Yazar: Zeynep Naz Inansal
7 Eylül 2021
Canavarları iyileştirmek zorunda değiliz: Annette film incelemesi

Hayata bambaşka bakan iki sanatçının imkansız aşkı, ellerinde gerçek bir kuklaya dönen çocukları, bolca absürtlük ve 140 dakika süren bir kafa karışıklığı. Bu sezonun en merakla beklenen filmlerinden Annette’den bahsediyoruz elbette. 74. Cannes Film Festivali’nin açılış filmi, Leos Carax ve Sparks’ın efsanevi iş birliği, asi rock operası Annette, sanat ve seyircinin birbirine bağımlı ilişkisini sorgulayan deneysel bir müzikal. Marion Cotillard ve Adam Driver’ın başrollerini paylaştığı film, Sparks’ın yıllardır gerçekleştirme hayalini kurduğu bir tutku projesi aynı zamanda. Leos Carax ve Sparks’ın yolları Cannes’da kesişince birlikte çalışmaya karar vermiş ve bu iddialı projeyi gerçekleştirebilmek için yıllar süren bir yola çıkmışlar birlikte. Sonrası da bildiğiniz gibi, dev bir bütçeyle, bir yılı aşkın süredir tüm sinema dünyasının merakla beklediği bir film yapmayı başardılar. 

Annette, gösterildiği ilk andan itibaren tüm izleyicileri ve film yazarlarını ikiye böldü. Kimileri bir başyapıtla karşılaştıklarını anlatıp kendilerini şanslı sayarken, bir grup da filme tahammül etmekte zorlandığını anlatıyordu. Evet, gerçekten de alışılmışın dışında ve epey deneysel bir yapımla karşı karşıyayız. Peki biz bu tartışmaların neresindeyiz? Biz de Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde izleme fırsatı bulduk Annette’i. Filmin söylemek istediklerine katılmıyoruz ve Annette’e pek bayılmadık, ama kesinlikle izlediğimiz için kendimizi şanslı saydığımız ve büyük ekranda deneyimlenmesi gereken bir film olduğunu söyleyebiliriz. Evet, size de söz verdiğimiz gibi bir süre uzaklara daldık ve artık hazırız. Bugün Annette’e, Leos Carax’a ve seyirci ve sanatçının toksik ilişkisine dadanıyoruz. 

Annette, Carax’ın sinematik evrenine uygun bir şekilde oldukça meta bir sahneyle açılıyor. Filmin nasıl izlenmesi gerektiğine dair komutlar veren bir ses duyuyoruz. Ardından da kendimizi bir kayıt stüdyosunda, filmin arka planında yer alan ekiple buluyoruz. Filmin müziklerini ve orijinal hikayesini yazan Sparks grubu üyeleri, yönetmen Leos Carax ve kızı stüdyodan çıkıp Los Angeles sokaklarında yürüyorlar ve “So May We Start” (Artık başlayabilir miyiz?) adında bir şarkı söylüyorlar. Adım adım filmin başrol oyuncuları da onlara katılıyor ve yavaş yavaş rollerine giriyorlar. Şarkının sözlerine kulak kabarttığımızda filme ve bizi çıkaracağı yolculuğa dair ipuçları barındırdığını fark ediyoruz: koca bir bütçeye rağmen ortaya çıkan şeyin yeterli olmayabileceğinden korkuyor şarkı. Başlamak istiyor, ama pek emin değil. Seyirci için kurulan bu dünyada onlar için ölebileceğinden ve hatta öldürebileceğinden bahsediyor. Sahnenin nerede olduğunu sorguluyor bir yandan da: içerde mi, yoksa dışarda mı? Bu sahneyle birlikte biz de sahnenin nerede olduğunu, gösterinin başlayıp başlamadığını ve tabii seyirci olarak bu filmde yaşanacaklarda ne kadar büyük bir payımız olduğunu sorgulamaya başlıyoruz. Carax, bizi sanat ve seyirci ilişkisine dair uzun bir sorgulamaya davet ediyor. 

Ana karakterimiz Henry McHenry (Driver) başarılı bir komedyen. “The Ape of God” (Tanrının maymunu) adındaki şovuyla izleyicileri bolca güldürüyor, ve kendine hayran bırakıyor. Boks maçına çıkar gibi hazırlandığı ve giyindiği gösterisinde komedi veya zekaya dair hiçbir şey yok bu arada. Zira insanların neden güldüğünü anlayamıyoruz. Henry, aşık olduğu kadını, opera sanatçısı Ann Defrasnoux (Cotillard) ile birlikte olduğunu anlatıyor seyircisine. Daha sonra ikili, tüm kameraların ve seyircilerin önünde romantik bir buluşma yaşıyor ve birbirlerine gösterilerinden bahsediyorlar. Henry seyircisini öldürdüğünü, Ann ise onları kurtardığını söylüyor. Biri giderek öfkesi büyüyen bir sanatçıyken, diğeri de her gün sahnede ölüp seyircisi için kendini feda eden bir soprano. İkilinin tutkulu aşkına ikna olmaya çalışıyoruz. E sonuçta bize birbirlerini gerçekten çok sevdiklerini söylüyorlar ısrarla. Sorunlar başlıyor, Ann’in başarısıyla Henry’nin başarısızlığı iç içe geçiyor ve Henry’nin birkaç kadını taciz ettiği haberleri çıkıyor ortaya. Son bir çabayla yaptıkları çocuk da onları kurtarmıyor. Zaten kızları Annette’in doğumunun ardından Henry öfkeyle katlediyor Ann’i. Kızının yeteneğini paraya çevirebileceğini anlıyor sonra Henry. Yeterince canavar değilmişçesine bu kez de kızını sömürüyor. Ta ki kızı onun himayesinden kurtulup özgürlüğüne kavuşana kadar.

Kim için sanat, ne için sanat?

Annette, yaratım sürecinin sanatçı için geldiği garip noktaya odaklanıyor. Sanatın sadist bir dürtüyle mi yoksa şefkatle mi yapıldığını, hatta belki de hangi tip yaratımın seyirci tarafından onaylandığını anlamaya çalışıyor. Bir yandan da seyircinin bu süreçteki rolünden rahatsız gibi. Oldukça çiğ bir şekilde yansıtmayı tercih ettiği magazin programı ve haberler üzerinden aslında popüler kültürün sanatçıya biçtiği imajın onun eserinin de algısını değiştirdiğini söylüyor film. Bunu bu şekilde yansıtarak bile önemsediğini fark edemiyor maalesef. Henry’nin kişisel hayatındaki hataları gösterisinin beğenilmemesine, seyircinin ona artık gülmemesine sebep oluyor. Peki Fransa’nın asi çocuğu, sanatçıyı ve eserini birbirinden bağımsız düşünmemiz gerektiğini mi söylüyor? 

Aslında burada filmin hikayesi ve müziklerini üstlenen Sparks’a, yani Russell ve Ron Mael kardeşlere yakından bakmak faydalı olabilir. Edgar Wright’ın ustalıkla çektiği The Sparks Brothers’tan da öğrendiğimiz üzere Sparks, uzun yıllardır kendini baştan yaratan bir müzik grubu. Kariyerlerinde çoğu kez seyircinin tepkileri ve beklentileriyle kendilerinden ödün vermek zorunda kalan müzisyenler, artık bunu yapmak zorunda olmadıkları bir hayat sürmeye çalışıyorlar. Tabii bir yandan da bu duruma dair bir kırgınlıkları var. Kendi kitlelerini bulmuş, çokça başarıya imza atmış olsalar da hala istedikleri yerde olamadıklarından mutsuz olduklarını da biliyoruz. Hayatta en sevdikleri işi yapabiliyor ve üretebiliyor olmak onlara yetmiyor, hâlâ belli bir onayın peşinde koşuyorlar. Hem Annette filmi, hem de Carax, aslında bu onay isteğinin ikiyüzlülüğüne ve rahatsız ediciliğine odaklanıyor. Bir yandan bu ilgiye muhtaç, bir yandan da bu ihtiyaçtan dolayı kendine çok sinirli. Ama bu sinirin muhattabı seyirci mi olmalı?

Aslında film, sanatçının bu ilkel dürtüsünü açığa çıkarsa da, seyircinin ikiyüzlülüğüne dair birkaç laf söylemeyi de ihmal etmiyor. Yani bu çarpık düzende seyircinin de payı olduğunu, aslında sanatçının seyirci tarafından bu hallere itildiğini anlatıyor. Yani seyirci için her gün sahnede ölen Ann gibi, sanatçının ancak kendini seyirci için feda ettiğinde değerli olduğunu eleştiriyor bir yandan. Henry gibi açıkça gerçekleri söyleyenlerin pek sevilmediğini, onların seyirciyi kendiyle yüzleştirdiği için dışlandığını anlatıyor. Ama burada da Ann’in yeteneği açıkça görülürken, Henry’nin bir an bile yetenek kırıntısı bile göstermediğini hatırlatmakta fayda var. Günün sonunda Henry’nin öfkesi, belki de hiçbir zaman tam olarak yeteneğinden emin olamamasından geliyor. Burada da bir özeleştiri çıkarıyor film karşımıza ve çok naif bir şüphe, güvensizlik sergiliyor sanatçı.

Sparks’ın şarkılarında ve demeçlerinde hissettiğimiz, aslında her sanatçıyı daha iyi bir yaratıma iten o naif kendini sorgulama ve şüphe filmde kendini hissettiriyor. Ancak Henry’nin gözünden anlatılan hikaye belki de Carax’ın elinde, çok daha kibirli bir yere gidiyor. Karşımızda bu naif şüpheyi bir öfkeye dönüştüren karakter var. Film ise bu karakteri bir kurban gibi göstermeyi tercih ediyor. Sanki hayatının kontrolünde değilmiş ve onun kararları da başkalarının sorumluluğuymuş gibi yansıtılıyor. Filmin son cümlesinde Henry bize arkasını dönüp artık onu izlememizi buyuruyor. Carax da bu ironinin farkında tabii, ama onu izlememizden bu kadar rahatsız Henry neden sürekli kendini ortaya koyuyor?

Zavallı Annette bebek

Özetle Annette, sanatçının ikiyüzlülüğünün farkında olduğunu hissettiren ama bunun ötesine geçme cesaretini gösteremeyen bir film. Carax’ın sanata ve yaratıma bu kadar indirgeyici ve siyah-beyaz bir yerden bakması tabii ki bilinçli de olabilir. Ancak bu öfkesi ve kibri seyirciye yukardan baktığını hissettiriyor. Kendine yer bulamadığını bu denli uzun ve öfkeli bir yerden anlattığında, hem bizimle olmak isteyen hem de bize sinirlenen bir anlatıcıya maruz kalıyoruz. Sanki gerçekleri söylediği için sevilmiyormuş gibi yansıtılan Henry’nin tüm abartılı canavar dürtüleri bir sonuçmuş gibi gösteriliyor. Zamanında tüm hikayelerini dinlemek zorunda kaldığımız öfkeli erkekleri şimdi bir de bizim mi kurtarmamız, teselli etmemiz gerekiyor yani? Yüzyıllardır süregelen bir eşitsizliğin ve domine eden hikayelerin demodeleşmesi gerçekten de üzülmemiz gereken bir durum mu? Dürüstçe söyleyelim, canavarlardansa fedakarlıkları tercih ediyoruz biz de. Üretimin ve sanatın binbir çeşit versiyonları, dönüşümleri bu çatırdayan erkek hikayelerinin arasından sızıyor ne de olsa. Yine de Annette’i izlediğimiz, herkesi bu denli konuşturup düşündüren bir filmi deneyimleyebildiğimiz için mutluyuz. Şahane görseller ve olağanüstü performanslara şahit olduk çünkü. Ancak artık dünya iyi yönde değişiyor olduğu için, kimseyi teselli etmeye takatimiz kalmadı. Onun yerine biz de kısıtlı zamanımızı seyircisine şefkati layık görenleri izleyerek geçireceğiz.

editörün seçtikleri