Yazar: Senem Kahraman
26 Haziran 2021
Bütün yasakları yasakla: Yasaklanamayan vegan piknik

29. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında düzenlenen vegan pikniğin yasaklanmasının yarattığı şaşkınlık ve öfke, bizlere bildiklerimiz üzerine tekrar düşünme ihtiyacı hissettirdi.

Mesela kamusal alan nedir? Kamusalda hangi bedenler, hangi yurttaşlar özgürce var olabilir? Şehrin içinde sayılı yeşil alanlardan biri olan Maçka Parkı’nın öncesi nasıldı, günümüze nasıl geldi? Kafamızda deli sorular…

Maçka Demokrasi Parkı, Gezi Parkı eylemleri sonrası düzenlen park forumları sayesinde o terk edilmiş tekinsiz halinden uzaklaşmış; yoga derslerinin, pikniklerin, film gösterimlerinin, toplantıların yapıldığı bir alana dönüşmüştü. Maçka Parkı, her mekan gibi fiziksel sınırlarını, insanların toplumsal, kültürel, politik gibi meseleler üzerine konuştukları pratikler ve temsiller sayesinde genişletmiş ve günümüzde olduğu gibi sadece sınırlı bir mekan olmaktan çıkmıştı.

Tabii 2013’ten bu yana Maçka Parkı dönüşürken, aynı zamanda LGBTİ+’lara yönelik, nefret söylemi ve baskı da giderek artıyordu. Direnmekten, mücadelen, güllümden bir an vazgeçmeyen LGBTİ+’lar ise en şaşalı, en ‘yoldan çıkmış’, en ‘tuhaf’ haliyle oradaydı.

Bazen Maçka Parkı’nda, genellikle normun (özellikle siyasi normun) tam karşısında!

Bu yıl 19. kez düzenlenecek olan Onur Yürüyüşü öncesi, isteyen herkesin özgürce girip oturarak bir şeyler yiyip içebildiği Maçka Parkı’nda gayeeet normal herhangi bir günde yapılan, yapılabilecek olan ‘piknik’ etkinliği Şişli kaymakamlığı tarafından yasaklanmıştı. Bazılarımıza ama… Parka girişte yapılan üst ve çanta aramalarında, üzerinde gökkuşağı renkleri olan kıyafet, çanta, maskeye izin verilmezken daha sonra insanların varoluşlarına yönelik tahammülsüzlükleriyle parkın boşaltılması istenmişti ama yine bazıları hariç…

23 Haziran günü parkta yaşananları İstanbul Onur Haftası Komitesi ve LGBTİ+ hareketi aktivistleri ile konuştuk.

Fotoğraflar: Üzüm Photo

En başa dönelim: İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası etkinlikleri kapsamında Heybeliada’da yapılması planan vegan piknik, Adalar emniyetinin gayrimeşru müdahalesiyle, etkinlik mekanını işletenleri de gözetmek adına Maçka Parkı’na taşındı. Ama tabii bu sefer de Şişli Kaymakamlığı girdi işin içine. Ne olup bitti bu süreçte? Arka plandakileri bir de sizden dinleyebilir miyiz?

Nalan: En temelinde bu etkinliğin yalnızca bir piknik olduğunu hatırlatalım tekrar tekrar. Son yıllarda ve özellikle Boğaziçi Direnişi’nden beri lubunyalara ciddi bir baskı mekanizması geliştiriliyor. İçeriğinde yoga gibi aktivitelerin olduğu bir pikniği yasaklamak iktidarın lubunyalar üzerindeki baskını ve korkusunu tekrar göstermiştir.

Önce Heybeliada’da etkinliği gerçekleştireceğimiz tesise mafyatik yöntemlerle baskı uygulanmış ve bizler de bunu sosyal medya hesaplarımızdan duyurmuştuk. Eksenimizi Maçka’ya kaydırdıktan hemen sonra pikniğin başlamasından bir veya iki saat önce Şişli Kaymakamlığı “pikniği” yasakladı. Ve bununla birlikte Maçka Parkı girişine ve içine polis yığdığı, ilginç arama yöntemleri gözettiği, daha sonra içerideki lubunyaları tahrik etmeye çalıştıkları, tetikledikleri ve daha sonrasında da hırçınca saldırdıkları süreci yaşamış olduk.

Kaymakamlığın sitesinde bile yayımlamamış karar sebebiyle, parkta öğle saatleri itibariyle polis baskısı başladı. Park girişinde nasıl bir hukuksuzlukla karşılaştınız?

Nalan: Öncelikle, kamusal bir alan olan parkın ana girişinin kapatılması, başka girişlere yönlendirilmesi, gerekçesiz aramaların yapılması gibi türlü hukuksuzluklarla karşılaştık.

Ancak bunlar arasında belki de en ilginci, polislerin LGBTİ+ bayrağı/rengi olarak atadığı nesneleri ve o nesnelerle olan kişileri içeriye almadığı, müdahele ettiği durumlar yaşandı. Gökkuşağı maskeli bir avukatın girişi engellendi, gökkuşağı baskılı çantası olan kişiden çantasını saklaması istendi… Ve bu yaşananların hiçbir gerekçesi, anlaşılabilir yanı yok. Bu sayede iktidar, yalnızca lubunyalardan değil; yan yana gelen, farklı renklerden de korktuğunu göstermiş oldu.

İktidarın kabul etmediği renkli, gökkuşağı barındıran nesneleri yalnızca lubunyalar kullanmıyor. Maçka’da yaşanan bu hukuksuzluğun daha sonra cis-heteroları da etkileyeceğini çok iyi biliyoruz. Tam da bu yüzden hatırlamakta fayda var: cis-heteroların kurtuluşu, lubunyaların kurtuluşuyla mümkündür!

Arda: Etkinliğe öğleden sonra katılabildim ve arkadaşlarımın söylediği alternatif yolları denedim. Bu sayede üst araması yapılmadan, parka girebildim.

Ari: Parkın ana girişlerinde polisin beklediğini ve insanların görünüşüne göre seçilerek üstlerinin ve çantalarının arandığını haber verdi arkadaşlarım. Bu aramalarda da polisin sözleriyle “LGBT unsuru” şeylere bakılıyordu, yani gökkuşağı bayrağı ya da renkli herhangi bir şey. Gökkuşağını doğrudan kriminalize edildiği bir dönemdeyiz zaten ancak bir grup insanın piknik yapmasından bile bu kadar korkulması ilginç elbette. Ben parkın pek çok farklı girişinden birinden girdim. Arkadaşlarımın yanına gelene kadar da öbek öbek polisin yanından geçerken zaten günün çok da rahat geçmeyeceğini hemen anlamıştım. Sosyal mesafeye uygun oturmamızı istediler. Bu şekilde dağılarak oturduk. Örtüler serilmiş, yiyor içiyorduk. Yani bildiğiniz piknikti. Ama buna rağmen düzenli olarak gelip hiçbir amacı olmayan uyarılarda bulundular. Elbette bunun rahatsız etmek niyetli olduğu belliydi. Uzun zamandır göremediğim arkadaşlarıma kavuşmanın, pandemi sürecinin ağırlığıyla yıpranmışken nihayet fiziksel olarak yan yana gelebilmenin, açık havada oturup parkın tadını çıkarmanın bir yoluydu bu piknik. Bir pikniğe saldırıda bulunuldu. Bu cümleyi kurmaktan ben utanıyorum, yaşadığım ülke adına utanıyorum.

Fotoğraf: Üzüm Photo

Uzun yıllardır Onur Haftası yürüyüşü ve etkinlikleri türlü bahanelerle izin verilmiyor. Maalesef ki biz bu şiddeti, hukuksuzluğu zaten tanıyoruz, biliyoruz. Boğaziçi Üniversitesi direnişinde özellikle BüLGBTİ kulübünün kapatılma kararı, gökkuşağı bayrağının yasaklanmasından biliyoruz. Bu şiddet, hukuksuzluk sürpriz değildi ama kaderimizde değil. Siz tüm bunlara rağmen, her şeye rağmen bir araya gelme gücünü nasıl buluyorsunuz?

Ceren: LGBTİ+ hareketin, kaldırım aralarından sıyrılan ot gibi bir yapısı var oluşunun tarihinden beri var 🙂 Yaşadığımız tüm zorluklar yeniden ayağa kalkıp çeşitli kazanımlar için, hayatımız için, yaşam biçimlerimiz için; sesimizi çıkarmak, biz buradayız demek için dönüştürdüğümüz, gullüm* pratikleriyle üzerine gülebildiğimiz şeyler haline geliyor. Hareket hali, farklı yollar yordamlar üzerine düşünmek mücadelenin kendisi asıl ümidimiz oluyor bazen. Bir de seçilmiş aile kavramı var ki keşke her bir birey bu düşünceyi, algıyı o sarılıp sarmalanma halini deneyimleyebilse. Biz birbirimizin ailesi, yareni, yol arkadaşı olabiliyoruz. Hareketin içindeki öz, sevgiyi dağıtmak, paylaşmak üzerine ve ilişkilenme biçimlerimize de yansıtıyoruz bunu.

Boğaziçi Üniversitesi’nde tam olarak yaşanan da bu. Orada bir seçilmiş aile var ve o ailenin bir parçası, bazen ruhu, bazen desteği BüLGBTİ. Sembol olarak görülen her şeyin devlet eliyle yok edilmeye çalışılması onu puf diye ortadan kaldırmıyor. Bunu anlayacakları güne kadar da hareket kendi kendinin yaralarını sarıp tekrar tekrar “Buradayız! Vardık, varız ve hep var olacağız!” diye haykıracak.

Ari: 10 küsür yıldır LGBTİ+ hak mücadelesindeyim ve transfeminist aktivistim. Şu zamandan beridir demek bile garip gerçi, çünkü özellikle Türkiye’de varoluşumuza yapılan sistematik saldırıları düşününce, var olmam zaten politikleşiyor diye düşünüyorum, bu yüzden “Her yürüyüşümüz Onur Yürüyüşü” demek bana çok iyi hissettiriyor. LGBTİ+’lara yapılan saldırıların sebepleri çok katmanlı olsa da en temelinde var oluşumuza yönelik olduğunu söyleyebilirim. Tam da bu sebepten bir araya gelmek, yalnız olmadığımızı bilmek inanılmaz önemli, çünkü böylece hayatta kalabiliyoruz…

Fotoğraf: Üzüm Photo

Sistematik bir şiddete maruz bırakılan bir gruptan bahsediyoruz ve kimi zaman bununla baş etmek için tek başına güç bulmak çok ama çok zor hale geliyor. Yine, tam da bu sebepten dayanışma ve birbirimize sağlayabildiğimiz destek mekanizmaları hayati önem taşıyor. Birkaç dostumu kaybettim, kimi zaman gücüm çok azalıyor benim de ama bir araya gelebildiğimiz sürece hayatta ve hayatın içinde kalabileceğimizi biliyorum, tüm mücadelemi bu motivasyonla sürdürüyorum. Tek bir arkadaşımın dahi en ufak şekilde canı yanmasın diye mücadele etmeye de devam edeceğim.

Arda: Tabii ki öfkeleniyoruz ancak öfkelensek de umut bizi bir arada tutuyor. Birleştikçe güçlü hissediyoruz.

Parkta çekilen videolarda polis müdahalesi sırasında hiçbir şekilde istifini bozmadan oturmaya, müziğini dinleyip çekirdeğini çitlemeye devam edenleri gördük bir de. Bu onların meselesi değilmiş gibi bakıyorlardı… Bir kere daha ve bir kere daha söyleyecek olursak: Bu neden sadece LGBTİ+’ların değil, herkesin meselesi?

Ceren: LGBTİ+ mücadelesi insan hakları mücadelesidir çünkü. Türkiye’ de LGBTİ+ bireylere karşı gösterilen tavır, herkesin doğuştan hür ve eşit olması gerektiği insan hakları evrensel görüşüne de karşıt sistematik bir baskı mekanizmasıdır. Benim kimi, neyi, nasıl ve ne şekilde seveceğime, nasıl yaşayıp ne düşündüğüme ve düşündüklerimi ifade etmeme yapılmış bir müdahaledir. Şiddeti tekelinde bulunduran devlet dediğimiz yapının tüm bu farklılıklar üzerinden ayrımcılığı legalleştirme çabasıdır.

Bu nedenle, özellikle şu an yaşanan polis şiddeti ve devlet baskısı yalnızca LGBTİ+ meselesi değil bir insanlık meselesidir. Bunu anlayamayan, göremeyen ya da sessiz kalmayı seçen insanlar topluluğu yalnız bugün değil; dün, bugün ve yarın yaşadıkları ve yaşayacakları tüm hak ihlalleri için sessiz kalıyor. Konu her ne olursa olsun orada şiddete maruz bırakılan insanlar var ve bunun karşısında rahatsızlık bile duymadan film izlermiş gibi her şeye uzaktan bakan bir insan topluluğu görüyorsunuz. Hâlâ düşününce delirecek gibi oluyoruz. Birtakım insanlar için devletten gelen şiddete karşı bu kadar büyük bir hissizlik duyulması çok acı fakat bizim için içinde bulunduğumuz koşulların gerçekçi bir tablosu.

Arda: Yapılan çok ciddi bir hukuksuzluk. Parkta olanlar her kesimin başına gelebilecek şiddetin önünü açıyor. Hukuksuzluğun cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği ile alakası yok. Dolayısıyla tüm toplumsal hareketlerin her konuda birbirleriyle dayanışması gerekli.

Fotoğraf: Üzüm Photo

Hava almanın, parkta oturmanın, piknik yapmanın bile sadece LGBTİ+‘lara yasak olması aklımızda tek bir şeyi canlandırıyor. Bizden çok korkuyorlar. Yan yana gelmemizden, eğlenmemizden, birlikte güçlenmemizden, mücadelemizden ve dayanışmamızdan çok korkuyorlar. Bilmeliler ki her yürüyüşümüz onur yürüyüşü, her anımız iktidara karşı bir direniş. Peki hem direniş alanlarımızı genişletirken hem de bu kalabalığı nasıl artırırız?

Burak: Bu belki de Pürtelaş ile Cizre’nin, Avcılar ile İkizdere’nin çok da farklı özgürlük mücadeleleri olmadığını; kendi bedenimizi, coğrafyamızı hep beraber savunmamız gerektiğini anladığımızda mümkün olabilir.

Bu haftanın aslında tek etkinliği piknik değil; dolu dolu bir program var her zamanki gibi karşımızda. Bir sonraki adım için neler var önünüzde?

Burak: Etkinlikler ile bir aradalığımızı farklı kesişimsellikler icra ederken, yürüyüş ile kamusal varlığımızı anlatmak en çok istediğimiz şeylerden biri şu an. Dileriz Cumartesi günü, tüm lubunyalar ve demokratik hak örgütleri ile Taksim’de temaşa edeceğiz.

Arda: Onur Haftası Komitesi’nin belirlediği şekilde etkinlere devam etmek ve olabildiğince sokaklarda olmak var tabii 🙂

Fotoğraf: Üzüm Photo

Dijitalde aramıza mesafeler girse bile bir araya gelebileceğimizi gördük ama bir taraftan da Maçka Parkı’ndaki piknikteki gibi, yan yana omuz omuza gelmenin önemini de biliyoruz. Nedir kamusal alanlarda buluşmanın önemi?

Burak: Birbirimizle sokaklarda kesişmek, uzun süredir alanlardan süpürülen bizleri çok yükseltebiliyor, komite olarak temamızın sokak olması belki de biraz da bununla ilgili. Sokaktayız, bir aradayız, direniyoruz!

Arda: En başta görünürlük tabi. Boşuna alışın demiyoruz, aynı zamanda alıştırmaya çalışıyoruz. Yaşamamızdan, nefes almamızdan bile tahammülsüzlük seviyesinde nefret kusan bir kesim varken, bir araya geldiğimiz kamusal toplanmalar ayrı bir önem teşkil ediyor.

editörün seçtikleri