Yazar: dadanist
31 Mayıs 2021
Geçmişin çekim kuvveti: Ozan Tekin’le son EP’si Anarya I üzerine bir sohbet

Ozan Tekin’in piyano kompozisyonlarından oluşan büyülü EP’si Anarya I ile dev kapanma sırasında tanıştık. Sabah güneşi çoktan parlamaya başlamış ama henüz ısısını odaların içlerine  iletmeye fırsat bulamamışken, penceredeki perde minik minik dalgalanırken Gravity of the Past parçasıyla başlayan 18 dakika 33 saniyelik yolculuğumuz göz açıp kapayıncaya dek bitiverdi. Tam bitti diye üzülecekken albümün adındaki 1 ibaresini hatırlayıp devamının geleceğini anlayınca derin bir oh çektik. Beş parçalık Anarya I’i o zamana dek döndüre döndüre dinleyebiliriz…

Albümün adı olan Anarya ve alt başlığı olan “Conversations with a fading piano” üzerinde biraz durmamız gerekiyor. Çünkü Ozan’ın 80’lerin kasvetli synth’lerinin eşlik ettiği çarpıcı melodileri ve melankolik arpejlerinin yanı sıra, albümün içinde barındırdığı iki önemli hikayeyi anlatıyor bu isimler.

Anarya ile başlayalım. Ozan güney ve doğu illerinde “geri vites” anlamında kullanılan anaryayı, geriye doğru bir göç hikayesi anlatmak istediği için tercih etmiş. Şu an Köln’de yaşayan Ozan’ın geriye doğru yolculuğu Almanya’dan başlayıp, İstanbul’dan geçerek memleketi Adana’da son bulacak. Bu uzun yolculuğun ilk kısmı olan Anarya I, son göç durağı Almanya’ya odaklanıyor.

Gelelim “Conversations with a fading piano” kısmına… Ozan bir gün sokağa atılmak üzere olan, önceki sahibinin çoktan gözden çıkardığı 65 yaşında bir duvar piyanosu buluyor. Sesinden çok etkilenince de piyanoyu alıp stüdyosuna götürüyor. Ama tabii önceki sahibi bu piyanodan durup dururken vazgeçmemiş; piyano çok yaşlı, doğru ses çıkaramıyor, bir türlü akort tutmuyor. Böyle olunca Ozan piyanonun mekaniğini anlamak için aylarını harcıyor. Uzun çabaların sonunda onu hayata döndürmeyi başarıyor ve Anarya’yı onunla kaydediyor.

Anarya I zor günlerimizde bize böylesine iyi geldiği için ve 65 yaşındaki piyanosundan çıkan melodilere böylesine bağlandığımız için albümün yaratıcısı Ozan’la sohbet etmek istedik…

Fotoğraflar: Begüm Koçum

Öncelikle albümünün adıyla başlayalım. Anarya İstanbulluların pek bilmediği ama güney ve doğu illerinde sıkça kullanılan “geri vites” anlamına gelen bir kelime. Albüme bu ismi vermiş olman, anlattığın göç hikayesi de düşünülürse senin için bir geriye dönüş isteğini mi ifade ediyor, yoksa yaşamını genel olarak bir gözden geçirme hali mi bu?

 Piyanoyla olan ilişkim çok erken yaşta başladı. Öyle ki, notaları öğrendiğimde daha okuma yazmayı henüz bilmiyordum. Piyanoyla küçük yaşta başlayan bu tanışma, sonrasında benim müziği bir dil olarak algılamama ve kullanmama da yol açmış oldu. Okul öncesi ve ilkokulda piyano ile yoğun bir ilişki kurmuş olsam da bu ilişki ilerleyen yıllarda kesintilere uğradı ve yaklaşık son 15 senedir bir piyanom olmamıştı. Hatta son yıllardaki profesyonel müzik kariyerimde de piyano, prodüksiyonlarımda pek kullandığım, odağımda olan bir enstrüman değildi. Yıllar sonra piyanoya, yani müzikle ilk ilişkimi kurmama vesile olan enstrümana geri dönüp, onunla bir albüm kaydetme durumum söz konusu olunca aklıma ilk gelen isim Anarya oldu. Bu albüm sürecinde sadece bir taraftan değil, çok fazla yönden karşılığını bulmuş oldu bu isim. Anarya, hem müzikal olarak bir geriye dönüş hâlini, hem genel olarak geçmişteki, özellikle de çocukluğumdaki bazı anlara geri dönüş isteğini, hem de benim geriye doğru olan göç hikayemi temsil etti günün sonunda.

EP’nin alt başlığı “Conversations with a fading piano.” Şimdilik beş parçasını dinlediğimiz albümde piyanoyla bir diyalog halinde olduğun dinleyici tarafından hemen hissediliyor. Piyanonu biraz tanımak istedik açıkçası: Hoş sohbet biri mi, neler hakkında konuşuyorsunuz?

Çok hoş sohbet biri kendisi. Sözcüklere ihtiyaç duymadan, yanlış anlaşılma derdi olmadan, bence dillerin en güzeliyle onunla konuşmanın değeri benim için paha biçilemez. Başta derdim o henüz işlevini yitirmeden, tabiri caizse ölmeden, son günlerinde onunla konuşmak ve o konuşmaları kaydedip kendisi bir gün göçüp gitse bile son günlerinin iyi hatırlanabileceği kayıtlar alabilmekti. Ama onu elimden geldiği ölçüde tamir edip toparlayınca işler sonrasında biraz değişmeye başladı. Herhangi bir dilde kolayca ifade edemediğim bazı duygularımı ve düşüncelerimi onunla paylaşmaya başladım ve o konuşmalar da farklı müziklere dönüştü. Onu hayatımın böyle bir evresinde bulduğum için kendimi şanslı hissediyorum, umarım o da böyle hissediyordur.

Anarya I, Almanya deneyimine odaklanıyor. Bu deneyimini müzikal olarak dinledik ama tabii sözsüz bir müzik, yorumlamaların çok kişisel bir yerde kalmasına neden oluyor. Senin kelimelerinle bu deneyimi dinleyebilir miyiz?

Yaklaşık neredeyse dört senedir Almanya’da yaşıyorum. Dil ve mekan değişse de, ortak duygular ve ifadeler yakalayabildiğim ölçüde basit bir yaşam sürmeye çalışıyorum burada. Mekanın ve çevresel faktörlerin, özellikle İstanbul gibi bir metropolde uzun yıllar yaşadıktan sonra, dilediğim gibi daha rafine, yeşil ve az insanlı olması burada kesinlikle daha sakin ve huzurlu hissetmemi sağlıyor. Ama Türkiye’deki yaşayan sokak kültürünü burada bulmakta çoğunlukla güçlük çekiyorum, bu da bazen can sıkıcı olabiliyor. Buranın dilini de halen çok çözememiş bir insan olarak, zaman zaman dil problemleri, ifade zorlukları yaşayabiliyorum. Ama itiraf etmeliyim ki etrafımda her zaman ne konuşulduğunu anlayamamak da bazen hiç tahmin etmediğim bir konfor alanı yaratabiliyor. Bir yandan da buranın dilini hâlâ istediğim gibi rahat konuşamamanın benim dolaylı olarak yaptığım müzikle daha güçlü bir bağ kurmamı sağladığını da düşünüyorum.

Albüm üç duraktan oluşacak; Almanya, İstanbul, Adana. Bu üç mekanın senin için ne ifade ettiğini birer kelimeyle tanımlar mısın?

Seyir, düşüş, kalkış.

Bir önceki albümün Pillars of Salt ve Anarya I birbirinden çok farklı görünseler de ortak hislere sahipler gibi zaman zaman. Benzer şeyleri farklı dillerde mi anlatıyorsun sence, yoksa bu iki albümün hissi tamamen farklı mı senin için?

Farklı dönemlerde farklı enstrümanlarla ortak hisleri farklı ifadelerle ortaya koymaya çalışıyorum sanırım. Bu son iki üretimin ses dünyası birbirinden tamamen farklı olsa da ortak anlattıkları duygular olduğuna inanıyorum. Ayrışan durumlar da var tabii. Mesela Pillars of Salt’u dinleyince İstanbul’un kirini pasını orada hissedebiliyorum hâlâ. Anarya I ve devamındaki parçalar ise buranın görece daha “steril” ortamında yazıldı. İkisinde de ortak hayal kırıklıkları, öfke, özlem, kayıp gibi duygular olsa da, Anarya’nın içine biraz daha uzlaşmacı ve sakin duygular da girdi. Pillars of Salt’ta öyle duygular pek yok.

Bir yandan yürüttüğün Seyrek Rıfat projeni de severek takip ediyoruz ya da etmek istiyoruz diyelim çünkü 4 yıldır yeni bir şey duymadık. O cephede yeni bir şeyler olacak mı?

Seyrek’in kendi yeri ve zamanı var, başından beri de öyle oldu. Zaten ben de bir noktada Seyrek’i kendi haline bırakmaya karar verdim. Almanya’ya yerleştikten sonra Seyrek Rıfat burada bazı konserler verdi, hatta birçok yeni sesler, sözler de ortaya çıkardı ama kendi adımla yaptığım işler uzun zamandır daha ön planda. Seyrek bir süre daha ortalarda pek görünecek gibi durmasa da, dediğim gibi, onun da yeri ve zamanı gelecektir.

Hem Seyrek Rıfat’taki gibi sözlü müzikler, hem de Ozan Tekin olarak yayınladığın albümlerdeki gibi enstrümantal müzikler yapan bir besteci ve prodüktör olarak müzikte sözün rolü hakkında ne düşünüyorsun?

Genel olarak sözün müzikten daha hızlı dinleyiciye ulaştığına inanıyorum. Sözlü ifadenin gücünün sözsüz bir müziğin ifadesine göre daha köşeli ve net olduğuna, dolayısıyla daha net bir çerçevesi olduğuna inanıyorum. Eğer ki bir müzisyen olarak o çerçeveyi daha net ve keskin bir şekilde ortaya koymak istiyorsam, sözlü ifadenin yerinin bu açıdan çok daha farklı olduğunu düşünüyorum. Öte yandan, enstrümantal müziğin dinleyenin kişisel yorumlamasına ve onun hayal gücüne göre çok farklı şekillere veya duygulara bürünebilmesi beni hem dinleyici hem de besteci olarak bir farklı heyecanlandırıyor. Enstrümantal müziği dinlemenin yarattığı düşünsel açıklık bana hep iyi gelmiştir. Günün sonunda bu iki farklı tür müziğin benim için yeri çok ayrı olsa da, bir müzisyen olarak melodilerle sözlere göre her zaman daha rahat bir ifade biçimi yakalayabildiğimi düşünüyorum. Kişisel olarak bir müziğin içinde söz söylemek bana hâlâ zaman zaman ağır ve zor gelebiliyor, fakat ifade etmek istediklerimi bir melodinin arkasına saklamak çok daha kolay ve rahat.

editörün seçtikleri