Yazar: Zekican Sarısoy
3 Kasım 2022
Bir paket gibi düşün aileyi: Cici film incelemesi

Berkun Oya’nın yönetmenliğini yaptığı son filmi Cici Netflix’te yayında. Nur Sürer, Yılmaz Erdoğan, Okan Yalabık, Ayça Bingöl, Funda Eryiğit, Olgun Şimşek, Fatih Artman ve ismini burada anmadığımız ama oyunculuklarıyla öne çıkan eşsiz bir ekibin muhteşem uyumunun ürünü. Gerçekten filmin olay örgüsü ve mizansenini takip ederken bir yandan da müthiş bir iştahla her bir oyuncunun ne yapacağını, ne söyleyeceğini; mimiklerini, tepkilerini takip etmeye koyuluyorsunuz. İyi oyuncuların korkunç cast seçimlerinde kaybolduğu ya da silikleştiği o projeleri düşününce filmi ve bütün emekçilerini bu harika iş birliği için tebrik etmek gerekiyor.

Aile denen o paketi şöyle bir açıyor ve dadanmaya koyuluyoruz.

“…Annenin annesi o. Bir paket gibi düşün. Bir rahatlıyorum o zaman…”

Filmdeki canımız Z kuşağımız Naz karakterinin diyaloglarından biri bu. Aileye dair son derece yaratıcı ama bir o kadar da minör bir bakış açısı… Aileye buradan bakınca, kavram düşündükçe genişliyor ama dönüp baktığınızda genişleyen şeyin özünün hakikatinden başka bir şey olmadığını ve aslında bir tekrarın çeşitli biçimlerde değişen formları olduğunu ve bir tür kendini yeniden üreten ürünler silsilesi olduğunu görüyorsunuz. Film, anıları, yasları, yutmakta zorlanılanları, geriye dönüşleri, zorlanan zamanları, kısacası içine kattığı her bir havayı bir şeylerin üzerine atmaktan ve basit bir neden-sonuç ilişkisi kurmaktan ziyade yarattığı evrenin karakterlerin üzerinde, mekanın üzerinde ya da zamanın içinde nasıl durduğunu ya da durmadığını merkeze alıyor.

Dramatik yapısı temelde iki bölüme ayrılan hikayede, karakterlerin öncesi ve sonrası bir düşüş anıyla birlikte hikayeye dahil oluyor. Yani izleyici babanın direnemediği ve düştüğü sekans itibariyle karakterlerin şimdisi ve başladığı yer olan geçmiş arasında bir nedensellik kurmaya başlıyor. Bu esnada yönetmenin tatlı sürprizlerini hikaye boyunca görmeye devam ediyorsunuz. Bir aile evi, orada yaşananlar ve yıllar sonra oraya yeniden bir hesaplaşma için dönüşler alıştığımız hikayeler olsa da gerilimi yükseltmek için kadranı yavaş yavaş artıran yönetmenin bileşenleri bir araya getirmesi, anlatım konusundaki hünerini ortaya koyuyor. Çünkü, bu filmde yönetmenin 2020 yapımı dizi projesi Bir Başkadır’dan çok fazla nüve bulmanız olası.

Tarım ve hayvancılıkla geçinen ve büyük kalabalıklardan uzakta yaşayan bir ailenin, bütün hegemonik ve eşitsiz ilişkiler bir yana, yarının bugünü birebir tekrar eder nitelikte hayatlar sürdüğünü zaten biliyorduk ama izlediklerimiz yine de kalbimizi fena kırdı 💔 Buralarda dolaşmanın da ayrıca bir yönetmen açısından ne denli tedirgin edici olabileceğini görüyoruz. Muhtemelen Toskana kırsalında bir filmi izliyor olsaydık “Ay ne güzel yerler, ne güzel yerler…” diyerek iç çekeceğimiz Cici’nin evreni, 80’lerin bir kamyondan dökülür gibi darmadağın ettiği pek çok şey ile birlikte o pastoral yaşantıdan bir güzelleme yapma olasılığını daha en başından alıp götürüyor. İyi de yapıyor; arsız ve amansız 80’lerin ağzına bir de bal çalacak hali yoktu.

Gel şöyle yamacıma

Bütün yerleşimlerinden bağımsız olarak ‘ev’ kelimesinin akla getirdiği hissiyat fazlaca karmaşık. En basit haliyle duygusal bir çağrışımı, bağlılığı var. Güvenliği, yer fikrini ya da kimliği, aidiyeti taşıyabilir. Boş ya da başka bir şeye dönüşmüş evin ise sonunda bir yuva olabilmesi için -varsa böyle bir ihtimal- kendi sınırları içinde yaşamın var olmasını bekleyen bir sandık görevi görmesi muhtemel. Filmin matematiği üzerine bir inceleme yazmaktan ziyade Cici’yi zaman ve mekanı ele alış biçimi üzerinden düşünmek daha doğru olacak.

Çünkü film bir evi ve evde olma halini, buna dair fikirlerini neredeyse zamansız ve mekansız diyebileceğimiz -her ne kadar kitle iletişim araçları bir Türkiye parodisi sunsa da- bir kesişimler dizisi üzerinden düzenliyor. İyi de bir köy evinde geçiyor, üstelik Türkiye’de; zamanı takip edebiliyoruz ve buna dair kodlar var diyeceksiniz. Hikayenin zamanı ve mekanı doğrudan gösterdiğini, bu iki kavrama diğer bütün her şeyden bağımsız olarak alan verdiğini görmüyoruz. Zamanı aşmak, bağlar oluşturmak, bu bağlardan kurtulmak ya da yeni aileler oluşturmak, oluşturmamak için mekanın ve zamanın gücü araçsallaşıyor. Mekan karakterler oraya adım attıkça anlam kazanıyor. Her bir karakterin taşıdığı epizodik anılar o mekanda yeniden yaşamaya başlıyor. Bunu yaparken, varoluşlarındaki rolleriyle, işlevleriyle ve en önemlisi babalarını ve kendilerinin kapladığı alanı anlamalarıyla yüzleşiyorlar. Mekanın içinde hareket ederken -bu kısmın daha da boyutlandırılması, üzerine çalışılması gerçekten çok güzel olurdu- konumlar belirli bir hafızayı uyandırıyor. Kardeşlerden biri burada yaşıyor ve bitiremediği bir film projesi var. Evde yaşanan tartışmalar ve kişilik halleri flashback ve flashforward ile anıları hatırlatmanın ötesine geçemiyor. Oysa ki mekanın içinde her bir köşe başında bir karakterin hafızası olduğunu biliyoruz. Bir bakıma, kardeşler yaşantılarında var olan aile dinamiklerine, gerçekten asla tam olarak keşfedilmemiş veya çözülmemiş gerilimlere geri dönüyorlar ama mekan onların karakter halleri içinde kurulan bütün büyüsünü kaybediyor ve varlığı da yokluğu da aynılaşan bir şeye dönüşüyor. Eve geri dönmek, başka hiçbir yerde asla elde edilemeyecek türden şifa ve anlayışa izin verir.

Cici karakterleri için evin kendisi, daha önce bir kenara itilmiş olanla yüzleşmek için gerekli alanı sağlıyor. Kimlik bir şekilde o yere bağlıysa, yerin sürekli bir yolculuk boyunca yalnızca geçici bir durak olması benlik için ne anlama gelir? Aslında, bir daha asla eve dönemezsen, hafıza ve miras fikirlerine ne olur? Sonuçta yaşadığımız yerlerde sadece turist gibiysek, gerçekten nasıl herhangi bir yerde olabiliriz?

editörün seçtikleri