Yazar: Zeynep Naz Inansal
15 Kasım 2021
Dikkat, fazla nostalji öldürebilir: Last Night in Soho sonunda vizyonda!

Bazen 1960’ların benzersiz zamanlar olduğunu, gerçek müziğin o zamanlar yapıldığını, herkesin şahane giyindiğini ve hayatın o zamanlar çok daha güzel olduğunu düşünüyor musunuz? İtiraf ediyoruz ki biz de çoğu zaman nostaljinin davetkar kollarına kendimizi atıyoruz. Geçmişin günümüze göre çok daha derin ve yaşanılası olduğunu düşünüp yanlış zamanda doğup doğmadığımızı sorguluyoruz hatta. Ancak nostalji her ne kadar konforlu olsa da, birçok açıdan da zararlı olabiliyor. Geçmişte yaşamak, bir tür kaçış biçimi olarak bizi şimdiki zamandan soyutlayan, günümüze odaklanmamızı engelleyen bir durum mesela. Ya da geçmişin gölgesi, günümüze garip müdahalelerde bulunup bize saldırabilir, hatta bu saldırı bazen kanlı canlı bir saldırıya bile dönüşebilir, yani filmlerde tabii.

Edgar Wright’ın aylardır heyecanla beklediğimiz son filmi Last Night in Soho da fazla nostalji sebebiyle hayatı tepetaklak olan genç bir kadını odağına alıyor. Moda tasarımcısı olma hayalleriyle Londra’ya taşınan 1960’lar hayranı genç Eloise; hem geçmişe, hem de Londra’ya dair tüm hayallerini yıkmak ve kendiyle yüzleşmek zorunda kalıyor. Cornetto üçlemesiyle hayran olduğumuz, bu yıl izleme şansı bulduğumuz The Sparks Brothers’la belgesel türünde de ustalığını gördüğümüz Edgar Wright’ın yeni filmi aylardır beklediğimize değdi diyebiliriz. Komediyle korkuyu birleştiren, gerçek ve rüya arasındaki farkı bulanıklaştıran bu cesur hikaye, daha önce izlediğimiz hiçbir filme benzemiyor. İyi ki de benzemiyor, çünkü Wright bizlere sinemanın ve beyaz perdede film izlemenin ne denli büyüleyici olduğunu yeniden fark ettiriyor. Petula Clark’tan Downtown’ı açıp heyecanla Last Night in Soho’ya ve nostaljinin tehlikelerine dadanıyoruz. 

Last Night in Soho, küçük bir kasabanın sessiz bir sokağından süzülen müzikle açılıyor. Pikabından 1960’lı yıllardan şarkılar dinleyen Eloise ya da herkesin seçtiği ismiyle Ellie, kendine gazete kupürlerinden yaptığı elbisesiyle dans ediyor ve ünlü bir modacı olduğunda vereceği röportajın provasını yapıyor. Hala kullanmak istediği isme karar verememiş bu arada. Herkes ona Ellie dese de o belki de Eloise’i kullanmanın, hatta soyadını eklemenin daha etkili olacağını düşünüyor. Henüz kim olduğunu bulamamış, arayışta bir genç kadın o. Babasının genç yaşta terk ettiği Ellie’nin şizofreni teşhisi konan annesi de o daha çocukken kendini öldürmüş. Büyükannesinin büyüttüğü karakterimiz de 1960’lı yılların müziğine ve stiline hayran olarak yetişmiş ve hep Londra’da moda okumanın hayalini kurmuş. Bizim Ellie’nin hayatına girdiğimiz gün, tüm hayalleri gerçek oluyor ve London College of Fashion’a kabul edildiğini öğreniyor. Bolca plak ve Londra’ya dair hayallerini bavuluna koyup trene biniyor. Ellie trene binip bluetooth kulaklıklarını takana kadar filmin günümüzde geçtiğini anlamıyoruz. Karakterimiz kendini dış dünyadan öyle soyutlamış ki resmen geçmişte yaşıyor. Sanki Wright bize o evin hala 1960’larda kaldığını ve orada zamanın durduğunu söylemek istiyor. O evden çıkmak, geçmişi geride bırakmanın ilk adımı aslında. 

Binbir hayalle Londra’ya gelen Ellie, oda arkadaşı ve sınıf arkadaşlarının zorbalıkları sonucu çareyi taşınmakta buluyor. (Bu sahneler Mean Girls’le yarışır şekilde bu arada, özlediğimiz gençlik komedisini aratmıyor diyaloglar.) Kendi karakterine uygun olarak da zamanın durduğu eski bir binanın çatı katını kiralıyor. Binanın sahibi Ms. Collins (Diana Rigg) 1960’lardan beri hiçbir eşyaya dokunmamış, her şey Ellie’nin hayallerine layık. (Wright, filmi bu yıl hayatını kaybeden Diana Rigg’e adamış.) Oda bir zaman yolculuğu sanki. Hatta Ellie uyuyakaldığında kendini şarkıcı olmak için Londra’ya taşınmış Sandy’nin (Anya-Taylor Joy) dünyasında buluyor. Rüyalarında 1960’larda Soho’nun gece hayatını keşfeden Ellie, o zamanların sandığı kadar görkemli ve mükemmel olmadığıyla korkunç bir şekilde yüzleşmek zorunda kalıyor. Filmi henüz izlememiş olanlar merak etmesin, herhangi bir spoiler vermeyeceğiz. Ama Ellie, ilk birkaç gün hayranlıkla dolandığı 1960’lar Soho’suna gidebilmek için hep uykuya dalmak isterken, sonrasında kendini uyumamak için her şeyi yaparken buluyor.

Senaryoyu Krysty Wilson-Cairns’le birlikte yazan yönetmen, ilk kez bir kadın karakteri odağına alarak büyük bir şehirde genç bir kadın olmanın zorluklarına, büyüme sancılarına, nostaljinin görünmez zararlarına değiniyor. Bunu yaparken de kara komediyle korkuyu el ele götüren ve hatta yer yer müzikale kayan renkli bir yolculuğa çıkarıyor seyircisini. Görüntü yönetmeni Chung-hoon Chung’un da olağanüstü bir iş çıkardığını ekleyelim. Zira filmin özellikle ilk bir saatinde görsel bir şölen yaşıyoruz. İki yarı arasındaki ciddi fark, nostaljinin iki ucunu simgeler nitelikte bir yandan da. Bu kez yönetmenin filmografisine kıyasla çok daha fazla duyguya tanıklık ediyoruz, karakterin kafasının içine ve sıkıntılarına ortaklık ediyoruz. Ellie’nin ve Sandy’nin buhranları, rengarenk ve dinamik sahnelerin arkasında saklı gibi görünse de giderek saklaması imkansız hale geliyorlar ve bizim de bu karanlık duygularla yüzleşmekten başka şansımız kalmıyor. 

“Londra çok zor bir şehir” cümlesinin bolca tekrarlandığı film, aslında bu cümleye pek de inanıyor gibi görünmüyor. Çünkü şehrin nasıl görünürse görünsün, bu tip bir etkisi olamayacağını, her şeyin Ellie’de bittiğini anlıyoruz aslında. Filmin başında Ellie’nin hislerinin kuvvetli olduğunu ve ölen annesiyle konuşabildiğini öğreniyoruz. Tabii ailesindeki şizofreni geçmişi de göz önünde bulundurulduğunda bunun ne kadarının gerçek olduğunu tam anlayamıyoruz. Bu kez annesi yerine başkasının hayatını gören Ellie, kendi hayatına odaklanamıyor. Aslında önemli olan tek şey de bu. Çünkü geçmişin hayaletlerinin arkasına saklanan karakterimiz bir türlü kendi kimliğini bulamıyor. Başka bir kimliğin, hayalin peşine takılıp kendi istediklerini sorgulayamıyor. Burada da film, Ellie’nin uykuya dalmak için bu kadar hevesli olmaması gerektiğini söylüyor gibi. Rüya görmekte sorun yok, ancak bazen gerçek hayatta da var olmak güzel sonuçlar doğurabilir diyor.

Aslında Wright, Ellie’yle birlikte seyircisini de roller-coaster misali bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bunda büyük etkisi olan şahane müziklerden de bahsetmeden olmaz tabii. Her zamanki gibi film müzikleri konusunda da efsane bir iş çıkmış ortaya. (Edgar Wright, yapamadığın bir şey var mı yahu? Kusura bakmayın, kendisine biraz sevdalıyız da…) Ancak bu zaman yolculuğu masum ve tatlı başlasa da, karanlık ve soğuk sonlanıyor. Ellie ne zamanki geçmişi geride bırakmayı öğreniyor, o zaman hayallerine kavuşabiliyor. Acaba Wright, ‘geçmişe yeterince yakından bakarsan, gerçekleri görürsün’ diyor olabilir mi? İyice hareketsizleştiğimiz, hayata dair merakımızı ve cesaretimizi rafa kaldırmak zorunda kaldığımız bir dönemde bu filmi izlemek bize bolca ilham verdi. Sorusu ve mesajı ne olursa olsun, Edgar Wright’ın bu yıl gibi her yıl en az iki film çekmesi dileğiyle. 

Bu arada Edgar Wright film öncesi ısınma turları atmak isteyenler için, filmin hissiyatını aktaran bir playlist hazırlamış. Hem başlamışken belki Spotify’daki diğer playlist’lerine de bakmak istersiniz; belli ki bu işi seviyor.

editörün seçtikleri