Advertisement
Çöplükte hazine aramak: How to with John Wilson incelemesi
yazar: Zeynep Naz Inansal

New York sokaklarından iki yıl boyunca toplanmış görüntüler. Her biri de şehrin şahsına münhasır karakterlerinin hikayelerinden birer kesit sunuyor bize. ”Macera dolu Amerika” diye bir aşk şarkısı patlatası geliyor insanın izlerken ama yaratıcısı John Wilson konuyu çok başka yerlere taşıyor ve ”nasıl yapılır” sorusu üzerinden sıra dışı bir anlatı yakalıyor. İkinci sezon onayını da aldığına göre coşku içinde dadanabiliriz: Bir How to with John Wilson incelemesi

2020 yılını geride bırakırken, bu yılın en iyilerinden oluşan listeler dört bir yanımızı sardı. How to with John Wilson da bu listelerde başı çeken yapımlardan biri olarak gözünüze ilişmiştir muhtemelen. Ya da belki de çoktan izleyip bünyeye indirdiniz bile, hatta tekrar tekrar başa sardınız… HBO’nun belgesel türündeki mini dizisi How to with John Wilson bizlere daha önce izleme fırsatı bulamadığımız bir New York deneyimi yaşatan ve ilk anından itibaren kalbimizi çalan bir iş. Ekim ayında gösterime giren dizi, yarımşar saatlik altı bölümden oluşuyor. Wilson, kamerasıyla yıllar boyunca New York’ta çektiği günlük hayat manzaralarından bir anlatı oluşturuyor ve üzerine yazdığı metinle bir dış ses olarak her bölümde farklı bir ‘nasıl yapılır’ sorusunu cevaplamaya çalışıyor. Sorular kadar cevaplar da yaratıcı. Çünkü belgesel türünün en keyifli özelliklerinden biri olan bilinmezlik ve yolda öğrenme durumu devreye giriyor. Wilson’ın kamerasını yönelttiği, mikrofonun uzattığı insanlar onu beklediğinden farklı yerlere götürüyor.

Wilson’ın iki yıla yakın bir sürede topladığı görüntüler ilk sezonu oluşturmuş. Bölümler, herhangi bir kronolojik düzenden ziyade anlatılan duruma uygun görüntülerin bir araya gelmesiyle ilerliyor. Bu da her şeyin normal olduğu zamanlara götürüyor bizi. New York’un tıklım tıklım zamanlarını, maskesiz günlerini, farklı mevsimlerini, kavgalarını, delilerini ve tüm garipliklerini iç içe izleme fırsatı buluyoruz. Wilson’ın kamerasıyla yakaladığı görüntüler kadar zekice kurgusu, metaforları, espirileri, özeleştirisi ve kaygıları da ilham verici. Anlattığı hikayenin kontrolünde, ama kendini akışa da bırakmış bir anlatıcı. Tabii bir de çok komik kendisi. Lafı daha da uzatmıyoruz ve hazır ikinci sezon onayını da alarak yüzümüzü güldürmüşken How to with John Wilson’a dadanıyoruz.

John Wilson, 34 yaşında, yıllardır Queens’de yaşayan bir belgeselci. Hayatı boyunca değişik işler yapmış. Bunların arasında özel dedektiflik ve televizyon tanıtımı için kameramanlık da yer alıyor. Bu işler süresince elinde kamerasıyla bulduğu her fırsatta New York’u ve tüm gördüklerini kaydediyor. Aslında bu merak, sanatsal bir kaygıdan çok New York’a duyduğu heyecandan çıkıyor. Kendini sürekli değiştiren, yok eden ve yenileyen bu şehri kaybolmadan önce kaydedebildiği kadar kaydetmek istiyor Wilson. İlk başlarda çektiği videoları yine ‘nasıl yapılır’ soruları etrafında kurgulayıp Vimeo’ya ve kendi web sitesine yüklemeyi tercih ediyor ve kendine küçük, ama hatrı sayılır bir hayran kitlesi edinmeyi başarıyor.

Wilson’ın dünyaya tanıtımı ve HBO’yla olan anlaşmasının arkasında da bu hayranlardan biri var. Comedy Central’daki komedi şovu Nathan for You’nun yaratıcısı Nathan Fielder videoların potansiyelini görüyor ve bu işin bir parçası olmak istiyor. HBO’ya konsepti anlatmaya çalışırken, New York’ta geçen, başrolünde insanların olduğu bir vahşi hayat belgeseli olarak anlatıyor. HBO da bu işi yapmaya karar veriyor ve Fielder’ın da prodüktör olarak yer aldığı How to With John Wilson böyle doğmuş oluyor. Wilson, birçok belgeselin zaten gerçekleşmiş olaylar hakkında olduğunu ve kendi işinin burada onlardan ayrıldığını anlatıyor. Bir de HBO’yla yaptığı anlaşmaya rağmen yaratım sürecini değiştirmemiş, hikayenin onu bulmasına ve hikayeleri oluştururken ilk etapta kontrolü kaybetmeye de izin vermiş.

Sezonun ilk anı bir çöplük manzarasıyla açılıyor. Arkada New York’un tanıdık silüeti var, evet. Ama alışık olmadığımız, klişe olmayan bir New York tanıtımı bu. Daha ilk andan itibaren farklı bir şehir tasvirinin bizi beklediğini anlıyoruz. Buradaki çöplük, New York’u çöplükle eşlemek gibi görülebilir. Ki bu çok da yanlış değil. Ancak Wilson gibi biri için çöplüğün bir hakaret ya da aşağılayıcı bir tanım olmadığını da unutmayalım. Çünkü Wilson, kimsenin görmediği, bakmak istemediği, merak etmediği yerleri, kişileri ve konuları inanılmaz bir merakla inceliyor. Onun için çöplük, belki de başkalarının değerini bilemediği bir hazine sandığı gibi. Çünkü Wilson her şeyi kurguda bir mücevhere dönüştürme yetisine sahip aslında.

Sezonun bölümleri sırasıyla; nasıl hoşbeş yapılır, yapı iskeleleri nasıl kurulur, hafızanızı nasıl geliştirirsiniz, mobilyalarınızı nasıl kaplarsınız, hesap nasıl bölüşülür ve mükemmel risotto nasıl yapılır. Ama Wilson bu konuların hiçbirini sandığınız yerden ele almıyor tabii. Kendini sokakta röportaj yaptığı insanların götürdüğü yerlere de açan bir anlatıcı. O sokaktakilere bu önemsiz görünen konularla ilgili soru sormaya başladığında insanların nasıl açıldığını, tutkularını ve hayallerini paylaştığını görüyoruz. Bir şekilde insanlara kendilerini gösterme fırsatı sunuyor ve onları gerçek anlamıyla dinliyor. İnsanları yargılamadan dinlemesi ve içten merakı herkesin ona çok daha rahat açılmasını sağlıyor. Her belgeselciyi kıskandıracak bu özellik, çırılçıplak bir adamın ona uzun uzun sünnet karşıtlığını anlatmasına, tesadüfen tanıştığı bir İtalyanın ona azarlayarak risotto yapmasına kadar gidiyor. Wilson da kendini göstermemeyi, görünmez bir anlatıcı olarak kalmayı tercih ediyor. Zaten hikaye ve kurguda kendiyle ilgili fazlaca detay saklı.

Wilson’ın dış ses olarak anlattıkları gündelik hayatla ilgili sorulardan başlasa da dünyaya ve hayata dair duygusal çıkarımlara dönüşüyor. Bir anlatıcı olarak sesinin ve tonlamasının neredeyse hissiz, nötr bir tarzda olması bu metni beklenmedik bir şekilde destekliyor. Wilson kamerasıyla absürt her şeyi gösteriyor ama hiçbir şeyle dalga geçmiyor, yargılamıyor. Onun için her gördüğü, kafasındaki düşünceleri anlamlandırma fırsatı. Mesela hafızayla ilgili bölümde onun kaygılarını ve yıllar boyunca her yaptığı aktiviteyi defterlerce yazdığını öğreniyoruz. Belki de kamerayla kaydetme takıntısının da buradan geldiğini fark ediyoruz. O bölümü genel olarak zamanı kontrol edemediğimiz gerçeğine, bazı şeyleri unutmanın korkunç olmadığına ve hatta hayatı özel kılanın da bu unutma ihtimali olduğuna bağlıyor. Ya da mobilyalarını plastikle kaplamanın hayatta kendimizde hak gördüklerimiz keyiflere, yapı iskelelerinin korkularımıza, hesap bölüşmenin de kapitalizme bağlandığı bir anlatı yaratıyor.

Her bölüm ayrı bir düşünce egzersizi gibi işliyor ve sezon finali hepsini bir araya getiriyor. Yaşlı komşusu Mama’ya teşekkür amaçlı en sevdiği yemek olan risotto’yu yapmayı deniyor Wilson. Ama bir türlü içine sinmeyen bu yemek onu varoluşsal bir yolculuğa çıkarıyor. Zamansız evrenin tek zamanlı anı geliyor ve dizinin son bölümünde karşımıza Corona çıkıyor. Mama’nın hastaneye kaldırılması ve karantina süreci Wilson’a bunca zaman mükemmeli aradığı ve beklediği için kötü hissettiriyor. Yeterince iyi olan, ama mükemmel olmayan risotto’sunu komşusuyla paylaşmaya karar veriyor böylece. Bu zamana kadar peşinde koştuğumuz mükemmel fikrini sorgulatırken tüm bölümlerde aslında yaşadığımız dünyayı gerçekten görebilmek üzerine düşündürüyor bizi. Burada da ironik olan Wilson’ın tüm iletişimini arada bir kamera varken sağlaması. Bir kadının onu bu şekilde eleştirmesini de kurguda atmamış, acaba bize bir mesaj vermeye mi çalışıyor? Neyse, kimse mükemmel değil sonuçta.