Nile Rodgers’la buluşmaları ise yıllarca birbirlerini kıl payı kaçırmalarından, birinin uçağının rötar yapmasından, birilerinin farklı bir şehirden erken kaçmak zorunda olmasından ertelenmiş, ta ki 2013’te Daft Punk RAM’i New York’ta kaydedene kadar. Sonrası bildiğiniz gibi, işin içine Pharrell Williams dahil oluyor ve yaklaşık 3 yıl süren, bir yandan “Artık çalmayın şu şarkıyı” derken seke seke oynamaktan geri duramadığımız Get Lucky ile tanışıyoruz.

Bir başka yaz hiti, bu sefer “Haydi kapatıyoruz artık gidin, oynaya oynaya gidin ama gidin” şarkılarından Lose Yourself To Dance’te Pharrell Williams tekrar eşlik ediyor ikiliye. Onun Daft Punk’la buluşması, biraz daha zorlama olmuş, bir Madonna partisinde tanışmışlar, Pharrell ikiliye gidip “Napıyorsunuz, beni de alır mısınız” makamında birkaç şey söylemiş. İkili “Yok işimiz var şimdi” deyince de Pharrell çok da uzatmadan “Peki, aklınızda bulunsun, tef bile çalarız yani gerekirse” diyor ve uzuyor. Bir yerden sonra telefonu çalıyor Pharrell’in, diyorlar ki kalk gel Paris’e. Onun da başına minnet, kalkıyor gidiyor. Soruyorlar, neyin var neyin yok diye. Pharrell son çalıştıklarını gösterince Daft Punk pek memnun olmuyor, sonra ona Get Lucky’nin gitar partisyonunu çalıyorlar, Nile Rodgers’ın yazdığını. Sonra bir bardak, bir de ilaç veriyorlar bizim oğlana, bunun enerjisiyle oturup yazıyor ne var ne yoksa. Aklınıza kötü kötü şeyler gelmesin ama, verdikleri sadece jetlagin etkilerini geçirmek için kullanılan bir efervesan tablet. Pharrell diyor ki o ziyaretten hiçbir şey hatırlamıyormuş, sanırız Lose Yourself To Dance de o hezeyanlı birkaç günde çıkıverdi Pharrell’den.

Bu video serisinde eksik olan ama asla ve asla atlayamayacağımız, grubu köklerine götürebilecek alternatifoğlu alternatif The Strokes’un Julian Casablancas’ıyla yaptığı Instant Crush işbirliği. Sesi Daft Punk’ın imzalarından biri, vocoder’la defalarca distort edilmesine rağmen tanımamak mümkün değil, hatta 2015’in One Love 14 festivalinde yan projesi Julian Casablancas + The Voidz’la verdiği konserde de çırılçıplak sesiyle söylediğinde içimizi dağlamıştı bir güzel. Neyse, Daft Punk diyorduk. Tron’un soundtrack’ini hazırlarken bir arkadaş aracılığıyla hayranı oldukları Casablancas’a ulaşıyor ve bir şarkı yolluyorlar, belki sıradaki The Strokes albümünde kullanır diye. Başta Casablancas Summer Crush diye bir şarkı yazıyor, içine sinmeyince spontane söylüyor. Belki de gitar solodan önce “Alın artık bunu, artık şarkı söylemek istemiyorum” deyişi şarkıda bahsettiği buhranlardan kaçmaya çalışması değil, basitçe “Yoruldum, bi su mu verseniz” demeye çalışmasıdır.

Daft Punk bize arkasından yürüyeceğimiz bir yol, disiplinleri aşan bir külliyat, her konuda çatışsak da kendisinde anlaşacağımız bir zemin bıraktı. Zaman içinde göreceğiz daha ne kadar idare edebiliriz arkalarında bıraktıkları materyalle. Biz maskelerimizi bir sene daha takaduralım, onlar çıkarsın da artık bir rahat nefes alsın.