Yazar: Gamze Akyol
5 Ekim 2022
Dahmer’la beraber yeniden gün yüzüne çıkan bir sorun: Canavarları romantize etme merakımız

Kan donduran cinayetlerle tarihe adını yazdırmış gerçek seri katillerin hikayeleri, “doğru” kişilerce ekrana taşındığında her zaman popüler olmayı başarabilen yapımlara dönüşüyorlar. Mesela şu an kimimizin merakla izlediği kimimizin de yüreği (ve de midesi) kaldırmadığı için yarıda bıraktığı Monster: The Jeffrey Dahmer Story de buna en güzel örneklerden biri. Netflix’in şu sıralar en çok izlenen dizilerinden biri olan Monster: The Jeffrey Dahmer Story’de, azılı seri katil Jeffrey Dahmer’a Evan Peters hayat verirken bu sahicilik hepimizi oturduğumuz yerden tedirgin ediyor. Diğer yandan ise diziyle birlikte popülerliği artan Dahmer’ın sempatizanları da “ona üzüldüklerini” söyledikleri TikTok’lar çekip paylaşıyor; gözlüğü de 150.000 dolar gibi uçuk bir ücrete alıcı bulabiliyor… Tüm bu çılgınlıklar ise bize şu soruyu sordurtuyor; bu tür yapımlar en psikopat seri katilleri bile romantikleştirmeye mi neden oluyor?

Jeffrey Dahmer, Ted Bundy, Edmund Kemper ya da Richard Ramiez… Çoğumuzun aklına bile gelmeyecek kötülükleriyle dünyaya nam salmış bu isimlerin listesi maalesef ki uzar gider. Kendilerini konu edinen yapımlar da öyle. Onun için baştan şu gerçeği kabul etmekte fayda var; bu insanların “hikayeleri”nde merak uyandıran bir şeyler var. Hepimiz bu psikopatlardan nefret etsek de bu cinayetleri neden ve de nasıl işledikleri konusuna karşı kayıtsız kalamıyoruz çoğu zaman. Ryan Murphy de bu gerçeğin farkında olan birçok yönetmenden biri olarak Monster: The Jeffrey Dahmer Story dizisi için Evan Peters’ın kapısını çalmış bir süre önce. Malum kendilerinin American Horror Story ile birlikte yıllara dayanan sıkı bir iş birliği var. Peters, Murphy’e “diziye dahil olmayı ancak Dahmer’ın bakış açısından anlatmıyorsanız kabul ederim” demiş. Murphy de “Evan’cım sen hiç merak etme” diyerek dizide kurbanların bakış açılarına yer vereceğini söylemiş. Diziyi izlediyseniz siz ne düşünürsünüz bu konuda bilemiyoruz ama sanki bize Murphy amaçladığı yoldan epey sapmış gibi geldi… Peters, Dahmer dizisini izlerken bir seyirci olarak ona empati duymadığımızı ve de olanları sadece dışardan izlediğimizi söylese de gelen tepkiler aksini gösteriyor. Çünkü Dahmer’ı izledikten sonra bazı insanlar sosyal medya hesaplarında ona ne kadar üzüldüklerinden bahsediyor, onun görünüşünü taklit ediyor, Evan Peters’ın Dahmer olduğu anlardan çeşitli klipler yapıyor ve bu videolara ekledikleri dramatik şarkılarla beraber onu doya doya romantize ediyorlar. Diğer yandan kurbanların yaslı aileleri de “yeter artık, bizim acılarımızı daha kaç diziye malzeme yapacaksınız” isyanında bulunuyorlar. Bu tepkilerin nedenini ise Dahmer gibi dizilerin izleyicilere net bir “seri katil olmak kötüdür” mesajı vermek yerine bu seri katillerin hikayelerini gereğinden fazla dramatikleştirip onlara “kendilerini açıklama” fırsatı vermesi şeklinde özetleyebiliriz.

@auntiesjx

I can’t be the only one? #fyp #jeffreydahmer #dahmer #phycology #empathy #stockholmsyndrome #serialkillee

♬ original sound – AuntieSJ

Dahmer dizisi oyunculuk, teknik gibi birçok açıdan izlemeye değer bir dizi olsa da gerçek bir seri katilin yaptıklarını anlattığını unutuyor çoğu yerde. Jeffrey sanki kurgusal bir “kahraman”mış gibi önce ona acıklı bir arka hikaye ekleniyor; annesiyle babasının kavgalarının ortasında büyüyen ve de arkadaşlarının dışladığı küçük bir çocuk. Devamında da yine ailesi tarafından terk edilen, hiç arkadaşı olmayan ya da eşcinsel olduğunu keşfeden ama bunu kimseyle paylaşamayan ve de yalnızlık çeken bir ergen olarak resmediliyor. Hal böyle olunca da küçük Jeff’e acımamız için sebeplerimiz, onun ise bir katile dönüşmesi için gerekli “bahaneleri” oluyor. Bunun yanı sıra Murphy’nin “kurban bakış açısı” ancak olaylar durulduktan yani Jeffrey hapsi boyladıktan yıllar sonra ortaya çıkıyor. Tabii o da kurbanların değil onların aileleri üzerinden dolaylı olarak ekrana getirilmiş oluyor. Ve her şeyden önemlisi Evan Peters, müthiş oyunculuğu sayesinde, 17 kişiyi katletmiş bir psikopatı bile gereğinden fazla “havalı” gösteriyor.

Bundan birkaç sene önce Zack Efron, Extremely Wicked, Shockingly Evil and Vile isimli filmde bir başka seri katil Ted Bundy’a hayat vermişti hatırlarsanız. Bu filmin ardından da insanlar Bundy’nin ne kadar havalı ve “seksi” olduğunu konuşmaya başlamışlardı. Çünkü biz içgüdüsel olarak bize çekici gelen insanlara güvenmeye meyilliyiz ve malum, yakışıklı yüzleri ve çarpıcı gülümsemeleriyle ‘‘görünüşte’’ Efron ya da Peters’a güvenmememiz için de pek bir sebep yok. İşte bu durum da gerçek seri katil yapımlarının romantikleştirilmesi konusunda en büyük sorunlardan biri oluyor.

Derby Üniversitesi’nde psikoloji alanında kıdemli öğretim görevlisi olan Dr. Melanie Haughton (https://www.derby.ac.uk/staff/melanie-haughton/), “Seri katilleri karmaşık, zeki ve ilginç olarak tasvir etmek ve onları oynayacak yakışıklı/güzel oyuncular seçmek onlara bir çekicilik veriyor” diyor. Zaten bu fikrin ne kadar doğru olduğunu kanıtlayan ve hayranlıkla izlediğimiz onlarca kurgusal “anti-kahraman” yok mu? Ne kadar psikopat olursa olsun, ne kadar kötülük yaparsa yapsın bu karakterlere bağlanıyor ve de onları gerçekten seviyoruz. Onun için gerçek seri katilleri başrole yerleştiren yapımlarda da bu illüzyona ve onları canlandıran oyuncuların cazibesine kolayca kapılabiliyoruz.

Tabii bir de bu hayranlığın patolojik boyutu var. Dahmer dizisinde de gördüğümüz gibi, bu katillerin hayatı filmlere konu olmadan önce de onlara gerçekten “hayran mektupları” geliyordu. Jeffrey’e imzası karşılığında para yollayanlar ya da onu “anladıklarını” düşündükleri için iletişime geçmeye çalışanlar… Bu konunun en korkunç örneği ise şüphesiz Richard Ramirez. Çünkü 13 kişinin ölümünden sorumlu, “gece avcısı” lakaplı Ramirez hapisteyken ona mektuplar yazan hayranı Doreen Lioy’la evlendi. O zamanlar hapishaneye mektup gönderen bu insanlar şimdilerde de işte bu katillere romantik kolajlar yapıp sosyal medyada paylaşıyorlar… Elbette tüm bunlar da kurbanların anısına ve de ailelerinin acısına yapılmış büyük bir saygısızlığa neden oluyor.

Dönelim Dahmer’a… Jeffrey kurbanlarını birer birer katledip ardından da onların cansız bedenlerine bile rahat vermezken bu insanların yüzlerini bile doğru düzgün göremiyoruz bazen. Çeşitli flashback’lerle akıp giden bu cinayetler sırasında ise Dahmer’ın edindiği çeşitli ritüellere, alışkanlıklara tanık oluyoruz; onunla özdeşleşen gözlükleri, altılı kutu biraları, asitli kovalarını zihnimize kazıyoruz. Jeffrey’nin bu kadar ileri gitmesine sebep olan ana etkenlerle ancak o hapse girdikten sonra yüzleşiyoruz. Çünkü Jeffrey’nin bir seri katile dönüşmesinin ve onca gencin öldürülmesinin gerçek nedeni ne Jeff’in annesinin hamileliği boyunca kullandığı psikiyatrik ilaçlar ne de babasının cesaretlendirdiği “ölü merakı”; sadece Jeffrey’nin bir canavar olması ve de bu canavarı kimsenin durdurmaması.

Defalarca kez şikayet edilmesine rağmen “beyaz ayrıcalığından” ötürü her seferinde kendisine ikinci bir şans verilmesi ya da polislerin başarısız çabaları asıl nedenler. Bunları izlemeye başladığımız zamanda bile Dahmer’ı “insanlaştırmaya” devam ediyor Murphy. Jeffrey’nin vaftiz edildiği anları, bir başka katilin idamıyla aynı anda ekrana taşırken onun “yeniden doğuşunu” yine yeniden romantize etmeyi tercih ediyor. Finalde ise izlediğimiz bu gerçek insanlara ne olduğu konusu muallakta kalıyor ve kurbanlar da onların vesikalıklarıyla beraber hızlıca anılıyor. Sonuçta bu tür yapımların artan popülerliği maalesef “mağdur taraf” konusunda bir yanılsama yaratmaya sebep olabilirken geride kalan aileler için de birer işkenceye dönüşüyor. Onun için kurbanların gerçek birer insan olduğunu hatırlayarak onların acılarını birer dram malzemesine dönüştürmeyi bırakmak ve en önemlisi de popülerliği psikopat seri katilleri romantize etmek yerine olanı biteni tarafsız bir şekilde anlatan yapımlara kazandırmayı tercih etmek hepimiz için çok daha sağlıklı görünüyor.

editörün seçtikleri