Yazar: Ilgaz Gökırmaklı
29 Aralık 2021
Dying to Divorce: “Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla”

Dying to Divorce yönetmenliğini Chloe Fairweather’ın üstlendiği, İngiltere’nin En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film kategorisinde Oscar adayı. Belgesel, Türkiye’deki Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açmış olduğu davalardan ikisi başta olmak üzere, Türkiye’deki kadın mücadelesini ve şiddet gören kadınlara hukuki destek sağlayan, kampanyaları yürüten avukat İpek Bozkurt ile aktivist Ayşen Ece Kavas’ın çalışmalarına odaklanıyor. 

Not: Bu yazı şiddet ve saldırıdan hayatta kalanlar için tetikleyici olabilir.

Arkamdan birinin bana doğru koştuğunu hissettim. … Arkamı döndüm. Bir şey söyleyemedim, bir şey yapamadım. Eski kocamdı….” diyen bir kadının sözleriyle başlıyor Dying to Divorce.  

Kadınların gece karanlıkta yürürken, olası bir tehlikeyi hissetmek için kulaklıklarından tekini daima çıkarttığı; tanımasalar bile yakınlarındaki diğer kadınların varlığından güç alarak karanlık sokaklarda yürümeye devam ettikleri bir ülkede yaşarken, böyle bir başlangıç, aslında biraz sonra ne kadar “zor” şeyler izleyeceğinizi açık açık söylemiş oluyor: “Birazdan izleyeceğin şeyler zor ama gerçek.”

Yönetmenliğini Chloë Fairweather’ın üstlendiği Dying to Divorce, İngiltere’nin en iyi uluslararası uzun metrajlı filmi Oscar adayı. Film, Türkiye’deki Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açmış olduğu davalardan ikisi başta olmak üzere, Türkiye’deki kadın mücadelesini ve şiddet gören kadınlara hukuki destek sağlayan ve kampanyaları yürüten avukat İpek Bozkurt ile aktivist Ayşen Ece Kavas’ın çalışmalarına odaklanıyor.

Yaklaşık altı yıllık bir çalışma sonucunda tamamlanan Dying to Divorce, 25 Kasım Uluslararası “Kadına Şiddete Karşı Eylem” gününde İngiltere’de prömiyerini gerçekleştirdi. Bu arada, Dying to Divorce’un bu seneki İstanbul Film Festivali seçkisine “politik atmosfer” gerekçesiyle alınmadığını da not düşelim.

İpek Bozkurt’un daha önce verdiği bir röportajdan, İngiltereli yönetmen Chloë Fairweather’ın, Türkiye’deki kadın hareketine odaklanan bir film yapma hikayesini öğreniyoruz: Fairweather, İstanbul’da yaşayan erkek kardeşini ziyarete geldiğinde, kardeşinin eşinden Türkiye’deki kadın hareketinin ne kadar “cebbar” olduğunu öğreniyor ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu ile birlikte kadın eylemlerini takip etmeye başlıyor.

İpek Bozkurt ve yine Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’ndan Ayşen Ece Kavas’la tanıştıktan sonra, bu kez elinde kamerasıyla eylemleri ve davaları takip ediyor. Bozkurt, Fairweather’in hiçbir duruşmayı kaçırmadığını, kadınlar ve aileleriyle iletişimine devam ettiğini söylüyor.

Ayşen Ece Kavas

İpek Bozkurt’un Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’yla birlikte üstlendiği ilk dava olan Kübra Eker davası ve Ayşen Kavas’ın takip ettiği tüfekle vurulması sonucu kollarını ve bacaklarını kaybeden Arzu Boztaş’ın hukuki mücadelesi bu belgeselin bel kemiğini oluşturuyor.  

Bununla birlikte İpek Bozkurt’un anlatımıyla, Türkiye’deki kadın mücadelesinin yanı sıra ülkedeki siyasi ve toplumsal değişimleri izliyoruz. Belgesel, Arzu Boztaş ve Kübra Eken’in yaşadıkları şiddet sonrası hukuki süreçlerine odaklanmanın yanı sıra 2015’ten 2019’a kadar yaşanan -Ankara Katliamı, Tahir Elçi cinayeti, 15 Temmuz darbe girişimi, 2017 Referandumu, tutuklu avukatlar gibi- olaylarla Türkiye’nin son beş yılında yer edinmiş olayları da işliyor. Bu da siyasi atmosferin, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri üzerindeki etkisini görme fırsatı sunuyor. Kadın hareketini merkeze alan, Türkiye’nin son altı yılının hızlı bir önizlemesi de diyebiliriz Dying to Divorce için.

Arzu ve Kübra’nın mücadelelerine gelecek olursak…

Arzu ve Kübra birbirinden farklı geçmişleri, yaşamları ve hikayeleri olan iki kadın.  Erkek şiddeti sonrasında vücutlarında hasar kalmış olması ortak özellikleri gibi görünse de her ikisi de kadınların ne kadar güçlü, dayanışmanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan iki hayatta kalan.

Kübra Eker davası, İpek Bozkurt’un Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’yla birlikte üstlendiği ilk dava. Eker, Londra’da Bloomberg TV’de gazetecilik yapmış, kendi ifadeleriyle “yazmayı ve konuşmayı hep çok seven bir kadın.” Bozkurt’un,  “Kübra ile hayatlarımız, aile yapılarımız, geçmişimiz çok benzerdi”dediği Kübra, kafasına aldığı darbe sonrasında konuşma güçlüğü yaşayan bir kadın. 

Filmde, “Kafama dört kere vurdu. Sonrasını hatırlamıyorum, bayılmışım…” diyen Kübra, kızı Alaranın doğumundan sonraki gün gün bayılıyor ve kocanın ambulansı arayıp beyin kanaması geçirdiğini söylüyor. Ailesine sezaryen sonrası düşük bir ihtimal de olsa yaşanılabilecek bir iç kanama olduğu söylense de adli tıp raporunda kafadaki kanamanın sebebi darp tespiti yapılıyor. Ancak karşı taraf inkar ediyor. Böylece hukuk mücadelesi başlıyor, bu süreçte karşı taraf Alara’yı kaçırarak, annesi ile görüşmesine de engel oluyor.

Arzu ise, 14 yaşında evlendirildiği eşiyle “anlaşmalı boşanma dilekçesi” vermek için yola çıkacağı gün, eşi tarafından pompalı tüfekle vurulmuş bir kadın.  “Bir baktım ki elinde tüfek. Bana, ‘seni öldürmeyeceğim, seni süründüreceğim’ dedi” diye anlatmaya başlıyor olayı.

 Devamında, Arzu’nun pompalı tüfekle iki bacağından vuran eşine, “kollarımdan vurma diye yalvardım. Kollarıma vurursa çocuklarıma hizmet edemem diye düşündüm. Ayaklarıyla kollarımı öne getirdi, ateş etti” dediği bir sahne izliyoruz.

(Arzu’nun kolları ve bacakları tutmasa da, kendisi ve çocukları için dimdik ayakta durup çalışmaya başladığı spoiler’ını vermek zorundayız.)

Arzu’yu vuran erkek 20 yıl ceza aldı, şu an cezaevinde. Kübra’nın davasında ise erkek, kızları Alara’yı kaçırmasına rağmen iyi hal indirimi aldığı için hapse hiç girmedi. Yine Bozkurt’un verdiği demeçlerden, Yargıtay’ın kararını beklediklerini öğreniyoruz. 

Dying to Divorce, gücünü elbette Arzu ve Kübra’nın cesur ve samimi bir şekilde hikayelerini anlatmalarından ve Bozkurt ile platformun ilham veren mücadelesinden alıyor. Ancak, belgeselin en etkileyici sahnelerinden biri de Arzu’nun eski fotoğraflarına bakan babasının, “İstemedi evlenmek, annesine söylemiş. Olmaz, geleneklerimize uymaz dedim. Gelenek neymiş? Ben kızımın hayatını mahvettim” sözleri. 

Bu cümle, tüm kadınların kendi bedenleri, hayatları ve kararları üzerinde yalnızca kendilerinin söz sahibi olmaları için verilen mücadelenin ne denli önemli olduğunu bir kere daha hatırlatıyor. Patriyarkanın kadınlara dayattığı baskıların, aile kurumu ve kutsallığı etrafında müdahaleye açık hale getirilen kadınların hayatlarının ne kadar tehlikeye girdiğini bir kere daha görüyoruz. 

Dying to Divorce, izlemesi zor gelen tüm gerçekliğine rağmen jenerik akıp giderken kadın dayanışmasına ve hareketine gururla bakıp umutlanmamıza vesile oluyor. Bu güçlü filmi izlerken öfkeleniyoruz, isyan ediyoruz, kederleniyoruz ancak tüm bunları hissederken adalet için verilen mücadelenin ve kadın hareketinin önemini de hissediyoruz.

İpek Bozkurt

2021 nasıl geçti, aklınızda neler kaldı, bu yılı nasıl hatırlayacaksınız soruları karşısında kafamız karışık. Fakat biraz da “halimiz ortada” diyerek bu yılı her sabah bir belirsiz şelalesine uyandığımız, yataktan kalkmanın hatta genellikle o gece başımızı yastığa koyup huzurla uyumamın bile çok zor olduğu bir yıl olarak hatırlayabiliriz. 

Hiç şüphesiz bu gecelerden biri de,  öfkemizin içimize sığmadığı, isyanımızın hiç olmadığı kadar dolup taştığı 20 Mart’tı. Gece yarısı gelen bir “son dakika” ile Türkiye’nin Resmi Gazete’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle sözleşmeden çekilme kararı aldığını öğrendik. Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi yani yaygın adıyla İstanbul Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de imzaya açılmış, Türkiye, Sözleşme’yi imzalayan ilk ülke olmuştu.  Kadınların “can simidi” İstanbul Sözleşmesi‘nden çekilme kararının ardından kadın örgütleri, avukatlar, aktivistler ve Türkiye’nin farklı şehirlerindeki binlerce kadın “Kararı Tanımıyoruz” diyerek eylemler yaptı. Kadınlar hâlâ İstanbul Sözleşmesi’nin peşini bırakmış değil. 

Dying to Divorce da hem İstanbul Sözleşmesi’nin ne kadar hayati bir önemi olduğunu vurgulaması, hem de verdiği umut, güç ve hatırlattıklarıyla çok kıymetli bir film.

Ayrıca, kadınların eşitsizlik, şiddet, ve ataerkil düzenle savaştığı bu dünyada en sevdiğimiz sloganlardan birini hatırlatıyor bize: “Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla!”

editörün seçtikleri