Advertisement
Dünyanın sonunda mantar toplamak: Kapitalizmin enkazında hayatta kalma yolları ve yaşam ihtimalleri
yazar: Zeynep Naz Inansal

Dünyanın sonundan bahsederken çoğunlukla kendi dünyamızın sonunu kastediyoruz. Peki, bildiğimiz anlamıyla insanlık ve hayat son bulduğunda dünyada kimler kalacak? Muzip okuyucular ve RuPaul hayranları bu soruya ”hamam böcekleri ve Cher” cevabını verecektir. Bu muhtemelen doğru, ama buna ek olarak bazı mantarları, bakterileri ve virüsleri de sayabiliriz. Tabii biz de henüz hayattayken; küresel ısınma gerçeğinin gölgesinde, farklı yaşam koşullarında hayatta kalabilen bu türlerden çok şey öğrenebiliriz. Bazı düşünürler küresel ısınma ve kapitalizmin geldiği noktada farklı tip hayat biçimlerini daha önce dikkate almadığımız ötekilerden öğrenebileceğimizin altını çiziyor. Bu kez beklenmedik öğretmenler olarak mantarlara, örümceklere ve ötekilere dadanıyoruz.

Yukarıdaki kare, Anthropocene: The Human Epoch filminden…

Dünyadaki farklı yaşam ihtimallerini anlamadan önce, insanlık olarak yarattığımız enkazın farkına varmamız gerekiyor. Bazı bilim adamları, sanayi devriminden itibaren içinde yaşadığımız bu çağı ‘antroposen’ olarak tanımlıyor. Antik Yunanca’dan gelen bu terim; 1980 yılında, dünyamızın içine girdiği yeni bir jeolojik çağı tanımlamak için ortaya atılmış. Bu yeni çağda insan, artık yerkürenin bir gezegen olarak seyrini değiştirebilen jeolojik bir güç olarak görülüyor. İnsan kaynaklı küresel ısınmanın yalnızca gezegendeki biyo-çeşitliliği ve iklimi değil, aynı zamanda gezegenimizin jeolojik yapısını da değiştireceği kanıtlanmış durumdayken oldukça mantıklı bir terim. Ancak antroposen kavramı çoğunluk tarafından kabul görüp kullanılsa da, bazı düşünürler bu terimin insan odaklı bir düşünüşe yol açtığını savunuyor. İnsan odaklı düşünmenin bizi bu hale getirdiğini göz önünde bulundurarak farklı düşünüş biçimleri benimsemeyi teklif ediyorlar.

Antropolog Anna Tsing, yaptığı araştırmalar sonucu kendini nadir bir mantarın peşinde bir yolculuğa çıkarken bulmuş mesela. Matsutake mantarı, yerkürenin biz olmadan yaşamaya devam edebileceğinin en anlamlı kanıtlarından biri. Bu çok değerli mantarın, Hiroshima’ya atılan atom bombası sonrası toprakta yetişebilen ilk şey olduğu söyleniyor. Atom bombasının insanlığın doğa üzerindeki hakimiyet kurma çabasında önemli bir an olduğunu düşününce matsutake daha da anlamlı hale geliyor. Hem insanlığın ‘’kontrol’’ adı altında ne kadar yok edici olabileceğinin, hem de dünyanın ve yaşamın her daim bizi şaşırtabileceğinin kanıtı gibi bu mantar. Aynı zamanda matsutake—ne ironiktir ki—yalnızca insanların rahatsız ettiği, müdahalede bulunduğu ormanlardaki ağaçlarda yetişiyor. Ağaçları besleme yetisine de sahip olan bu mantar, kocaman ormanların oluşmasına katkıda bulunuyor ve yenilebilir olduğu için çok talep görüyor.

Bir illüstrasyonla matsutake mantarı…

Tsing, üç yılını adadığı bu mantarla olan yolculuğunu Dünyanın Sonundaki Mantar: Kapitalist bir Enkazda Hayat İhtimalleri Üzerine adıyla da kitaplaştırmış. Kitap, Japonya’da bir zamanlar bolca bulunan mantarın günümüzde yetiştiği ABD, Finlandiya, Türkiye ve Çin gibi ülkelerdeki tedarik zinciri üzerinden o bölgelerin tarihini, küreselleşmeyi ve kapitalizmi sorguluyor. Bir zamanlar şiirlere konu olan, şimdilerde insanların birbirine hediye olarak verdiği, binlerce dolara satılan bu özel mantar bizi insanlık olarak yarattığımız enkazda yaşamak üzerine düşündürüyor. Sadece bu mantardan bir tane bulabilmek umuduyla saatlerce zorlu bir tırmanışa gidenler de aslında hayatta kalabilen için gösterebileceğimiz çabayı hatırlatıyor.

Tsing’in kitabı bir mantar endüstrisi üzerinden, kapitalizmin tüm kollarının nerelere uzandığını bir saha araştırması olarak önümüze seriyor. Bu matsutake endüstrisi örneği üzerinden ‘bir işbirliği yöntemi olarak bulaşma’ (contamination as collaboration) kavramını ortaya atıyor. ‘’Bulaşma’’ dendiğinde şimdilerdeki anlamı aklınıza gelmesin. Buradaki bulaşma, her karşılaşmanın birbirini etkilemesi, dönüştürmesi ve değiştirmesini anlatmak için kullanılıyor. Tsing, matsutake mantarının yetişme şartlarını açıklayarak, başka türlerle işbirliklerinin ve karşılaşmaların hayatta kalmak için kaçınılmaz bir şart olduğunu göstermiş oluyor. Yani ötekiyle bir araya gelmek, ya da aynı ortama girmek yeterli olmuyor, ondan bir şeyler kapmak, bizi dönüştürmesine açık olmak da lazım. Matsutake bize bozulmuş, tahrip edilmiş bir doğada ve bulaşmaların ortasında kolektif bir biçimde hayatta kalmayı öğretiyor. Bu aralar çok ihtiyacımız olan bir yeti.

18. yüzyıldan bir Japon mantar toplama ”partisi”

Feminist düşünür Donna Haraway de ötekilerle işbirliklerini ve insan ötesi düşünce biçimlerini sorgulayanlardan. Staying with the Trouble: Making Kin in the Chthulucene kitabında Haraway, gezegenimizle olan ilişkimizi yeniden tartmak için başka tür varlıkların gezegenle olan ilişkilerine bakmamız gerektiğini anlatıyor. Antroposen kavramını farklı bir konseptle değiştirip bu çağa ‘‘chthulusen’’ demeyi teklif ediyor. Çünkü bu çağın en büyük etkenin insan değil, bizi tüm canlılar olarak birbirimize bağlayan sistemler olduğunu söylüyor. Pimoa cthulhu isimli bir örümcekten esinlenen chthulu da antenli, duyargalı, dokungaçlı, tentaküllü tüm canlıları temsilen bulunuyor. Bu canlılardan ilk akla gelenler örümcekler, ahtapotlar ve karidesler. Yani bir varoluş biçimi olarak ağlar ören ve en önemlisi de bağlar kuran canlılar. Beyinleri farklı yapıda olan, dokunarak kavrayabilen ve farklı algılayış yöntemlerine sahipler. Haraway bu tanımadığımız, beklenmedik ötekilerle akraba olmamızı, bir araya gelmemizi, onlardan yaşam biçimleri öğrenip birbirimizi taklit etmemizi öneriyor.

Bu yeni düşünüş yöntemine de ‘‘tentaküler düşünme’’ adını takıyor. Tentakül kavramı, hem hissetmek, hem de denemek anlamına geliyor. Zaten Haraway de denemek kadar yanılmanın, hata yapmanın, beklenmedik buluşmaların da önemini vurguluyor. Doğru bir yol olmadığını, yalnızca denemenin bizi farklı senaryolara götürebileceğini söylüyor. Tentaküllere sahip canlıların bağlar kurup bozduğunu, hem düğümler, hem kesikler yaptığını ve böylece fark yarattığını anlatıyor. Bu tentaküler hayatın çizgilerde, iplerde, bağlarda olduğunu ve sonuçlarda, son noktalarda ya da gökyüzünde bulunmadığını söylüyor. Yani insanlık olarak bizi bu noktaya getiren gelişim merakını, kalkınma takıntısını eleştiriyor aslında. Bazen düğümler oluşturmanın, iz sürmenin, ayıklamanın da faydalı olabileceğini ve bu düzende başka şekillerde de var olabileceğimizi göstermiş oluyor. Aslında hem Haraway hem de Tsing, bu ötekileri bir düşünce egzersizi veya pasif direniş biçimi olarak kullanıyor.

Beklenmedik aktörlerle, ötekilerle birlikte yaşamak ve ölmek ve bunun sorumluluğunu almak üzerine düşünmek faydalı olabilir. Haraway’e göre bu tip bir yaşam, süregelirlik için en umut verici ihtimal olur çünkü. Birçok türün süregelen hikayelerinin ve deneyimlerinin birbirlerine karıştığı ve birbirlerini dönüştürdüğü bir düzen, henüz dünyanın sonu gelmemişken, gökyüzü de yerinde dururken bizi başka yerlere taşıyabilir. Bunu birbirimize borçluyuz. 90’lı yılların efsanevi filmlerinden Terminatör 2: Kıyamet Günü’nün sonunda robotların insanlığı bitirdiği bir distopyada yaşayan Sarah Cooper önüne bakar ve bilinmez bir geleceğin önünde beklediğini anlatır. İlk kez bu bilinmezliğe bir umutla bakıyordur, çünkü bir makine olan Terminatör bile insan hayatının değerini öğrenebilmiştir. Belki bir gün insanlık da insan hayatının kıymetini öğrenebilecektir. Hayatın kıymetini anlamak, başka hayatların kıymetini anlamaktan geçiyor olabilir. Nasıl ötekilerle bir araya geleceğimiz meçhul, ancak şimdiki yöntemlerimizin çok da işe yaramadığı aşikar. Belki de mutluluğun yolu yavaşlamaktan, mantar toplamaktan, örümcekleri izlemekten geçiyordur. Kim bilir?