Advertisement
Funda Eryiğit’in oyun alanı
yazar: Yiğit Tuna

Fotoğraf51’i izledikten sonra kafanızda bolca düşünce balonu oluşacak ve Funda Eryiğit’le bunları konuşunca anlıyorsunuz ki o da bu düşüncelerin, deneyimlerin peşinde. 

Kadıköy’de Craft Tiyatro’dayız. Bir tiyatro izleyicisinin takviminde, Craft’ın oyunları her sezon kendine düzenli olarak yer bulur, bu sezon da bir istisna değil ve sezonun en iyilerinden Fotoğraf51’in Rosalind’i Funda Eryiğit’le, tiyatronun atölye eğitimlerinin yapıldığı sınıfların birindeyiz. Arkamızda devasa bir ayna ve aynayı kaplayan bir perde, bomboş odada sadece tek bir kanepe var ve o kanepede oturunca insan kendini ister istemez sahnede hissediyor. O gün 17.00’te oyun var ve oda sahnesinde geçireceğimiz süreyi iyi değerlendirmemiz için sohbete oyunla başlıyoruz.

Fotoğraf51’in anlattıklarının arka plan hikayesini hiç bilmiyormuşum. DNA’nın keşfini herkes biliyor ama Rosalind’in hikayesini kimse bize anlatmıyor. Ben oyunda özellikle iki replikten inanılmaz etkilendim, çıkar çıkmaz not ettim. “Oyunculuğu öne çıkmıyordu herhalde” nasıl derin nasıl tokat gibi bir repliktir ya…

“Yaz öncesiydi, geçen sezonun sonlarına doğruydu. İbrahim Çiçek oyundan bahsetti ve o dönem henüz çevrilmemiş oyun metnini yolladı. O yollayınca ben oyunun metnini zamanında İngiltere’den aldığımı fark ettim. İngilizcesini okuduğumda bazı nüansları kaçırmışım, bana didaktik gelmişti. Sonrasında Çağ Çalışkur ile konuştuk, o konuşmayla kafam daha çok açıldı ve bir kez daha okudum. Türkçesi gelince bir kez daha okudum ve her şey netleşti. Rosalind Franklin’le ilgili bir bilgim yoktu benim de, hikayesini araştırdıkça daha da ilgimi çekti. Gerçek bir karakter olması beni ürküttü ama bir taraftan da oyunculukta beni ürküten rollerin üstüne gitmeyi seviyorum.”

Funda’nın Rosalind’le tanışmasının ardından 3.5-4 aylık prova süreci başlamış, her ne kadar zorlu olsa da çıkan sonuç hem onları hem de gelen tepkilerden belli olduğu gibi izleyenleri tatmin ediyor. Oyundan bana kalan diğer repliği bir soruya çevirip kendisine soruyorum: “Kim olduğumuzu isteyip de elde edemediklerimiz mi belirler?”

“Biraz öyle, evet. Oyunculukta da öyle, hani kariyer diyoruz ya, kariyerde de nereye doğru bir yol aldığını tercih etmediklerin belirliyor. İsteyip de elde edemedikçe, o arzular seni tanımlıyor ya da kendinde fark ettiklerini de böylece bulabiliyorsun; ‘Neleri istiyorum ama o istediklerimin hangilerini elde edemedim’ diyorsun. İnsanın kendini tanırken de gerçekleştiremediği arzularına bakması, bence onu çok tarif eden bir şey oluyor.”

Replikler, bazı sözler, hatta sohbet sırasında öylesine söylenmiş laflar… Yukarıdaki iki örnekteki gibi bazılarının etkisi kalıcı olabiliyor, herkes için farklı bir çağrışım yapabiliyor. Özetle demek istediğim hani bazı laflar filmlerde, dizilerde, oyunlarda öylesine söylenir ama sadece bir kişiyi inanılmaz etkiler ya; izledikleri içinde Funda için öyle olan bir sahne ya da replik var mı, merak ediyorum.

“Benim aklımda hisler kalıyor genellikle. Bu yüzden okuduğum kitabı, izlediğim filmi anlatamıyorum. O yüzden söz değil de his kalıyor bende. Başta buna çok takılıyordum ama sonra bu durumla barıştım, ‘Demek ki bende böyle çalışıyor’ dedim.”

Funda Eryiğit, içindeki oyunculuk sevdası yıllar boyu hiç dinmeyenlerden. Uluslararası ilişkiler okuduğu yıllarda da aklında dolanan, ilk kez lise yıllarında çıktığı sahne, ona her defasında “Ben oyuncu olacağım” dedirtmiş.

funda eryiğit 1

“Üniversiteye başladığımda çocuk tiyatrosuna girdim, lisede bir dönem ara verdiğim tiyatroya yeniden başlamış oldum. Sonrasında okul bitti ve konservatuara girdim, çocuk tiyatrosu yapmamış olsaydım şu an kaymakam da olabilirdim yani hahah. Lisede de neden tiyatro grubunu seçtiğimi hatırlamıyorum aslında, sadece ‘Bu insanlar farklı düşünüyorlar’ dediğimi hatırlıyorum. Biraz içgüdüsel bir süreç olmuş yani şimdi bakınca.”

İçgüdüler, üretme sevdasını çağırıyor. Geçenlerde The New Yorker’ın efsane çizerlerinden Saul Steinberg’in bir sözüne rastladım. Her insan için ama özellikle de her sanatçı için “kaçıp gitmenin” en önemli şey olduğunu; ancak evinden, ana akımdan, kültüründen kaçıp uzaklaştıkça yeni bir şeyler üretebildiğini söylemiş. Katılıyor mu ya da üstüne düşünüyor mu diye bunu Funda’ya soruyorum.

“Başka yerlere gitmek ya da çok bilmediğim yerlerde kaybolmak iyi geliyor. Yeniden bir şeyleri tarif ediyormuşum gibi geliyor. Bakış açımı sabitlemek iyi gelmiyor açıkçası. Belli dönemlerde işimi neden yaptığımı kendime sorduğumu ve soruya cevabımın ben değiştikçe değiştiğini fark ediyorum. İşe bakış açımın da aynı kalmamasını istiyorum aslında bir taraftan. O zaman da bildiğim yerlerden kaçıp tamamen yabancı olduğum yerlere gitmek iyi geliyor.”

Hazır uzaklara gitmişken onu bir de zaman kapsülünü sokup bu kez 10 yıl öncesine yolluyorum. O zamanki hayalleriyle şimdi geldiği yeri düşününce ortaya şunlar çıkıyor:

“2009’da televizyon dizisi yapıyordum ve yapamadığımı düşünüyordum oyunculuğu. Konservatuardaydım ve bu durum okula da yansıdı. Şimdi baktığımda ‘Kendimi hırpalamaya gerek yokmuş’ diyorum. Popüler ve ünlü olmaya burun kıvırırdım; en büyük hedefim ‘Çok iyi oynar’ dedirtmekti hakkımda. Hiçbir şeyden %100 tatmin olmuyordum. Şu anda oluyor muyum dersen, hayır olmuyorum ama artık bu işin doğasını anladım, yaptığım işi yine iyi yapmak istiyorum ve sonuçtan ziyade süreçle daha fazla ilgilendiğimi fark ediyorum. Bir iş yaparken o süreçte ne bulabiliyorsam onu deneyimleyeyim ve bulduklarımı seyirciyle paylaşayım istiyorum. Anladığım bir şeyi anlatmakla daha çok ilgileniyorum yani. İyi bir reaksiyon gelse bile ben onu tamamlanmış hissetmiyorum ya da örneğin oynamaya ara verdiğimizde de düşünmeye ve neyi daha fazla anlayabilirim diye sormaya devam ediyorum, süreç devam ediyor. Prömiyerde oynadığım Rosalind ile bugün oynayacağım Rosalind arasında bir fark var yani, bu da benim hoşuma gidiyor.”

funda eryiğit 3

Anlamak ve anlamlandırmak deyince aklıma Hakan Günday’ın bir söyleşisinde söyledikleri geliyor. Yazı yazma sürecini sorduklarında diyor ki, “Ben ne zaman ki bir şeyi anlamanın en iyi yolunun yazmak olduğunu fark ettim, o günden beri anlamadığım ne varsa onun hakkında yazıyorum.”

“İşte sanatın hayatla bağlantısı böyle bir yerde zaten. Hayatı, insanı, kendini anlamak ve bunu başka insanlara aktarmak istiyorsun.”

Funda Eryiğit bu sezon son sürat Rosalind’in hayatını anlatmayı sürdürürken ufukta görünen yeni ihtimaller de söz konusu. Detayları zamana bırakıp yüzümüzü yeniden tiyatroya çeviriyoruz. Craft Tiyatro’nun sitesinde gezerken sizi bir noktada Carl Jung’un bir sözü karşılıyor, içinde üretme fiilinin geçtiği her yazıyı kapatabilecek kadar güçlü bir söz olduğu için sahneyi ona bırakıyorum: “Yeni bir şey yaratmayı başarmak, akılla değil insanın içinden gelen oyun oynama güdüsüyle olur. İnsan sevdiği şeylerle oynar.” Funda Eryiğit de öyle yapıyor, en sevdiği şeyle oynuyor ve yol boyunca bulduklarını bizimle paylaşmaya devam ediyor.

*Bu arada, bu röportajda aldığımız cevaplarla yetinmedik ve 10 soruyla Funda Eryiğit’e dadandık. 

Sorularımızı yanımıza aldık ve ünlü oyuncu Funda Eryiğit’e dadandık. Sahiden, neydi ilk etkilendiği film? Ya da en iyi yaptığı yemek? Bunların birbirleriyle pek bir alakası yokmuş gibi durabilir ama Funda Eryiğit’in hepsine harika bir cevabı olduğu kesin. (Durup dururken aklımıza lazanya takıldı şimdi…)