Yazar: Zeynep Naz Inansal
17 Ağustos 2021
Dünyevi cennetlerin bedeli ve nilüfer yiyenler: The White Lotus dizi incelemesi

Hawaii’de su kaplumbağaları, taptaze meyveler, lüks içkilerin yanı sıra dev bir spa’dan oluşan beş yıldızlı bir tropik otel. Bu otelde, gerçek bir cennetin ortasında tatile gelen bir grup zengin insan ve bitmek bilmeyen şikayetleri, problemleri ve endişeleri. Bunlar yeterli değilmiş gibi, otelde işlenen gizemli bir cinayet. Bu gariplikleri hayli komik bir yerden ele alan HBO’nun yeni dizisi The White Lotus, pazar günü yayınlanan finaliyle ekranlara veda etti. Bir haftalık bir zaman diliminde geçen ve altı bölümde kendine dev bir hayran kitlesi yaratan dizi, ilk anında işlenen bir cinayeti kısaca haber verip bir hafta öncesine gidiyor ve tüm dizi boyunca kimin kimi öldürdüğünü düşünsek de aslında çok daha küçük problemlere kendimizi kaptırıyoruz.

The School of Rock ve Enlightened gibi yapımlarla tanıdığımız pek yetenekli senarist ve yönetmen Mike White’ın her bölümünü yazıp yönettiği projesi, bu kez ayrıcalığı ne kadar komik hale getirebileceğinin denemesini yapıyor. Kendince dertlere sahip bir grup insanın ayrıcalıklarının içinde nasıl kaybolduğunu anlatan dizi herhangi bir şekilde bu ayrıcalıktan özgürleşmenin mümkün olup olmadığını da sorguluyor. Bu arada The White Lotus şimdiden ikinci sezon onayı aldı. Ama bu hikayeyi geride bırakıyoruz. Çünkü yeni sezonda bambaşka bir grup insanın tatillerine konuk olacağız. Madem öyle, bu garip insanlara biraz daha yakından bakalım dedik. Şahane finalinin ardından ayrıcalığın farklı türlerine, nilüfer yiyenlere ve The White Lotus’a dadanıyoruz. 

Yayınlandığı ilk andan itibaren çevrimiçi bir fırtınaya sebep olan The White Lotus, ideal bir yaz dizisi için her türlü gerekliliğe sahip: Şahane, hatta cennetimsi bir mekan, bir grup manyak ama merak uyandıran karakter ve bolca entrika. İlk bakışta yüzeysel ve belki de bomboş bulunabilecek bir diziden bahsediyoruz. Belki de bu yüzden bu tip bir dizi beklentisiyle başına oturanları bu kadar etkiliyor. Bir grup zenginin bomboş hayatlarını izleyip kafa dağıtmak isteyenleri sömürgeciliğin modern dünyadaki etkilerine bakan ve ayrıcalıklı insanların çarpık düzeni nasıl devam ettirdiğini sorgulayan bir hikaye bekliyor. Bu arada her ne kadar bu tip bir eleştiri yapsa da dizinin beyaz insanları odağına aldığını ekleyelim. Zira film yazarı Alex Jung da bu konuya dikkat çeken bir tweet atıp beyaz insanların diziyi sevme sebebinin aslında odakta beyaz insanlar olması olduğunu söyledi. Bu tweet dizinin yaratıcısı Mike White’ı da çok güldürmüş.

Girişte de belirttiğimiz gibi dizi, konuk olduğumuz otelde işlenen bir cinayeti haber vererek başlıyor. Bir hafta öncesine gidiyoruz ve potansiyel katiller olarak görmeye başladığımız bir grupla kendimizi Hawaii sularında bir teknede buluyoruz. Balayındaki çift Rachel ve Shane, bir teknoloji şirketinin CFO’su Nicole Mossbacher, eşi Mark, oğulları Quinn, kızları Olivia ve arkadaşı Paula, annesini kaybetmiş ve külleriyle yola çıkmış Tanya tanıdığımız misafirler. Otelin yöneticisi Armond ve Spa’dan sorumlu Belinda da tanıdığımız çalışanlar. İlk andan itibaren her karakterde biraz gariplik seziyoruz. Gerçi bunda aklımızaki cinayetin ve cenneti andıran ortamla çelişen gergin müziğin de etkisi büyük. Mossbacher ailesinde herkesin birbirine sinir olduğunu görüyoruz, yeni evli çiftimiz de pek mutlu görünmüyor, yeni bir kayıp yaşamış Tanya’nın da tek derdi acil bir masaj randevusu almak, yoksa büyük bir sinir krizi geçireceğini söylüyor. Konukları mutsuz ve memnuniyetsiz halleriyle tanıyor ve onları yargılamaya başlıyoruz. Bu güzelliğin içinde nasıl bu kadar umursamaz ve mutsuz olabilirler ki?

Mike White, dizinin ilk sezonu yazarken paranın insanlar üzerindeki gücünü ve her türlü insan ilişkisini nasıl etkilediğini düşünmüş. Dizinin odağındaki her ilişkide paranın önemli bir rolü var bu yüzden. Uzun süredir iş dünyasında tutunamayan Rachel çok zengin olan Shane’le evlenmiş ve işini bırakıp kocasından para alan bir kadın olma fikrini sorguluyor. Mark, eşinin ondan çok daha fazla para kazanmasından rahatsız ve bu durumu bir türlü sindiremiyor. Tanya parasıyla satın aldığı çeşitli hizmetleri sevgiyle veya dostlukla karıştırıyor. Armond müşterilerinin saçma sapan isteklerini yalnızca para için yerine getirmekten delirmiş. Belinda ise sermayeye ihtiyaç duyduğu iş hayali için ayrıcalığı içinde kaybolmuş Tanya’ya muhtaç ve katlanmak zorunda. Her şeyden uzaklaşma vaadi sunan bu tatil, aslında hayatın acımasız gerçeklerini çok daha görünür kılıyor. 

Otelde çalışan Hawaiili Kai’yle yakınlaşan Paula, bunu en yakın arkadaşı Olivia’dan saklamak zorunda hissediyor. Çünkü ne zaman kendine ait bir şeye sahip olsa Olivia’nın o şeyi çalmak istediğini anlatıyor. Paula’nın siyahi olması üzerinden de baktığımızda bu küçük anekdot, aslında dizinin genel olarak söylemeye çalıştığı şeye dikkat çekiyor. Beyazların veya ayrıcalıklı Batı’nın her zaman kendi ihtiyaçları doğrultusunda daha az ayrıcalıklıları sömürmesi yalnızca tarihsel bir gerçek değil, farklı kılıklara girmiş olarak hala devam eden bir durum. White, bu döngünün sonsuzluğunu ne yaşanırsa yaşansın gülümseyerek yeni misafirlerini karşılamak zorunda olan yerlilerle de anlatıyor. Aynı durum siyahi Belinda ve ondan şefkate ihtiyaç duyduğu için maddi vaatlerde bulunan beyaz Tanya arasında da yaşanıyor. Tanya kendinden başka kimseyle ilgilenmiyor, aslında onun için herkes bir yakınlık ve sevilme fırsatı. Ancak Belinda’nın ona güvenmekten başka çaresi yok. Yani bu tasasız olması gereken karakterlerin kendilerine ve hayatlarına dair küçük dertlerini de yine çok daha ciddi problemleri olan daha az ayrıcalıklı kesimin çözmesini beklediğini görüyoruz. The White Lotus bu tip eşitsizliklerle başlayan ilişkilerde paranın ve ayrıcalığın her zaman büyük bir rol oynayacağını seyircisine hatırlatıyor. 

(Burada küçük bir spoiler veriyoruz.) 

Bu düzeni bir şekilde çözmeye ya da adaleti sağmalaya çalışan Paula, yaz aşkına Mossbacher ailesinin kasasının şifresini veriyor. Ancak Kai yakalanıyor ve her şey daha da kötüye gidiyor. Bu olayın üstüne konuşulurken ailenin babası Mark, emperyalizmin kötü olduğunu ancak bunun dünyanın gerçeği olduğunu ve bir şekilde artık bu konunun aşılması gerektiğini anlatıyor ve ekliyor: sonuçta kimse ayrıcalığından vazgeçmez. Buradaki ironiyse aşılması gerektiği iddia edilen konunun hala devam ediyor olması. Modernize edilmiş ve kulbuna uydurulmuş şekilde aynı tip bir sömürü farklı gruplar arasında hala yaşanıyor. Ancak bu kez herkes böyle bir durum yokmuş gibi davranıyor. Belki de bu yüzden hikaye bir cinayetle başlıyor, çünkü bu cenneti bazılarına açık kılan cinayeti görmemiz gerekiyor.

Çok da dizinin olay örgüsünü açık etmek istemiyoruz, zira birbiri ardından gelen sürprizlerin keyfine varmanın ayrı bir tadı var. Bu yüzden dizinin genel duruşu ve mesajına biraz daha dadanacağız. Diziye ve otele ismini veren Lotus çiçeği ya da nilüfer, birçok farklı mitolojide kendine yer edinmiş bir çiçek. Budizm ve Hinduizm’de mükemmelliğin ve zihnin duruluğunun sembolü olan çiçek aynı zamanda da Odysseus’un yolculuğunda da önemli bir yere sahip. Dizinin bölümlerinden birine de adını veren The Lotus Eaters yani nilüfer yiyenler, bir adada yaşayıp yedikleri nilüfer çiçekleriyle kendini uyuşturan ve sonsuz bir hissizlik içinde yaşayan bir grubun hikayesi. White’ın bu apaçık referansı, kendisinin de bir parçası olduğu kitlenin modern nilüferlerle dünyanın gerçeklerine nasıl hissizleştiklerini anlatıyor. Quinn için ekranları, Tanya için çeşit çeşit tedavileri, Olivia içinse aktivisti bir tür nilüfer olarak görebiliriz. Hepsi üstüne düşeni yaptığından ve bu adaletsizlikte bir payları olmadığından eminler. Belki de bunu beslemek için küçücük dertlerine ölesiye tutunmayı seçiyorlar. 

Mike White bu soğuk gerçeği, her daim seyircisini güldürerek, şaşırtarak ve sonsuz sorular sorarak yansıtmayı başarıyor. Henüz izlemediyseniz şiddetle tavsiye ediyoruz. The White Lotus ikinci sezonunda, dünyanın başka bir yerinde, başka bir otelde olacak. White belki bazı oyuncuların dönebileceğini söylemiş. Heyecanla bekliyoruz.

editörün seçtikleri