Yazar: Seden Mestan
31 Ocak 2019
dadans’ın üreterek geçen 10 yılı

Dans kolektifi dadans, gözümüzün önünde onuncu yılını devirmişken birlikte nostalji yapmanın da vakti gelmişti…

Nostaljinin bünyede yarattığı hisler, sosyal medyayı saran “10 year challenge” sayesinde varabileceği en üst noktaya da ulaşmış oldu. 10 yıl öncesinden fotoğraflar tek tek önümüze düşmeye başladığında, aslında geçen yılların pek çoğumuz için fiziksel anlamda büyük değişikliler yaratmadığını da gördük. Belki eklenen bir-iki kırışık, moda gereği bir inceltilip bir kalınlaştırılan kaşlar, uzunken kısalan saçlar… Bahsetmeye bile değmez!

Oysa geçtiğimiz on yılda ne de çok şey oldu! Ve bence esas “challenge” (şu kelimenin Türkçedeki karşılığını layıkıyla bulamadık ya), bildiğimiz her şeyi yerinden eden bu on yılda, tüm yaşananlara rağmen istikrarlı olabilmekte… Özellikle yaratıcı bir kolektifin, dış etkenlere rağmen bu on yılda yolundan şaşmadan üretmeye devam etmesine ayrıca hayranlık duymak gerek.

dadans’ın bu anlamda gücü, sağlam dostluklarından ve dansla kurdukları sıkı bağdan geliyor. Farklı zamanlarda apayrı şehirlere savrulsalar dahi bir şekilde birlikte üretmenin yollarını bulabiliyorlar. (Gerekirse Skype’ta prova yapıyorlar.) Geçtiğimiz yıl onuncu senelerini tamamladıklarında durup geriye bakmışlar ve ne kadar çok kişiyle yollarını kesiştirip ne kadar çok işe imza attıklarını fark etmişler. Ve yine işe koyulmuşlar! (Bundan daha iyi bir kutlama sebebi olabilir mi?)

Geçtiğimiz on yıl boyunca gerçekleştirdikleri performanslara ait fotoğraf ve yazılardan oluşan kitaplarını geçtiğimiz haftalarda yayınlayan dadans, Paper Street Co. tasarımı olan bu sanatçı kitabının çıkışını ve tabii bir de beraber onuncu yıllarını kutlamak adına, söyleşilerin de olduğu bir etkinlik düzenlemişti. Sonrasında neredeyse adaşımız olan bu kolektifle bir araya gelip geçtiğimiz on yılı yadettik. Başlamadan söyleyeyim: dadans’ın geçen on yılında zihin açıcı ve ilham alınması gereken çok şey var.

Röportajlarınızda okuyunca sonradan cevabını aldım ama şunu fark ettim, dadans’ı uzaktan izlesem de arkasındaki hikayeyi hiç bilmiyorum. Nasıl bir araya geldiniz de dadans’ı kurdunuz, yollarınız nasıl kesişti?

Dila: Kim başlamak ister?

Merve: Sen başlat bence, başı sende 🙂

Dila: Şöyle başlıyor aslında: 2007 yılı, Galatasaray Üniversitesi’ne girdim. O dönemler bale dışında çağdaş dansla ilgileniyorum ve okulda da o heyecanla çağdaş dans kulübü var mı diye bakınmaya başladım ama yoktu. Zamanında bazı çabalar olmuş ama Latin danslarında kalmışlar. Benim istediğim de o değildi tabii ki zaten 🙂 O zaman buna ben önayak olayım diye düşündüm ben de. O sırada Galatasaray Üniversitesi’nde Merve’yle tanıştık bir arkadaşımız aracılığıyla. Birlikte nasıl kulüp kurabileceğimizi ve bünyesinde neler yapacağımızı araştırmaya başladık. Sonra birlikte çalışmaya koyulduk.

Galatasaray Üniversitesi’nin meşhur Süslü Salonu vardı, yangında harap oldu maalesef. Dersler bitince orada provalarımızı yapardık.

Melek de bizden bir yıl sonra Galatasaray’a başladı. Dolayısıyla hepimizin yolları Galatasaray’da kesişti diyebiliriz.

Melek: Aslında bizim Dila’yla arkadaşlığımız çok daha eskilere gidiyor. Aynı bale okulundayken tanışmıştık. Neredeyse yedi yaşından beri arkadaşız. Sonra ben üniversiteye girince Merve’yle de tanıştım ve dadans’a dahil oldum.

Dila: Üçümüzün de bale geçmişi var. Hepimiz de Royal Academy çıkışlıyız.

Merve: Ben de Dila ve Melek’in eğitim aldığı okuldan farklı bale okulunda, aynı eğitimlerden geçmiştim. Anaokulunda başlamıştım bale eğitimine; benimki de Royal Academy diplomasıyla ilerleyen bir yoldu.

DSC08993

“Amorf” (2018) Fotoğraf: Neslihan Koyuncu

Aslında bu bir tür orta sınıf aile klişesidir. Bir dönem herkes piyano çalar, bale yapardı. Peki sizinkinin kalıcı olmasındaki etken neydi? Kendiniz mi karar verdiniz, aileleriniz mi yönlendirdi?

Merve: Ben kendim karar verdim. O dönemi çok iyi hatırlıyorum: birinci sınıfa başladığımda annem önüme bir sürü seçenek sunmuştu neler yapabileceğime dair. Baleye gitmek istediğimi ben söylemiştim. Kıyafetler ve o peri halleri cazip gelmişti. Başlayınca da çok hoşuma gitti dans etmek. Fiziksel olarak zorlanmayı da seviyordum, balenin teknik yanı o açıdan da tam bana hitap ediyordu. Hâlâ da hoşuma gider sınırlarımı zorlamak ve bunu dans ederek yapmak çok keyifli gelmişti, daha ilk andan.

Dila: Ben de evde çok dans ederdim. Annem de sonunda “Hadi gitsin enerjisini atsın” diye beni bale derslerine başlatmıştı ama ben zorlamayı hiç sevmezdim kendimi. O yüzden baleden çok hoşlandığım da söylenemez o yıllarda. Benim için kırılma belli bir yaştan sonra oldu. Bu sefer annem müdahale etmeye başladı. Liseye hazırlanırken bıraktırdı zorla. Üniversiteye hazırlanırken de yine yasaklar geldi; bu sefer ben bırakmadım. Yani tam bu ergenlik zamanlarında, özellikle 11-12 yaşlarındayken sevmeye başladım baleyi ve ilginç taraflarını keşfettim. Ondan öncesinde otomatikleşmiş bir şekilde, çok anlamadan gidip geliyordum sanırım.

Melek: Aile desteğiyle ve motivasyonuyla başladım ben de. Sonradan su gibi aktı gitti. Bir dönem -çocuk enerjisi herhalde- sıkılıp ayrılmaya karar verdiğimde ağabeyim (o da çok büyük sayılmayacak bir yaştayken) bu dönemlerin geçici olduğunu ve sabredersem “iyi ki” diyeceğimi söylemişti bana. Sayesinde devam ettim. İyi ki etmişim 🙂 Çok farklı kapılar, meslekler, arkadaşlar ve bakış açıları kazandırdı bana.

Dansa yıllarını veren insanların bedenleriyle kurduğu ilişki de daha farklı oluyor. Bedeninize herkesten daha çok hakimsiniz: Ne zaman alarm verdiğini ya da hangi süreçlerden geçtiğini anlama açısından… Ve bence bu çok özenilecek bir şey gerçekten. Siz yıllar içerisinde bedeninize karşı nasıl bir farkındalık geliştirdiniz?

Dila: Bedeni tanımak önemli ama bu mutlaka bale üzerinden olmak zorunda değil çünkü balenin bedeni tanıma şekli çok farklı. Hatta biraz sert ve iyi değil; sakatlıklar çıkabiliyor, olumsuz yanları çok. Diğer taraftan da tek tip bir beden anlayışı var. Oysa hepimizin anatomisi farklı ama bale onu tek tipleştirme peşine düşüyor. Bu da olumsuz etkiler yaratabiliyor.

Ama bedenle temas dediğimiz şey, sporla da yaratılabilir, yogayla da… Aslında çok kolay ve çeşitli olsa da beden ile temasa girmekten kaçınıyor insanlar. Günümüz toplumu ona alan açmıyor. Rutinler bir engel bu açıdan.

Merve: Benim baleden soğuma nedenlerimden biri bu aslında. Bu tek tip beden anlayışı… Ben hiçbir zaman bale bedenine uygun bir vücuda sahip olmadım. Bale yaptığım dönemlerde hep iyi bir öğrenci oldum; sınav notlarım yüksekti, tekniğim başarılıydı ama her zaman tırnak içinde “siyahi” tip bir vücudum vardı 🙂 Akıllardaki bale bedenine hiç uygun değildim anlayacağınız. İnsanların “uygun değil” bakışını hissetmek büyüdükçe bana açılan alanı daralttı. Ve bu beni rahatsız etmeye başladı. O yüzden balede zamanım bir noktada doldu gibi hissettim ve danstan kopmasam da başka alanlara yönlenmeye başladım.

Melek: Ben de dadans’la birlikte daha performatif ve çağdaş dans odaklı hareket ettikçe hayatımın rutini içerisinde bedenimi daha çok dinlemeye başladım. Mesela yolda yürürken bütün bedenimin her bir eklemini hissettiğimi fark ettim. Bu sefer zihniniz de dış dünyadan ziyade içe dönmeye başlıyor. Veya bir ağrı ya da acı hissettiğinizde bunun kökenini anlayabiliyorsunuz. Bu farkındalık da biraz okuyup araştırdıkça insanı kendi kendini iyileştirme yöntemlerini (evet, büyük ölçekte olmasa da) keşfetmesini sağlıyor.

MDM_2898

“Ve Ama” (2018) Fotoğraf: Murat Dürüm

Bu arada, dadans’ın dışında, hepinizin ayrı yollarda ilerleyen kariyerleri de var. Oldukça da yoğun programlarınız… Dansa paralel olan kariyerlerinizi nasıl kurguladınız ve ilerlettiniz?

Melek: Ben Galatasaray Üniversitesi İletişim fakültesi mezunuyum. Halkla ilişkiler ve Reklamcılık dalında eğitim aldım. Hayatımda hep dans ve bale vardı ama eş zamanlı olarak reklam ajansında da çalıştım, freelance işler de yaptım. Bir dönem Açık Radyo’da program hazırladım ve sundum Buğday Derneği çatısı altında. İki senedir, Çanakkale’de bir köyde yaşıyorum. Bale eğitmenliği yapmaya devam ediyorum fakat bir taraftan da, onarıcı tarım üzerine işler yapan, danışmanlıklar veren Anadolu Meraları’nın girişimi olan SafiMera markasının yürütücülüğünü üstleniyorum. Ayrıca bu konuda danışmanlıklar da veriyorum. Onarıcı tarım, iklim değişikliğiyle mücadelede en büyük araçlardan biri. İklim değişikliği var, gerçek ve hayatımızın en büyük odak noktası olması gereken bir konu.

Dila: Ben de Galatasaray’da sinema okudum. O dönem dadans’la videolar çektik, film yaptık. Sonra bir ara sinema sektöründe, dizilerde, reklamlarda çalıştım; reji yaptım. Ama bir süre sonra anladım ki, bu iş bana göre değil. Kendi yaratıcı sürecim ile var olmak istiyordum aslında.

Sonra bir gün eskiden öğrencim olan, şimdi arkadaşımız ve dadans projelerinde yer almış sanatçı Neslihan Koyuncu; “Senin Sabancı Üniversitesi’nde master yapman lazım. Selim Birsel’le çalışmalısın, yaptığın işler onunla çok bağlantılı” dedi bana. Hiç düşünmüyordum o dönemlerde yüksek lisans yapmayı. Akademiden de uzak duruyordum. Ama sonunda gerçekten araştırdım; burslu master öğrencisi oldum. Hem stüdyo olanağı da sağlıyorlardı. Bana gerçekten çok iyi geldi o dönem. Stüdyoda kendi kendime çalışmayı çözmeye başladım. Hâlâ da dadans ve bireysel projeler üzerinden dans üzerine kurulu bir yol izliyorum.

Son üç – dört yıldır da yoga ve meditasyon girdi hayatıma; o da şans eseri oldu. O alanda da bir burs aldım, zaten merak ediyordum. Deneyeyim, dans ile bağlantılarını göreyim dedim, devamı geldi 🙂

Merve: Ben de sosyoloji okudum lisansta. Sonra yüksek lisansta da sosyolojiye devam ettim. Biliyorsunuz, çok anlaşılmayan bir alan, “psikoloji gibi mi” diye sorulur hâlâ. Lisedeyken benim de çok tanıdığım bir alan değildi. Lise sonda sosyoloji dersi alınca, yaptığım çok şeye dokunduğunu fark ettim; çözümleme ve anlama isteği her daim vardı bende. Özellikle toplumsal konular söz konusu olduğunda… O yüzden sanatın yanında daha analitik projeler yapmayı da bırakamadım hiç; bir şeylere dokunduğum projelerde yer almak hep mühim oldu. Master’dan beri bir STK’da kurumsal iletişim ve kamu ilişkilerinin alanlarında proje yürütücülüğü yapıyorum. Dijital ekonomi ve yapay zeka gibi yeni teknolojilerin, eğitimin ekonomiyi, gelecek toplumlarını nasıl dönüştüreceğine dair projeler yürütüyorum diyebilirim özetle.

Aynı zamanda üniversiteye başladığımdan beri baleye ben de eğitmenlik yaparak devam ettim paralel olarak.

Dila: Hepimiz aynı anda üç – dört işi birden yürütürken bulabiliyoruz kendimizi. Bir yerden öbürüne koştururken…

Merve: Okul zamanı da bu böyleydi, okuldan çıkılır baleye gidilirdi hemen. Tek bir güne birkaç şey sığardı. Şimdi de tüm gün çalıştıktan sonra dadans toplantısına geçiyorum. Pek bir şey değişmedi.

Benim sormak istediklerimden biri de bu… Bu kadar yoğun bir çalışma temposu içerisinde, dadans’a da nasıl aynı yoğunlukta zaman ve emek verebiliyorsunuz?

Dila: Üniversite zamanı belli bir mekanımız vardı, hepimiz aynı yerdeydik ve kolayca bir araya gelebiliyorduk. Sonrasında ev ortamında çalışmaya başladık; Kadıköy’de Yoyoga adlı stüdyomda toplanıp çalışıyorduk mesela ancak ben daha sonra taşındım ve stüdyoyu kapadım. Şimdilik sabit bir yerimiz yok. Ayrıca Melek taşındı. Her şey daha da değişti.

Melek: Skype’tan prova yapmışlığımız var. Tabii, henüz konuşma aşamasındayken işler; yoğun fiziksel çalışmaya geçmeden önce mümkün bu ancak 🙂 Ama açıkçası iyi planlayınca her şey mümkün. Planlamalara göre ben de seyahatlerimi ayarlıyorum, burada yoğunlaştırılmış bir çalışmaya koyuluyoruz.

Merve: Kolay oluyor mu? Hayır. Ama geçmişten gelen bir alışkanlık artık bu. Bir bağlılık.

Dila: Zaten o bağlılık olmadan sürdürmesi zor. Yıllar içerisinde zaten dadans ekibinden bir sürü kişi geçti. Başladığımız dönemde 11 kişiydik. Sonra yedi kişiye indik, üç kişi olduk… O yüzler sürekli değişti. Çünkü hayat o kadar hızlı değişiyor ki! Öncelikler ve istekler de değişiyor. Oysa motivasyonun ve disiplinin aynı anda, aynı yerde olması gerekiyor. Yoksa bağlar da kopuyor.

Merve: Bizim hiçbir zaman katı kurallarımız olmadı. dadans üç kişiden oluşur, şu kadar gün çalışır gibi kurallarla ilerlemedik ve bu esneklik bizim bunu sürdürebilmemizi sağladı. Mekansal değişikliklerin belirleyici olmamasında da bunun payı var bence.

Hep şunu düşünürüm: Arkadaş olmak işleri kolaylaştırmak yerine zorlaştırıyor olabilir mi?

Merve: Bunu biz de düşündük çok. Dans ve sosyalleştiğimiz anlar çok iç içe. Bazen bunun arkadaşlığı da zorladığı oluyor. Çünkü hiç birlikte dışarı, eğlenmeye çıkmadığımızı fark ettik 🙂 Sürekli çalışıyoruz!

Dila: Evet, bir şekilde dönüp dolaşıp çalışırken buluyoruz. Biraz da işten konuşmayalım, öylesine muhabbet edelim diyoruz artık bir noktadan sonra 🙂

Çocukken arkadaşınla bir araya geldiğinde direkt oyunun içinde bulursun ya kendini, bence bizimki de öyle bir durum, o oyun halinden çıkamadık hiç.

Peki egolar? Arada birbirinize kızıp sinirlendiğiniz olmuyor mu?

Dila: Küsüp bozulmayı geçtik bence. Yıllar içerisinde buna ulaştık.

Merve: Konuşuyoruz her şeyi.

Dila: Evet, bozulduğumuzda söylüyoruz ve onu kişisel algılamıyoruz. Bu önemli, ki devam edebilelim.

Melek: Üçümüz de rahat insanlarız. Biraz da ondan bence.

Merve: Evet, çok hırslı tipler olsak, tek başımıza üretirdik, dadans olmazdı belki de.

Karar verme aşamalarında da etkili herhalde bu bakış açısı.

Dila: Üçümüzün de içine sinmesi gerekiyor. Tabii bu karar verme aşamasını uzatabiliyor bazen ama üçümüzün de fikri ortak olmalı her konuda.

Merve: Bazen hızlıca hallettiğimiz işler oluyor, ama özellikle içerik konusunda tek tek her birimizin fikrini söylemesi önemli. Bazen ben toplantıda oluyorum ya da Dila derste oluyor ve tüm gün, birbirimizin cevabını bekliyoruz ama olsun 🙂

Dila: Kolektif olmanın en güzel yanı, hepimizin farklı özelliklerinin olması ve birbirimizi çok iyi tamamlamamız bence.

İçerikten bahsetmişken… Mesela tiyatro şu ara büyük bir yükseliş yaşıyor. Fark etmişsinizdir, yeni yeni büyük prodüksiyonlar çıkmaya başladı. Bir taraftan, sahne ve performans sanatlarının değerinin bilinmesi açısından bu tarz işlerin gerekli olduğunu da düşünüyorum ama fazla mı iyimserim?

Dila: Ben de olumsuz olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine ilk kez insanlar, dans, performans, tiyatro diye ilgilenmeye başlıyor. Bu açıdan iyi bir şey çünkü alan açıyor. Daha fazla festival oluyor, daha fazla izleyici geliyor.

Merve: Böylece daha çok kaynak aktarılıyor bu alanlara. Görünürlüğü artırdığı için bu içerik artışı önemli.

Dila: İçerik artışı aslında dadans’ta da yaşandı. Son üç yılı düşünürsek aslında çok aktiftik daha önceki yıllara göre. Evet, çok sahne işi yapmadık ama çok farklı mekanlarda çok farklı işler yaptık ve çok hızlandığını gördük sürecin. İstanbul Dans Festivali, Corner in the World festivali, bomontiada’nın açılması, Komşuda Pişer Bize de Düşer sergisi… Kolektifler üzerine bir sergiydi Komşuda Pişer Bize de Düşer. Bu açıdan bile başlı başına önemliyken, hareket temelli bir kolektife de yer vermesi aslında sahne sanatları açısından bakınca çok değerli.

Şu ara genel olarak evet, hepimizde yerleşmiş bir umutsuzluk hali hâlâ mevcut ama bir silkinme de başladı sanki. Bir hareketlilik hakim tüm kreatif alanlarda.

Melek: Zaten o krizlerden besleniyor yaratıcılık. İnsanlar da tutunmaya başladı. Başka türlü hayatta kalmak da zor zaten. Olumsuzlukların içinde debelenmeye neden olacak bir sürü şey var çünkü. Bunu aşabilmek için üretmeye, bireysellikten ziyade işbirliklerine dönüyor insanlar.

Dila: Motivasyon ve güç veriyor tüm bunlar.

Melek: Evet, tiyatro oyunlarının vs. kalıplaşmasının da kötü etkileri var, onları da görmeye başlayacağız muhtemelen ama şu anda yeni bir alan açtığı için bu büyümenin gerekli olduğunu söylemek gerek.

Dila: Bazı şeyler de bu şekilde kırılacak muhtemelen. Buradaki insanların hâlâ sahneye dair sabit fikirleri var, malum. Onları aşmak, insanların tiyatroya, sahne sanatlarına aşina olmasıyla mümkün.

dadans27

Dila Yumurtacı – Melek Nur Dudu – Merve Uzunosman

Peki, gelelim dadans’ın onuncu yıl şölenlerine 🙂 Geçtiğimiz on yılı dadans açısından özetleyen bir kitap yayınladınız. Bir de tatlı bir kutlamanız oldu. Kitap fikri özellikle, nasıl ortaya çıktı?

Dila: Geçmişe bakınca fark ettik ki gerçekten çok fazla insanla çalışmışız, çok fazla iş yapmışız. Ama bunları gerektiği gibi toparlayıp paylaşmamışız hiç. Biz kendimiz de geriye dönüp bakalım; neler yaptık, kimlerle çalıştık görelim istedik.

Aklımızda önce bir sergi fikri vardı, sonra o sırada İpek Özbay’la karşılaştık; Paper Street Co. diye ortağı Zeynep’le birlikte kurduğu bir markası var. Onlardan bir teklif geldi ve sergi fikri bir sanatçı kitabına dönüştü. Hem arşiv açısından da önemliydi bu. Dans ya da performans o an olup biten bir şey. Videoya çekilse de böyle somut bir şekilde elle tutulamayan bir üretim şekli. O yüzden kitap olmasını ayrıca istedik. İçerik bize ait, ayrıca başka sanatçıların dadans hakkında yazıları var. Tasarımını Paper Street Co. yaptı. İllüstrasyonlar Günseli Sepici’ye ait.

Melek: Onuncu yıl kutlaması için daha iyi bir fikir olamazdı bence zaten.

Dila: Sonunda hem bu kitabın çıkışı hem de tüm bu süreçte bizimle olan dostlarımızla bir araya gelmek için bir kutlama yapmak istedik.

Melek: Kutlamanın yanı sıra kitap ve on yıllık sürece dair söyleşi yaptık.

Dila: Şimdi de hedef bu kitabı İngilizce yayınlamak. Burada ve yurt dışında dans ve performans sanatları üzerine bir kaynak olmasını istedik.

Hedefler demişken; planlarda neler var şu ara?

Melek: Henüz gösterimini yapmadığımız kısa bir dans videomuz var, Amorf adında. Onu ilk etapta film festivallere yollamıştık. Nijerya, ABD, İspanya ve Portekiz’deki bazı festivallerde gösterildi ama maalesef biz katılamadık; uzak olduğu için maddi sebeplerden ötürü. Sırada onu başka festivallere de iletmek hatta belki yine burada, onuncu yıl etkinliğindeki gibi, bir söyleşinin de eşlik edeceği şekilde göstermeyi düşünüyoruz.

Daha çok İstanbul dışına çıkmak istiyoruz bir de. Yurt dışı evet güzel, ama Türkiye’de gitmek istediğimiz çok yer var. Elimizdeki malzemeyi diğer şehirlerdeki izleyiciye de göstermek istiyoruz.

Merve: Yeni bir işe başlamak yerine, elimizdekileri biraz daha görünür kılmak farklı yerlerde kullanmak istiyoruz öncelikli olarak.

Dila: Bir işi yapıp bitirip hemen yeni bir işe koyulurken bulduk hep kendimizi. Şimdilerde artık biraz tempoyu biraz yavaşlatıp insanlarla iletişime geçelim diye düşünüyoruz. Var olanları gösterelim derdindeyiz.

En sevdiğim soru: Geçtiğimiz on yıla bakınca, en gurur duyduğunuz an?

Dila: Bence bu onuncu yıl fikrini gerçekleştirebilmiş olmamız çok önemliydi çünkü bir yıldır bunun üzerine çalışıyoruz.

Merve: Şu kitabı elime aldığımda, karşımda toplam süresi bir saat elli dakika olan on tane video peş peşe dönmeye başladığında ve salona yüz küsur kişi geldiğindeVay canına” dedim. Kendimiz bile farkında değildik bu kadar ürettiğimizin.

Melek: Bir de aklıma geldi: Small Talk Altın Portakal’da gösterilmişti. Onda da ayrıca gururlanmıştım. Onuncu yıla ek olarak söyleyeyim 🙂

 

editörün seçtikleri