Advertisement
Elektronik müziğin Fransız sesi Jabberwocky ile bir röportaj
yazar: Yiğit Tuna

İsimlerinden dolayı bizde yerleri zaten ayrı olan Fransız trio ile, Zorlu PSM’deki MIX Festival kapsamında verecekleri İstanbul konserleri öncesi konuştuk.

Fotoğraflar: Julien Salaneuve

Spotify sayfanıza bakarken fark ettik: İstanbul, Paris’in ardından en çok dinlendiğiniz ikinci şehir. Heyecanımız oraya da yansımış! Siz İstanbul hakkında neler hissediyorsunuz? Müzikal anlamda, şehri düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor?

Açıkçası bu İstanbul’a ilk gelişimiz ve bu kadar çok insanın bizi dinliyor olması harika! Buradaki müziğe pek hakim değiliz ama 60’ların Türk müziğinden ilham alan Altın Gün’ü ve BabaZula’yı çok seviyoruz. İstanbul’da birkaç gün geçireceğiz, umarız yeni keşiflerimiz olur. Önerilere açığız 😉 

En başa dönelim, müzik yolculuğunu tıp okuduğunuz dönemde başlıyor. Güçlerinizi birleştirmeye ve Jabberwocky’yi kurmaya nasıl karar verdiğiniz?

Üçümüzün de müziğe ilgisi çok fazlaydı, Camille ve Manu lisedeyken bir rock grubunda çalıyorlardı ve Simon da elektronik müzikle ilgileniyordu. Boş vakitlerimizde bir araya gelip müzik yapmaya başladık: bilgisayarlar, synthesizer’lar ve elektronik bateri kullanarak müzikal anlamda nasıl ilerleyeceğimizi de keşfetmeye başladık… İlk parçamız Photomaton’u tamamladığımızda yıl 2013’tü. Parça, Fransız radyolarında çaldıktan sonra hızla YouTube ve Soundcloud’da dinlenmeye başladı. İlk albümümüz için Pain Surprises ile anlaştık ve aynı dönemde turneye de çıktık. Bir yıl geçtikten sonra hem okula devam edip hem de müzik hayatımızı sürdürmek zorlaştı, biz de müziği seçtik!

Albümlerinizde birçok farklı türden müzisyenlerle iş birlikleri yapıyorsunuz. Onlarla yollarınız nasıl kesişiyor? Sizin için bu iş birliklerinin ve müziğinizi yeni türlerle harmanlamanın önemi nedir?

En başta deneyler yapıyorduk. Nasıl sonuçlar almak istediğimi anlamak zaman aldı. Rock’tan teknoya, farklı müzik türlerini çok seviyoruz. Müziğimize bazen birini, bazen diğerini ekliyoruz… İş birliklerimiz çoğu zaman internet üzerinden doğuyor; müzisyenlerle internet üzerinden iletişim kurup yola çıkıyoruz. Diğer sanatçılarla çalışmak her zaman hoşumuza gidiyor, ummadığımız sonuçlar oluşabiliyor.

“Make Make” oldukça harekete geçirici ve coşkuluyken “Lunar Lane” biraz daha melankolikti; Robotonik ve Italobingo / La Yara ise bambaşka hisler barındırıyor. Albümlerinizin ruh halini neler belirliyor? İlhamınızı nerelerden alıyorsunuz?

Haklısınız, her albüm farklı bir süreç. Albümlerimiz hayatımızda yaşadıklarımızla bağlantılı, doğal bir şekilde gelişiyor, açıklaması zor. Sanattan ve filmlerden ilham alıyoruz. Üç kişi olmamız, birçok farklı vizyonu ve ilhamı paylaşmamıza olanak sağlıyor.

Beste yaparken, süregelen bir bilinç akışına mı inanıyorsunuz yoksa yeni bir ürün oluştururken izlediğiniz belirli yaratıcı rutinler var mı?

Ruh halimize göre değişiyor… Bir melodi, bir tınıyla her şey mümkün… Stüdyoda çok fazla deneme yapıyoruz. Çoğu zaman başladığımız yerden çok daha farklı bir noktada bitiriyoruz.

Robotonik son favorilerimizden. Bu yıl ayrıca bir EP de yayınladınız: Italobingo / La Yara. Sizin için çok verimli bir yıl olduğu kesin. Az önce de konuştuğumuz gibi, iki kayıt da çok farklı hisler barındırıyor. Bu parçalar nasıl doğdu?

Stüdyomuzu Paris’e taşıdığımızda beste yapma şeklimizi de değiştirmemiz gerektiğini hissettik. Italo Disco ve High Energy gibi 80’lerden aldığımız ilhamlarla, daha elektronik bir müzik yapmak istiyorduk. O noktada günümüz pop müziğine olan hislerimiz iyice azaldı, dans müziği üretmek istedik. La Yara, daha önce yaptıklarımızla şu an üstünde çalıştıklarımız arasında yer alan bir beste. Italobingo, bir “club” müziği havasına sahip, durdurulamaz ve epik bir parça. Robotonik ve Under UFO ile bahsettiğimiz değişimi net olarak hissedebilirsiniz, tam da Paris’e taşındığımızda yapmak istediğimiz müziği yansıtıyor.

Parçalarınızda hep çok dinamik bir his var; insana kendini canlı hissettiriyor. Vintage sesleri ve güçlü melodileri, elektronik müzikle buluşturarak yarattığınız formülün bizce bunda etkisi büyük. Sizce müziğinizin en önemli bileşeni nedir?

Bu dediğiniz his, kesinlikle analog synthesizer’ların ürettiği estetik melodilerden kaynaklanıyor. Stüdyoda üçümüzün birden, aynı anda beste yapması da muhtemelen bu hissi güçlendiriyor: Bir sürü insan ve bir sürü makine, durmadan birbirleriyle iletişim halindeler.

Poitiers’de doğdunuz ve şimdi dünyayı gezip binlerce kişiyle müziğinizi paylaşıyorsunuz. Müziğiniz günden güne daha da bilinir hale geldikçe, üzerinizde bir tür baskı hissediyor musunuz?

Her zaman belli bir düzeyde baskı hissediyoruz çünkü müziğimizi dinleyip dans eden insanların bizimle aynı hisleri paylaşmasını istiyoruz. Parçalarımızı yeniden işlemeyi seviyoruz ve aldıkları reaksiyonları görmek bazen korkutucu olabilse de her zaman heyecan verici.

Fransız müziğini seviyoruz. Sizin favori türleriniz neler? Bize önerileriniz olur mu?

Fransız dokunuşu, elektronik müziğin klasik türü. Ayrıca İskandinav disco müziğini ve Todd Terje, Lindstrom gibi sanatçıları da seviyoruz. Ve elbette Italo Disco, bu türün hem eski hem yeni parçalarını üretiyor… Eğer daha önce dinlemediyseniz You Man, Agar Agar, Leon x Leon’u dinleyin.

Son olarak, sırada ne var? Gelecek planlarınız neler?

Yeni parçalar üzerine çalışıyoruz, 2020’de birkaç EP yayınlamak istiyoruz!