Advertisement
Drag kültürüne ve aile olmaya dair bir dizi: Pose
yazar: Seden Mestan

Drag balolarının izinden 80’ler New York’unu keşfe çıkan Pose, ikinci sezonuyla bu sefer 90’lara son sürat giriş yapıyor. Fonda ise Madonna’nın Vogue şarkısı çalıyor…

Drag kültürünü tüm ihtişamıyla önümüze seren bir dizi Pose. Oyunculukları, sahici olay ve karakterleri ile daha ilk birkaç bölümden kendine fanatikler edinen bu dizi, ABD’de Onur Haftası kutlamaları sürerken ikinci sezonuyla yeniden ekranlara dönüyor. Güçlü sevgi mesajları, kostümleri ve dekorları diziye ‘‘gerçek üstü’’ bir hava katıyor olabilir ama anlatılan hikayelerin -az önce söylediğimiz gibi- ne kadar sahici olduğunu görmek için diziden önce Paris is Burning belgeselini izlemek gerekir belki de.

1990 yapımı bir belgesel Paris is Burning. 80’ler sonu New York’una uzanarak Afro-Amerikan ve Latin toplulukları içerisinde gelişen LGBTİ+ kültürünün izini süren belgesel, merkezine drag balolarını taşıyordu. Ayrıca baloların da dışına çıkarak, karakterlerinin günlük hayatta da izlerini sürüyor; AIDS’in en yaygın olduğu bu dönemde ırkçılık ve homofobinin kanlı canlı ortalarda gezindiğini, yoksulluğun umutları yok edemese de yaşam şartlarını nasıl yerle bir ettiğini gösteriyordu.

American Horror Story ve Glee gibi yapımları popüler kültür dünyasına armağan eden Ryan Murphy ve Brad Falchuk’un yaratıcıları arasında olduğu Pose da Paris is Burning’e bir selam göndererek, o dönemi tüm renkleri ve acılarıyla ekrana taşıyor.

‘‘Acılarıyla’’ sözü yanlış bir fikir yaratabilir: Pose, hiçbir şekilde kederden veya mağduriyetten beslenen bir dizi değil. Tam tersine, ne olursa olsun, umudu canlı tutmaya, AIDS hayatın tam orta yerinde olsa bile, ölüme ve hayata meydan okumaya dair bir hikaye anlatıyor.

Baloların olduğu sahneler (ki aslında bu balo geleneği RuPaul’s Drag Race’te de devam ediyor ve RuPaul da her fırsatta Paris is Burning’in mirasına gönderme yapıyor) çok ihtişamlı olduğu için abartılı çekilmiş gibi gelebilir ama yine Paris is Burning’de göreceğiniz üzere, gerçekte olanlardan hiç de farklı değil. Günlük hayatta geçen sahnelerde de o her daim yükseklerde olan ‘‘umut’’ neredeyse masalsı bir atmosfer yaratsa da, reddediliş ve ardından yeni bir ailenin parçası olmak üzerine anlatılan, ölümün hemen yanı başında beklediği hikayelerde ‘‘masalsı’’ hiçbir şey olmadığını ayrıca belirmeye gerek yok.

Aslında anlatılan, eğlence hayatından ziyade aile olmaya dair bir hikaye. Her şey Blanca adlı karakterin, kendinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen drag annesi Elektra’ya meydan okuyup, kendi ailesini kurmasıyla başlıyor. Anneler arası savaş, sağlam bir şekilde kapıştıkları balolarda coşkulu bir rekabete dönüşürken günlük hayatta da onlar için itici bir güç oluyor. Hedefte, balolardan zaferle ayrılıp haneye yeni kupalar kazandırmak var. Her kupa bu yeniden varoluş hikayesinde, kendini sadece içinde bulunduğu topluluğa değil, geçmişte tüm yitirilenlere karşı da kanıtlamanın bir aracı aynı zamanda. Materyalist hırslardan ziyade, bu kimlik ve kendini kabul ettirme mücadelesinde temsil ettikleriyle değerlendirilmeli kupalar da.

Tabii her karakterin kendine ait ayrı bir hikayesi de var: Blanca AIDS olduğunu öğrenir ama kimseye söylemez. Blanca’nın parkta dans ederken görüp yeteneğini keşfettiği Damon dans kariyerine yön vermeye çalışır. Yine Blanca’nın en yakın dostu ve baloların ‘‘sunucusu’’  (sunucu eksik kalan bir tanım muhtemelen) Pray Tell, sevgilisini AIDS yüzünden kaybederken kendisinin de virüsü taşıdığını öğrenir. Elektra verdiği kararla hayatta en çok istediği şeyi gerçekleştirir ama diğer sahip olduklarını kaybeder ve Angel tarafında ise… İşte burada bambaşka bir hikaye başlıyor.

American Horror Story’nin gediklisi Evan Peters, burada tam “golden boy” dedikleri tarzda bir adamı canlandırıyor. Trump’ın New York’taki plazasında çalışan, kariyer basamaklarında hızla yükselen, güzel karısı ve iki çocuğuyla banliyöde kendine kusursuz bir hayat yaratmış bir Amerika rüyasıdır Stan Bowes. Ama tabii sadece şeklen… Ne Stan ne de Kate Mara’nın canlandırdığı karısı Patty bu aşırı şekilci hayattan mutlu değillerdir. Stan’in gözü dışarı kayar ve yolları trans seks işçisi Angel’la kesişir. Ve elbette olaylar gelişir… Dizinin en güzel sürprizlerinden biri de James Van Der Beek. Dawson’s Creek dizisinin duygusal çocuğu Dawson olarak hayatımıza giren James Van Der Beek, Pose’da Stan’in patronu ve entrikacı kötü karakter. Hatta o kadar pür bir şekilde kötü ki, iyi ve kötü arasındaki ayrım izleyicinin önünde daha da keskinleşiyor, o masalsı his de pekişiyor.

Dizinin birinci sezonu, Ertem Eğilmez’in Arzu Film yapımları gibi, tam bir duygu seli yaşatarak bitmişti. Havada kalan ve merak uyandıran bir noktada olmasa bile insan ikinci sezonu izlemek için sabırsızlanıyor; karakterlerle çok yakından bir bağ kuruluyor çünkü. Hayatlarının devamını görmek istiyorsunuz.

İkinci sezonda bu sefer hikaye, bıraktığımızdan birkaç yıl sonrasına gidiyor. 1990’a, yani Madonna’nın Vogue’la dev bir patlama yaptığı o yıla… Drag kültürü Madonna’nın bu hit’inin de etkisiyle ana akımın tam orta yerine taşınmıştır. Bianca ve etrafındakilerin böylesine artan ilginin karşısında neler yaşayacağını ise ilerleyen bölümlerde göreceğiz. AIDS’in en karanlık yıllarında devam eden hikaye belli ki yine hayatın tüm getirdiklerini bir arada sunacak izleyiciye.