Advertisement
Euphoria neden sadece bir ”gençlik dizisi” değil?
yazar: Nazlı Senem Dalgıç

Hızlıca geçiştirmek isterseniz Euphoria için ”bir gençlik dizisi” deyip bırakabilirsiniz. Ama Euphoria hem bu hem de bundan çok daha fazlası. Bir kuşağın sözcülüğünü üstlenmek gibisinden bir misyona sahip olduğu söylenemez ama ”büyükleri” için (boomer’lar, X’ler ve hatta Y’ler, burada sizden bahsediyoruz) dijitalin bu tam ortasına doğmuş Z kuşağını tüm dertleriyle anlamak için muhteşem bir araç. Üstelik kişisel her hikaye, toplumsal bir konuya çıkıyor. Yani evet, bir kuşağı anlama derdindeyken aslında bir bakıyoruz ki toplumun en hakiki sorunlarını ve bunlara sebep olan yetişkinlerin saçma ötesi eylemlerini izlemeye başlıyoruz. İşte, ”Euphoria bir gençlik dizisinden çok daha fazlası” dediğimizde, ”çok fazlası” olan kısım, tam da hikayenin bu taraflarında şekilleniyor.

Daha önce de dadandığımız, üç Emmy ödüllü (Zendaya!) dizinin ikinci sezonu çok uzak bir gelecekte bizi bekliyor ama yapımcılar biz fanatiklerine teselli niyetine iki özel bölüm hazırladılar. Hatta 6 Aralık’ta, bu bölümlerin ilki yayınlandı bile. Kalbimizi tam on ikiden vurdu gene. Popüler ve idealist vizyonlardan bahsetmeden, üstelik ”özgürlükler ülkesi” diye bahsedilen bir yerde, kültürel dogmaların Z kuşağı üzerindeki yansımalarını izlerken, benzer sorgulamalara dadanmadan edemiyoruz.

Ödüller… Sorgulamalar…

Euphoria, her ne kadar Zendaya’nın karakteri Rue’nun etrafında ilerliyormuş gibi gözükse de aslında tek bir ana karakterden oluşmuyor. Gerçi şimdi dizinin bu yeni yayınlanan özel bölümleri de bizi yalancı çıkaracak gibi. 6 Aralık’ta yayınlanan ilk bölüm Rue özelinde ilerliyor. İkinci bölümdeki asıl karakter ise Jules… Dizideki hiçbir karakterin aslında başkarakter olmadığını defalarca kanıtladı zira dizi bize. Bu tekli bölümlerin sebebi ise pandemi koşulları tabii…

Her karakterin kendine ait bir kırıklığı, kaçışı ve arayışı mevcut. Bu arayışlar kimi zaman olumlu sonuçlanmasa da biz izleyiciye ardı ardına sağlam hayat dersleri veriyor. Makyajları, kostümleri, çekim teknikleri ve aldığı ödüllerle ilgili de epeydir konuşuyoruz. Fakat bu sefer karakterlerin psikolojik çözümlemelerini yapmak, çekim teknikleri ya da senaryosuna dair yapılmış yorum ve eleştirileri sıralamak yerine, özellikle son bölümün de etkisiyle, Z kuşağının çokyönlü olduğu kadar köklü bir kaos dünyasına doğduğuna dair sorgulamalar dürtüklüyor bizi.

Rue ve dünyayı aşan iç dünyası

Rue 11 Eylül 2001’den birkaç gün sonra doğduğunda hastanedeki odasında bir TV monitörünün arkasından Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırıların yansımalarına tanık oluyor. Epey küçükken kendisine obsesif kompulsif, dikkat eksikliği, yaygın anksiyete ve ‘muhtemel’ bipolar gibi psikolojik rahatsızlık tanılarının konulduğunu ve tedaviye yönelik birçok ilaç kullandığını izliyoruz. Bir replikte Rue şöyle diyor: “8 ile 12 yaşlarım arasını çok hatırlamıyorum. Sadece dünya hızlı, beynim yavaş hareket ediyordu.”

17 yaşındaki Rue ise bir bağımlı olarak karşımızda. Kız kardeşi Gia onu yatak odasında aşırı doz uyuşturucudan kendinden geçmiş bir halde buluyor. Bu arada çok sevdiği babası kanserden hayatını kaybetmiş. Bu ölüm de başka şeylerin tetikleyicisi oluyor. Yıllar içinde bedenine karşı olan yaklaşımını, dijital dünyada gençlerin maruz kaldıkları ve şahit oldukları zorbalıkları ve tacizleri görüyoruz. Bu izlediklerimizin de ebeveynlerin bazı hatalarından öte ciddi toplumsal sorunlardan kaynaklandığını, fark ediyoruz.

Nate Jacobs ile dışarıdan mükemmel gözüken bir ailenin saklamaya çalıştığı sırlara (yer yer American Beauty filmini düşünebilirsiniz), Maddy Perez ile göçmen bir aile olmanın zorluklarına, Cassie Howard ile dağılmış bir aile yaşantısına ve Kat Hernandez ile bedensel normların ve yargılamaların psikolojik etkilerine kadar uzanan hikaye pek çok farklı toplumsal soruna ve bunların kişiler üzerinde yarattıkları etiklere değiniyor. Jules, Fezco, Ethan ve Lexi gibi karakterlere daha değinmedik bile üstelik!

Karakterlerle büyüyen bir hikaye

Dış dünya ve toplumsal standartlar karakterlerin hayatlarına zarar verirken, her bireyin içindeki kötü tarafların ortaya çıkışını da görüyoruz. Mesela Rue, meraklı ve endişeli annesine bağırıyor ve fiziksel olarak tehdit ediyor. Bunun iç hesaplaşmasını en son yayınlanan özel bölümde de görüyoruz. Diğer yandan Cassie’nin sevgilisi McKay de takım arkadaşlarının zorbalığına maruz kaldıktan sonra olayın tazminatı gibi kız arkadaşını cinsel ilişkiye zorluyor mesela…

Tüm bunlara baktığımızda aslında bu gösterinin toplumsal meseleler ve Z kuşağının karmaşık yaşamları üzerinde dönen tartışmalara bir gençlik dizisinden beklenmeyecek cesaret ve içgörüyle nasıl ışık tuttuğuna şahit oluyoruz. Hatta dizi bu konulara fazlasıyla yer verip gösterdiği için de epey eleştiri topluyor.

Parent Televison Council başkanı (Türkçeye çevirirsek Ebeveyn Televizyon Konseyi gibi berbat bir şeye dönüşüyor), ”Açık ve son derece kasıtlı bir şekilde seks, şiddet, küfür ve uyuşturucu kullanımını gençlere ve küçük çocuklara pazarlıyor” gibisinden bir açıklama ile ebeveynleri uyarmak istemişti vaktiyle. Toplumun içinden çıkıp gelen ”gerçek” meselelerin yansıtılması, bazıları için rahatsız verici olabiliyor gerçekten…

Tutkulu kimlikler

Öte yandan ‘‘sert’’, ‘‘cesur’’, ‘‘hedef odaklı’’, ‘‘hayalperest’’ gibi sıfatlar yakıştırılan; dijital çağın hakim olduğu bu dünyaya doğdukları için kimi yerlerde “dijital yerliler” adıyla anılan bu neslin aslında araştırma gruplarındaki çıktılardan fazlası olduğunu ve bu kadar naif düşünmemiz gerektiğini gösteriyor belki de Euphoria. Alışılagelmiş bir tutumla havalı gençlerden beklenilenlerden çok yetişkin zorluklarıyla karşı karşıya olduklarıyla yüzleştiriyor herkesi.

Fakat sanmayın ki sadece zorluklarına şahit oluyoruz. Mükemmel bir kültürel değişim fırtınasının da en güzel örneklerinden birini izliyoruz aslında. Bir moda tarihçisi ve küratörü olan Darnell-Jamal Lisby için Euphoria’nın modası, Gen Z’in deneysel ruhunu simgeliyor. “Risk alıyorlar” diyor. “Hepsini ortaya koyuyorlar. Cinsiyet kimlikleri açısından, cinsellikleri açısından, gerçek benlikleri olma konusunda güvene sahipler” diye de ekliyor.

Euphoria’nın makyaj işlerini üstlenen Doniella Davy ise göz yaşlarına benzeyen o ünlü dramatik göz altı ışıltısı ve neon göz kalemi gibi benzersiz makyaj görünümleri için gerçek hayattaki gençler ve sosyal medyadan ilham aldığını söylüyor. İnternetin yüksek tempolu doğasının Z kuşağının deneme hevesi ile birleştiğini vurguluyor. “Toplumumuz hâlâ antika güzellik, makyaj ve cinsiyet normlarını konuşurken Gen Z’in pişmanlık duymayan kendini ifade etme yaklaşımı bu normları her zamankinden daha yayılmacı bir şekilde ortadan kaldırmaya çalışıyor” diyor. “Temelde, Gen Z bir şey hakkında tutkulu olmaya karar verdiğinde, orman yangını gibi yayılıyor” diye de eklemeden geçmiyor.

Kriz çağı çocukları

Bir yandan da özellikle bir adım geriden baktığımızda, doğdukları bu çağın bir getirisi olarak (bir nimet veya lanet gibi) tüm mesajlaşmalara, sosyal medyaya ve sürekli devam eden iletişime rağmen karakterlerin hepsinin kendi deneyimlerinde umutsuzca yalnız olduklarını görüyoruz. Rue yayınlanan son bölümde Ali ile pancake yerken Jules’u suçladığında onun tarafından aldatıldığını söylüyor. Bunun üzerine Ali; “Arkadaşlığınız ne zaman ilişkiye dönüştü? Birlikte olmaktan hiç söz ettiniz mi?” diye soruyor. Rue ise “Bu çok garip neden bundan bahsedelim ki?” diye cevap veriyor. Bunca iletişim aracına rağmen iletişim kurma konusunda epey çekingen olan, dudaklarının içlerine aynı dövmeyi yaptırmayı konuşmanın büyük bir adım olduğunu düşünen bu karakter pek çok mesaj veriyor aslında bizlere.

Euphoria’nın gençlerin sorunlarına değinen diğer TV çağdaşlarından (misal 13 Reasons Why veya Riverdale) neden daha farklı olduğunu, Rue ve Ali bir masada karşılıklı oturup pancake yerken daha iyi anlıyoruz. Rue “Burada o kadar uzun kalmayı planlamıyorum” dediğinde… Şimdiye kadar kendisini öldürmemiş olmasının en büyük sebebinin uyuşturucular olduğunu söylediğinde ve Ali ona “Anlıyorum. Karanlık zamanlarda yaşıyoruz ve pek fazla umut yok” dediğinde, kendi hikayesini anlattığında, nesilden nesile miras gibi aktarılan travmaları dinlediğimizde…

Rue “Dünya gerçekten çok çirkin ve kimse bunu sorun etmiyor gibi. Herkes, herkesi insan değilmiş gibi göstermeye çalışıyor.” dediğinde ve bunun bir parçası olmak istemediğini söylendiğinde bir kere daha anlıyoruz. Ali’ye hak veriyor bir şiire inanmanın ne kadar önemli olduğunu hatırlıyoruz.

Buralarda olan her eylemin sorumluluğunu alarak kendine dürüst olabilecek kaç kişi olduğumuzu ve tam olarak ne zaman, kendini iyileştirmek zorunda kalmayacak nesiller yetiştirmeyi başarabileceğimizi merak ettiğimizde bu gençlik dizisinin neden farklı olduğunu bir kere daha anlıyoruz.