Advertisement
“Canım kendim” diyerek başlayan bir fetiş: Self-love
yazar: Eylül Bombacı

Sistem bize kendimizi, en çok kendimizi sevmemiz gerektiğini söyleyip duruyor. Elbette, bitik bir özgüvenle birinin gölgesi altında titremekten iyidir. Ama işlerin raydan çıktığı bir nokta da var, ki self-love endüstrisi, işte o noktada devreye giriyor.

Ne kadar yalnızlığa boğulsak da yalnız kalmamaya bir o kadar ihtiyaç duyduğumuzu bize ikinci dalgalarla anlatan bir dönemdeyiz. Yalnızca baş başa bir muhabbet değil, bir topluluk ihtiyacının bambaşka anlamlarının olduğunu kim bilebilirdi ki? Yalnız kalmaya deli gibi ihtiyaç duyduğumuz anlardan, “Yalvarırım bir zoom” dediğimiz anlara mı geldik yoksa? Belki de bundan pek tabii memnunuz, sonunda kendimize vakit ayırıyoruz.

Kendimize vakit ayırmak, kendimize iyi bakmak nerelerden geldi peki? Kendimize bakmak için illa bunu bilinçli olarak mı yapmalıydık? Bilenler bilir, batıyı kasıp kavuran, kendini sevmeye dair büyük sözler söyleyen “self-love” tabirini bir sürü kavramın altında görüyor ve duyuyoruz. Üzerine YouTube videoları, diziler ve daha nice şeyler hazırlanıyor. Bakım kremleri, yüz maskeleri, tek başına film izlemek ve dahası… Birtakım “mindfulness”lık halleri ve yoga matları, yakılan tütsüler…

Peki, bunları yapmazken -ki hâlâ da yapmıyor olabiliriz- sevmiyor muyduk kendimizi? Seviyorduk tabii ki, ama öte yandan kimimizin bu konuda özfarkındalığı yoktu hatta bazılarımızın da barışık olmadığı yanları vardı. Yalnız bütün bunların bir konu haline gelmesi hippi atalarımızla başladı ve türlü akımlarla elden ele uzatıldı diyebiliriz. Mental sağlığın, Yeni Nesil Feminist hareketin capcanlı tutulduğu gündemde her türlü kimliğin kucaklandığı ve aktivizminin yapıldığı bu renkli dönemde konu hep bir şekilde kendimize olan sevgiye geliyor.

Yıllardır kimi zaman bayılarak kimi zaman da lanet ederek “yenilenme” fikri etrafında kurulmuş olan reality programlarını izledik. İngilizce tabiriyle o büyük ‘‘makeover’’ hikayeleri… Kadınları “bakımsızlık” ve “çirkinlik” ile suçlayan kocaların başvurduğu programlardan kuaförlerin kendi kendilerine moda ile verdikleri bütünsel savaşlara tanık olduk. Zamanında yurdumuz kanallarında eşlerinin “değişime” ihtiyacı olduğunu düşünen kendini bilmez beylerin başvurup karılarını zevklerine göre süslediği programlar da gördük.

Son zamanlarda ise meyvelerini veren self-love kavramının medyayı pozitiflik yağmurlarına tuttuğunu görüyoruz. Bunun en güzel örneklerinden biri de Queer Eye olsa gerek.

Queer Eye diğer makeover programlarından farklı olarak merkezine özsevgi kavramını oturturken kendine bakmanın kadınlığa atanmış kalıplarından arınmasında büyük medyatik bir rol oynuyor. Queer Eye’ın tatlı “Fab Five”ı bireyin biricikliğini vurgulamasıyla farklılıkların bireyi birey yaptığını öne sürüyor. Fakat bu ifadenin öte yandan koskoca bir tüketim sermayesinin üstüne serpilmiş bir toz şeker olduğunu görmek lazım. Zizek, doğrudan özsevgi konusunu ele almasa da yoga ve meditasyonun asıl olanından nasıl uzaklaştırılarak bir batı ürünü halinde karşımıza çıkarıldığını anlatıyor. Western Buddhism hakkında yazdığı yazıda yoga ve meditasyonun yaşadığımız bu post-modern, kapitalist dönemde günlük rutinimizdeki gerilimin geri boşaltımı ve sonrasında bireyin bu şekilde topluma ve işgücüne nasıl geri kazandırıldığından bahsediyor. Modern hayattan kaçış olarak görülen yeni “bize özel” rutinler, Zizek’e göre düşündüğümüz kadar masum değil. Bu “fetişler”, bizi her yönden içine alan modern hayattan kaçtığımızı zannederken aslında yine içine atıveriyor.

Bütün bu karamsarlıkların yanı sıra özsevgi kavramı kendisiyle beraber toksik ilişkiler, kendi hedeflerinin önüne engel koymak, depresyon ve anksiyete bozuklukları ve bunun gibi birçok zihinsel sıkıntıları kapsayacak şekilde popüler kültürde geniş bir söylem yaratıyor.

Şimdiye kadar filmlerde karşımıza çıkmış “manic-pixie-dream-girl”lerden tutun, “kötü çocuk”lar ve daha nicelerini feminist söylemler, sinemaya “objektif” bakışlarla eleştirel yönden izliyoruz. Kimi zaman ise günlük hayatta bile insanları basmakalıplara atayan tiplemeleri farklı yönleriyle ele alan “mükemmel” olmayan ve olamayacak aşk hikayeleri izliyoruz.

Love gibi mesela… Yine Netflix yapımı olan üç sezonluk dizi Love, başka filmlerde karşımıza çıkan “manic-pixie-dream-girl” ve “the good guy” ikilisinin farklı yüzlerini bize sunuyor. İlişkilerde iki tarafın da birbirine bir karakter atamasının ne kadar problematik olabileceğini, iyi çocuğun her zaman iyi olamayabileceğini, manik perinin ise her zaman aşırılığı tercih etmeyeceğini düşünmüş olmamız gerekirdi belki de.

İlişkilerin, dolayısıyla da bireylerin biricik olduğunu, filmler, kitaplar ve bunları yazanların “mükemmel”e yaklaşamayacağı gibi, hayatta da mükemmel idealin peşinden koşmanın biraz delice bir fikir olduğunu fark etmek gerek.

Yüce RuPaul’un da dediği gibi “Kendimizi sevmezsek başkalarını nasıl sevebiliriz ki?”