Advertisement
Game of Thrones’un (505) günü
yazar: Yiğit Tuna

Bugün daha önce hiç olmayan bir şey oldu. Bir yerlerde Kıraç çalmaya başladı, Game of Thrones video yayınladı ve sanki son eksik parça tamamlandı.

Hayat akıp giderken avuçlarımdan,

Eğilip yerden toplayamıyorum parçalarımı…

Ve artık “Her şey için çok geç” demek için

Belki de çok geç…

An itibariyle, resmi olarak Oysa Bir Umuttu Hep ile Game of Thrones’u özdeşleştirdim. Şarkının tüm sözleri bana dizinin geçmiş bölümlerini çağrıştırmaya başladı. Kafamın içinde şarkıyı dinleyip diziyi izlemeye başladım. Ya deliriyorum ya da umut etme işi bu boyutlara kadar varabiliyormuş. Ama büyük ihtimalle deliriyorum. En sevdiğim, en şaşırdığım, en üzüldüğüm sahneleri hatırlıyor, “Cidden ne diziymiş…” diye düşünüyorum. Yine bu kişisel aydınlanma anım, diziye olan sembolik sitemimi silemiyor.

İnternette rastladığım her yeni Game of Thrones haberine bir umutla tıklıyor ama karşılaştıklarım karşısında sürekli yıkılıyorum, (bana kalırsa) üretilmiş en görkemli televizyon olayının, yayınladığı son bölümünden bu yana geçen 505 günde (oturup hesapladım) hiçbir dişe dokunur video veya görüntü yayınlamamasına içerliyorum. Kendini bu kadar ağırdan satan başka bir dizi görmedim. Dizi dediğin biraz bırakır kendini, biraz çıldırmasına izin verir seyircisinin ama 505 gün boyunca, o da çoğu son birkaç ayda olmak üzere, sanki sadece “gözden ırak olanın gönülden de ırak olacağı” korkusuyla birkaç yeni hashtag, birkaç eski görüntüden kesilip kırpılıp birleştirilen video ve son olarak bugün yayın tarihi duyurusu gelmesini hazmedemiyorum ama bir yandan da şimdi, ben hazmetsem ne olur hazmetmesem ne olur, benden HBO’ya ne ki? Yani, değil mi?

Sürprizlerle dolu olmayan video aşağıda, beni yukarıdaki sebeplerden ötürü çok da tatmin etmedi ama Stark çiftinin sesini duymak bile, eski dostlarla karşılaşmışım gibi sevindirdi.

505 günde düşünecek çok vaktim oldu. YouTube’da kendime Game of Thrones’a dair yapılmış fan videolarından oluşan bir oynatma listesi yaptım, Westeros tarihini, dizide görmediğimiz dönemleri anlatan belgeselleri bulup bulup tükettim, George R.R. amcanın konuşmalarını izledim, röportajlarını okudum. Bir gerçeği de itiraf etmeliyim, hayalkırıklıklarıyla bitirdiğim 7. sezonun hemen ardından şeytana uydum, o dönem sızdırıldığı söylenen senaryo parçacıklarına göz ucuyla (ama gerçekten ucuyla) baktım. Okuduklarımı izleyeceğimi sanmasam da okuduklarımı izlesem bile heyecandan koltuğa gömülürüm, o kadar etkilenmiştim. Dolayısıyla an itibariyle diziye dair beklentilerim 7. sezon sonundaki seviyeden çok yukarılara çıkmış durumda, altı bölüm sürecek 8. sezonu yeni bir mini diziye başlar gibi izlemeyi düşünüyorum. Madem 90 gün var, ben de kafamın içinde diziye dair neler var, yoklamaya ve bu bahaneyle de “Neden bir Game of Thrones yazı dizim olmasın ki?” diyerek 90 günü verimli kullanmaya karar verdim. Bugün başlıyoruz, karışık gideceğiz ve Kıraç’ın dediği gibi:

Şimdi ellerim bomboş

Sözlerim sarhoş

Gönlüm olmuş bin parça

Bir süredir Game of Thrones’un en hüzünlü sezonunun ilk sezonu olduğu ve hiçbirimizin bunu, izlediğimiz sırada anlayamamamız üzerine düşünüyorum ve aklımda tek bir replik yankılanıyor:

“THEY’LL BE BACK SOON”

İlk sezonun sonlarına doğru Winterfell’de Bran ile Rickon’un aralarında geçen bu konuşmada Bran, olağanca iyi niyeti ve ağabeylik içgüdüsüyle kardeşine bu lafı söylüyor. Robb’un babasını serbest bırakıp annesini de alarak geri döneceğini söylemeye çalışıyor garibim ama Rickon o zamandan geleceği görmüş olacak ki “Hayır, gelmeyecekler” diyor. Ve gerçekten de cümlede adı geçen kimse geri gelmiyor. Stark ailesi biz daha onları tam olarak tanıyamadan, hikayenin ilk bölümlerinde birbirleriyle vedalaşıyor ve bir daha kavuşamıyorlar. “Döneceğim” diyenin dönmediği bir dizi. Sırf bu yüzden bile güzel.

İlk sezonun ağırlığını çok sonradan anladım ama ne olursa olsun Ned Stark’a doyamayacağımı izlediğim dönem fark etmiştim. Sean Bean’in canlandırdığı karakterlerin kaderinden Ned’in de payını alacağını çok geçmeden anladık. Kardeşimle sürekli döndürdüğümüz bir video var, büyük insandın Ned Stark.

İzleyince sizin de içiniz cız etti, ‘Lannisterların …’ ile başlayan cümleler kurduysanız size katılırım ama Jamie hariç. Lütfen ‘Jamie hariç’ deyin. Bran’e yaptıkları için ona kızmayın, hem Bran böylece içindeki kuşu keşfetti. Kaderini tamamladı oğlanımız. Jamie de sonradan hak yolunu buldu, Tyrion’la olan ilişkisi, Brienne’in yanında takındığı tavırlar, son sezonda Cersei’e çektiği restle de gelinin babasından tam not aldı. Bran’i oldum olası sevemedim zaten. Kaldı ki onun da tabiatı gereği bizlerle çok samimi olmaması, halka fazla inmemesi gerektiğini anlıyorum şimdileri. O başka bir boyutta artık, üç gözlülerin diyarında. Yine de gördüklerinden midir bilinmez, 7. sezonda abisine ablasına öcü görmüş gibi bakması, bir sarılmayı çok görmesi tadımı kaçırmıştı.

Jamie’e dair ilgi çeken teoriler var, merak ederseniz açıp okumanızı önerebilirim (spoiler: Cersei’in kehanetini hatırlayın) ama eğer ortada bir taht kalırsa, ben Jamie’nin bir küçüğünün oraya oturacağına inanıyorum. Hatta Tyrion ile Missandei evlenir, torun torbaya karışırlar çünkü bence son sezonda pek kimse sağ kalmayacak.

Oysa bir umuttu hep

Gönlü besleyen

Dayan yüreğim diyen

Ama kapkara bir yel her yanı sardı

Bende bir tek can kaldı

Ben bu sezon Ned Stark’ı görelim istiyorum, sadece bunu istiyorum. Yani hiç konuşmasa bile bir gülümsesin. Hani Teletabiler göğe bakardı da çocuk suratlı güneş batardı ya böyle, o da Jon’a bir gözüksün gitsin, bana yeter. İçimizde kalacağına… Bran demişken, aklıma ermiş Rickon geldi. Çapraz koşu yapmayı bilmediği için ölmesi de benim canımı hep acıtıyor. Çok affedersiniz ama b.k yoluna gitmeyen Stark yok.

Bunlar, bugünkü videodan sonra beynimin içinde uçuşan kopuk dizi anılarıydı. Sonuç olarak bu dizi, esasen Stark ailesinin hikayesi ve final sezonundan neler beklediğimi, birçok kişinin Nisan’daki 6 bölüme neden pek de umutla bakmadığını anlayıp anlatmak için, Game of Thrones’un kaderini beraber çizmemiz için vakit azalıyor. They’ll be back soon.