Yazar: Seden Mestan
11 Mart 2022
Krizler çağının orta yerinde ince ince işlenen hikayeler: Sanatçı ve çevre aktivisti Eymen Aktel’den dinliyoruz

Üzerinde yaşadığımız gezegen artık geri dönüşü olmayan bir yere doğru hızla ilerler hatta o noktayı çoktan aşmış giderken iklim krizi öncelikli olarak konuşmamız gereken konuların başında geliyor. Ama çoğu zaman görülmüyor; daha doğrusu görülse ve bizzat yaşansa da yok sayılıyor. Sanatçı Eymen Aktel, görüp duymayanlara durumun ehemmiyetini anlatmak için var gücüyle üretiyor; resimden heykele, ince ince işlediği hikayelerinde ekoloji krizinin farklı yönlerini anlatıyor. Ve aslında bir noktada hem performansları hem de eserleriyle iklim krizini görüp duymayanların hemen yanı başında bitiveriyor, tekrar tekrar bir hatırlatıcı görevi üstleniyor.

8 Mart’ın gelişiyle birlikte farklı kadın deneyimlerine dadandığımız şu süreçte multidisipliner üretimleri ve detaylarla büyüyen hikayeleriyle her daim zihnimizi açan Eymen Aktel ile yollarımızı kesiştiriyor ve işlerinin arka planındaki süreçleri dinliyoruz. ”Bireysel hareket elbette evrene iyi gelir ama gerçekçi sonuçlar asıl karar vericiler yani hükümetler tarafından sağlanır. Hiçbir hükümet bunu kendi başına karar verip yapmayacaktır, dolayısıyla insanların bunu talep etmesi gerekir. Bu talep ne kadar ciddiye alınmazsa her gelen ısrar ve inat durumu aktivizme çevirmeye başlar. Ve bu yaşam hakkını arayan insanlar bir gün aktivist kimliğiyle uyanıverirler. Fakat işin buraya gelebilmesi için önce bilgilenmek gerekiyor. İnsan bilgiye sahip olduğunda zaten kendi içinde muhakemesini yapıyor ve kendince tepki vermeye başlıyor” diyen Eymen sanat ile aktivizmi birleştirdiği noktada mücadelesini daha da güçlendiriyor ve bizi de bu bilgiye ve farkındalığa daha da yaklaştırmış oluyor.

Fotoğraflar: Kaan Temizkan (Düğme Film)

Her 8 Mart döneminden, dayanışmayla daha da güçlenerek çıktığımızı düşünüyoruz. Sen bir sanatçı ve bir aktivist olarak bu yıkıcı sisteme karşı gücünü nereden alıyorsun?

Ben de ataerkil bir ailede büyüdüm ülkenin büyük çoğunluğu gibi. Mücadele daha küçük yaşlarda kendi evinde başlayınca karakterine mecburen sirayet ediyor. Bence Türk kadınları bu yüzden mücadele konusunda epey dişliler. Başka türlü bir yaşamı bilmiyoruz bile. Fakat hayat boyu hakkını savunmak için didinmek de aşırı yorucu elbette. Hepimizin yorgun düştüğü anları vardır. Son zamanlarda yorgun düştüğümde beni ayağa kaldıran şey kadınların sesini cesurca çıkartabilmesi oluyor. Yalnız olmadığımı hissettiğim her an daha da tutunuyorum özgürlüğüme. Her 8 Mart daha da güçlenerek, birlik olarak geliyoruz. Bu yadsınamaz bir gerçek.

‘‘Bir sanatçı’’ ve ‘‘bir aktivist’’ demişken, sanki ikisini ayrı ayrı konumlandırmışız gibi olmasın; çalışmalarında ikisinin de iç içe geçtiğini görüyoruz. Her eserinde bir hikaye anlatıyorsun ve bu hikayeyi en ufak detayına kadar ince ince işliyorsun. Bazen motiflerde ortaya çıkıyor bu, bazen de hikaye anlatımında. Hikayelerin bir aktivist olarak mücadelende nasıl bir yeri var?

İklim değişikliği üzerine çalışmaya başladığım ilk yıllarda performatif eylemler yapıyordum. İnsanların karşısına sokaklarda çıkıyordum. Şimdiyse hikayeler anlattığım resimlerimle onların evlerine giriyorum. Gün içinde gözünü çevirdiğinde karşısına çıkıyorum. Olur olmadık zamanlarda iklim değişikliğini hatırlatıyorum. Bu benim yıllardır deneye deneye bulduğum en güçlü ve etkili aktivizm yöntemi oldu.

Yaptığın işlerin çeşitliliği iyice merakımızı pekiştiriyor: Fikirler, motifler ve hareketler birbirini ne şekilde buluyor? Hangi materyalle ya da formatla ilerleyeceğin sürecin hangi noktasında belli oluyor? Yaratım söz konusu olduğunda her şey nasıl ilerliyor senin tarafında? O ilk fikrin aklına düştükten sonrasındaki süreci merak ediyoruz…

Çizdiğim resimlerde ekoloji krizini farklı yönlerden ele alıyorum. Canlıların birbiriyle ve çevresiyle ilişkilerinin tamamı ekolojinin konularına ve burada yaşanan aksaklıklar da benim konularıma giriyor. İnsana yaraşır bir şekilde yaşayamama nedenlerimizi farklı sanat pratikleriyle tartışıyorum. Yani gün içinde karşılaştığım krizler beni tetikliyor ve dolayısıyla uçsuz bucaksız bir ilham alanım var(!). Tetikleyen fikri performans, enstalasyon, resim veya heykelle mi işleyeceğim konusunda karar verme süreci çok uzun sürmüyor aslında. Asıl süreç karar verdikten sonra başlıyor. Konunun üzerine sayfalarca yazılar yazıp eskizler çiziyorum. İlham aldığım kitapların sayfalarını tekrar tekrar karıştırıyorum. Denemeler yapıp eğer resim olacaksa boyutlarını, renk paletini, malzemesini, performans olacaksa mekanını, süresini, kostümünü gibi bütün detayları kararlaştırıyorum. Yani çıkacak üretimin sonucunu ön görebileceğim tüm hazırlıklara giriyorum. İşin en eğlencelikli kısmı bence.

Aslında reklamcılık alemlerinden keskin bir dönüşle bugünkü yaptığın sanatsal üretimlere başlangıç yaptığını biliyoruz. Bu keskin dönüş geçmişteki her şeyi de yakıp yıktı mı yoksa o deneyimlerden yanına bir şeyler katarak mı çıktın? Ya da şöyle soralım: Bu farklı iki disiplin arasına bir çizgi çektin mi yoksa geçmişte öğrendiklerinden yararlanıyor musun hâlâ?

Reklam sektöründen ayrılıp yeniden üniversiteye girdim. Marmara Üniversitesi GSF Heykel Bölümü’ne. Reklamdan edindiğim grafik dilin üstüne, resimsellik ve üç boyut algısı eklendi. Aralarına kesinlikle çizgi çekmediğim gibi birbirlerinden yararlanmalarına da bayılıyorum. Bu etkileşim hayatımdaki izleri taşıyor.

 

Ayrıca YouTube kanalın ve Instagram hesabın üzerinden de üretmeye, üretimlerini bizimle paylaşmaya devam ediyorsun. Bir hikaye anlatıcı olarak dijital ile ilişkin nasıl? Pandemi süreci dijitalin pek çok farklı alandaki yerini sağlamlaştırdı ama senin için dijital hangi açılardan önemli bir yere sahip?

Bunu hep söylüyorum. Benim en büyük korkum şu: “Bir gün seller, kasırgalar veya iklim krizi kaynaklı başka doğal afetlere maruz kaldığımda sorumluluğum altında olan köpeciğimi kucaklayıp nereye gideceğim? Peki gideceğim yer güvende olacak mı?” Bu kaygımı insanlara dijital sayesinde duyurabildim. Şöyle şeyler oluyor, hiç iyiye gitmiyor, korku içindeyim dedim ve bunu uygun bir dille anlattım. Hem sözlü hem sanat pratikleriyle anlattıklarım birçok insana ulaştı ve bunlardan bazılarıyla bir araya geldik, iklim hareketi kurduk, binlerce insana ulaştık. İşte öyle bir şey dijital 🙂

Bir röportajında vaktinin çoğunu kendi kendine geçirdiğinden bahsetmişsin. Sürekli üreten bir için aslında bu bir tür zorunluluk ama dijital dünyanın dinamikleri bizi her halimizle görünür olmaya zorluyor. Sanki paylaşmayınca var oluşumuz da siliniyor. Bu sürekli görünür olma hali ile sen nasıl bir ilişki kuruyorsun? Sence gerçekten de dijitalde görüldüğümüz kadar mı varız yoksa artık bununla barışmalı mıyız?

Bağımsız bir sanatçı için dijital dünya her şey demektir. Kira ve faturalarımı Instagram üzerinden paylaştığım ve sattığım işlerimle ödüyorum. O yüzden bağımsız bir şekilde üretmeye devam ettiğim sürece dijital mecralarda var olacağım. Bunu ne kadar iyi kullanıyorum ve ne kadar kendim olabiliyorum tartışılır tabii ama ben de bu konuyu çokça sorgulamamın nihayetinde şöyle bir sonuca vardım: Hayatımı sürdürebilmek için birtakım mecralarda var olmak zorundayım, fakat bu zorunluluk kimsenin vaktini de çalmamalı. Orada bulunuyorsam bu topluluğa bir şeyler katmalıyım, bildiklerimi anlaşılır bir şekilde aktarmalıyım ki karşılıklı fayda ve tatmin sağlansın. Bu şekilde “Burada var olan Eymen gerçek Eymen mi?” sorusuna “Neyse, kimse kim, en azından işe yarıyor” diye cevap vererek bu çıkmazdan kaçıyorum.


Bu soru size muhtemelen sıkça soruluyordur; biz de tekrarlayalım: Geri dönüşü olmayan noktayı geçtik mi? Ve bireysel çabaların hiç mi faydası kalmadı artık? Krizler çağında mutsuzluğun umuda dönüşmesi ne şekilde mümkün artık? (Gördüğün gibi bizde moraller çok yüksek…)

Benim zaman içinde çözümlediğim sistem şu şekilde. Bireysel hareket elbette evrene iyi gelir ama gerçekçi sonuçlar asıl karar vericiler yani hükümetler tarafından sağlanır. Hiçbir hükümet bunu kendi başına karar verip yapmayacaktır, dolayısıyla insanların bunu talep etmesi gerekir. Bu talep ne kadar ciddiye alınmazsa her gelen ısrar ve inat durumu aktivizme çevirmeye başlar. Ve bu yaşam hakkını arayan insanlar bir gün aktivist kimliğiyle uyanıverirler. Fakat işin buraya gelebilmesi için önce bilgilenmek gerekiyor. İnsan bilgiye sahip olduğunda zaten kendi içinde muhakemesini yapıyor ve kendince tepki vermeye başlıyor. Türkiye nüfusunun tamamının iklim krizi raporunu okumuş olduğunu düşünsenize. Ülkede yaşanacak ayaklanmaları tahmin bile edemiyorum. Kimisi bağırarak, kimisi yazarak, kimisi çizerek, kimisi açlık grevine girerek, kimisi neşeli şarkılar söyleyerek, kimisi çiçekler ekerek bu korkusunu dile getirecek. Herkes kendince ifade edecek ve talepte bulunacak. İşte o zaman karar vericiler işini yapmak zorunda kalacaklar. Yine umudu bilgide arıyoruz yani. (Sorunun ‘geri dönüşü olmayan noktaya geçtik mi?’ kısmını görmemişim gibi davranarak, cevap vermeden uzuyorum) 🙂

Reklamcılıktan sanata; bir kadın üretici olarak bugünden geçmişe baktığında senin üzerinde en çok yer eden deneyim ne oldu sence?

Reklamcılığı ve düzenli geliri bırakırken kendimi ciddi bir ekonomik sıkıntıya sokacağımın farkındaydım. Tam da tahmin ettiğim gibi oldu 🙂 İlk birkaç yıl zorlanacağımı, lükslerimden vazgeçip temel ihtiyaçlarla yaşayacağımı kafaya koymuştum zaten. Bu deneyim inanılmaz şeyler kattı. Az parayla, insana yaraşır bir şekilde yaşayabilmeyi öğrenmek müthiş düşünme yetenekleri katıyor insana. Ki kendimi içine attığım sektör, kabul görmenin çok zor olduğu, kaygan zeminli bir alan. Gençlik enerjimin verdiği yetkiye dayanarak yapıverdim vaktinde. Bu verilmiş karar baştan sona gerçek bir hayat deneyimi sundu bana. Şimdi dönüp baktığımda market alışverişimi sattığım resmimle yaptığımı görüyorum, tarif edilemez bir huzur duyuyorum.

Tamam geçmişi bırakalım: Şu aralar gündeminde neler var; ne gibi projeler üzerinde çalışıyorsun? Yakın gelecek için planlarını neler şekillendiriyor?

Son zamanlarda bitirmiş olduğum bir ‘Su Hakkı’ resim serisi vardı. Oksijen kadar insan hayatı için gerekli su elementinin günden güne pahalılaşarak elde edilmesi ve milyonlarca insanın da hiç ulaşamaması üzerine insani bir ayıbı ele alıyordum. Şimdi de suyu doğal afet olarak ele aldığım bir proje üzerine çalışıyorum. Bu kez hem iklim değişikliğinin neden olacağı sellerin yıkımını hem de bir ekoloji krizi konusu olan çarpık kentleşmenin hayati risklerini tartışıyor olacağım.

editörün seçtikleri