Yazar: Zeynep Naz Inansal
5 Haziran 2021
Geride kalanların pek de anlatılmayan hikayesi: Lübnan Semaları filmini yönetmeni Chloé Mazlo ile konuştuk

İçinde yaşadığımız ülkenin sorunlarından bağımsız bir hayat kurabilir miyiz? Bambaşka bir ülkede mutlu olabilir miyiz? Peki, geride bıraktığımız ülkemizi gerçekten geride bırakabilir miyiz? Gidenler neden gider? Kalanlar neden kalır? Chloé Mazlo’nun ilk uzun metrajı Lübnan Semaları bu soruları odağına alan masalsı ve rengarenk bir film. 1950’li yıllarda İsviçre’den Lübnan’a taşınan Alice, burada genç bir astrofizikçiye aşık oluyor. Bu dünyanın ötesinde bir hayat kurmayı deneyen ikili, Lübnan’daki iç savaşın da etkisiyle zor zamanlar geçiriyor. Ama Alice’in olaylara nevi şahsına münhasır bakışı durumu biraz da olsa çekilir kılıyor.

24. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin programındaki favorilerimizden olan filmin yönetmeni Mazlo da festivalin bu yılki konuklarından. Mazlo’yla büyükannesini, Lübnan’ı ve tabii Uçan Süpürge’yi konuştuk. Gerçek hayatın karanlığını sinemaya da taşımamayı seçen Mazlo, animasyon geçmişinden gelen ve fantastik anlatıyı benimseyen bir yönetmen ve kadınlığın tek bir şekli olmadığını savunanlardan. Biz de bu fırsatı değerlendirip uçan süpürgemize atlıyor ve Alice’in kendine has dünyasına ve Lübnan Semaları’na dadanıyoruz.

Daha önce Uçan Süpürge’yi duymuş muydunuz? Yalnızca kadınlardan oluşan bir film festivalinin nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsunuz?

Bu benim ilk uzun metrajım olduğu için henüz uluslararası film festivalleriyle yeni yeni tanışıyorum. Bu yüzden duymamıştım. Ama Uçan Süpürge’yi araştırmaya başladığımda, çok sevdim. Onlardan kabul maili geldiğinde komik bir şekilde, Cadılar adında feminizme dair bir kitap okuyordum. Kendi kendime, ‘ne güzel tesadüf’ diye düşündüm.

Gerçekten sihirli olmuş! Peki, daha önce hep kısa film ve animasyon geçmişi olan bir yönetmen olarak ilk uzun metraj deneyiminden ve farklarından bahsedebilir misiniz?

Uzun metraj deneyimiyle kısa metraj deneyimi birbirinden tamamen farklı. Hatta uzun metraj çekmeyi bir maratona benzetebiliriz. Baştan sona bir enerjiniz olması gerekiyor. Benim filmim fikir geliştirme sürecinden, çekime, post prodüksiyona neredeyse dört yıl sürdü. Ama bana müthiş de insanlarla tanışma imkanı sundu aynı zamanda. Bu çekimlerde de anladım ki bu meslek gerçekten de tam benlikmiş. Çünkü benim çok sevdiğim birçok şeyi bir araya getiriyor. Mesela bir ekip kurmak, bence biraz da büyük bir parti planlamaya benziyor. Davetlilere karar veriyoruz, sonra acaba iyi anlaşırlar mı diye düşünüyoruz. Tüm bu detayları düşünme ve oluşturma kısmından çok keyif aldım. Benimle aynı tip, aynı enerjideki insanlarla çalışma şansı da bulmuş oldum. Biraz benim gibi bir şeyleri tamir etmeyi, kurcalamayı seven kişiler. Biraz daha çocukmuşuzcasına eğlenme fırsatı bulduk beraber. Tabii ki çok ciddi bir ortamdı ama eğlenmeyi de başardık.

Chloé Mazlo

Çekimler pandemiye denk gelmedi değil mi?

Tam pandemiden önceki döneme denk geldi. Çekimler sırasında Fransa’da büyük bir greve denk geldik ve hatta ne kadar bahtsız olduğumuz düşündük. Ama COVID ortaya çıkınca aslında şanslı bile olduğumuzu fark ettik diyebilirim. Bir sene sonrasına bıraksak her şey çok daha korkunç olabilirdi yani. Kıbrıs’ta (Lübnan’daki devrim sebebiyle çekimleri orada yapamadık.) yaptığımız çekimler 24 Ocak’ta sonlandı. Yani pandemi sırasında kurgu yaptık ve de çalışmaya devam edebilmiş oldum aslında. Bu da bana filmi oldukça yavaş bitirme fırsatı verdi.

Alice karakterinin büyükannenizden esinli olduğunu okudum. Bu hikayeyi belgesel olarak çekmeme sebebiniz nedir? Kurmacanın bu hikayeye nasıl katkısı olacağını düşündünüz?

Biraz da insanın geçmişine dair sahip olabileceği bir fantezinin hikayesini anlatmak istedim. Burada da karakter aslında anılarının içinde yaşıyor ve bu da sübjektif bir durum. Yani aslında ben filmin gerçeği anlatmasını istemedim. Bir gerçeklik versiyonunu ve anıları anlatıyor. Biraz da bu yüzden hiçbir zaman şimdiki zamanda değiliz filmde. Hep biraz da nostaljik bir yanı var. Tanımadığım insanları yazmakta güçlük çekiyorum. Sanki tanıdığım insanların neye nasıl tepki vereceğini biliyorum diye. Bu yüzden bu hikayeye yöneldim.

Film, animasyonu gerçek hayatla çok oyuncaklı ve keyifli bir şekilde iç içe geçiriyor. Bir nevi özgürleştirici fonksiyona sahip gibi anlatıda. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu iki tekniği bir araya getirmek istedim çünkü kısa filmlerimden de animasyon konusunda deneyimliyim. Bazen gerçek dünyanın durduğu ve gerçekliğin değiştiği yerde daha az imkanla daha çok hikaye anlatmama olanak sağlıyor animasyon. Mesela, İsviçre-Lübnan yolunu kuklalarla yapabilmek çok daha mantıklıydı. Bu sahneyi gerçek oyuncularla çeksem, çok pahalı olacaktı. Tüm kafamdakileri engeller olmadan gerçekleştirmeme yardımcı oldu diyebilirim. Bir de tabii konuyla ve temayla çok uyumlu bir hava katıyor.

Filmdeki karakterler ülkelerinin belirsiz geleceğinde kendilerini seçmek gibi bir ikileme gidiyorlar. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz? Gitsek bile gerçekten ülkemizi geride bırakabilmek mümkün mü?

Bu soru tüm yazdıklarımın ana kahramanıydı aslında. Hikaye büyükannemden esinli, ama gerçek hikayede o, Lübnan’dan ayrılmak istememiş ve on yıl boyunca orada kalmış. Savaş süresince de oradaymış. Bu da benim kendime çocukluğumdan beri sorduğum bir soruydu: İnsanlar ülkelerinden neden gider? Bazıları neden kalır? Annemle babam 1976’da oradan ayrılmışlar, yani savaşın bitiminden bir yıl sonra, ama büyükbabam ve büyükannem on yıl kalmayı seçmiş. Neden bazıları gider? Neden bazıları kalır? Lübnanlı bile olmayan büyük annem için gitmek iyice zormuş aslında. Bana büyükbabamın İsviçre’de nasıl bir muameleye maruz kalacağını bildiği için gitmediğini söylerdi.

Ben de hiçbir zaman bir ülkede kalan insanları görmediğimizi düşündüm. Hep gitmek isteyenleri görüyoruz, çünkü onları göstermek bir film için de daha kolay. Zaten bir ülkeye olan bağlılık da çok rasyonel bir durum değil aslında. İnsanlar hep soruyor: bombalar var, neden gitmiyorlar? Ama işte durum bundan çok daha karışık.

Savaş ve iç savaş gibi toplumsal olayları kişisel hikayeler üzerinden anlatmanın çok daha etkili bir tarafı var. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz? Kişisel hikayeleri dinlemek ve anlatmak neden önemli?

Lübnan savaşı bir iç savaş olduğu için, bunu biraz da bir ailenin ayrılmasına, boşanmasına benzetebiliriz. Ben de Lübnan iç savaşı üzerine okuma yaparken ailemin boşanmasına benzediğini düşündüm. Yani bir noktada mantık işin içinden çıkmış. Böyle bi durumda da benzerlikler bulmak çok mümkün. Yani aslında çoğu ailevi sorun gibi bu olayın da net bir mantığı ya da sebebi yok. Dolayısıyla bir kişi ve aile üzerinden anlatmak çok daha mantıklı geldi. Bence bir belgesel bir ülkeyi anlatabilir, ama bir insanı anlatmak konusunda sinema çok daha başarılı. Çünkü sinema sadece bütüne değil, kişiye de dokunan bir şey.

Uçan Süpürge aktivizmi de odağına alan bir festival. Sizce hikaye anlatıcılığı ve sanat, aktivizm içinde nasıl bir rol oynuyor?

En baştan bir film seti bile benim için oldukça politik bir alan. Film ekibinden de sanki minik bir ülke oluşturuyor gibi düşünebiliriz. Ben de kötü ve sert bir lider olmak ve bu tip bir ekip kurmak istemedim. Bu yüzden de kadın ağırlıklı, çoğu departmanın başında kadınların olduğu bir set kurdum. Tabii ambiyans diğer setlere göre çok farklıydı. Her zaman, kadınlara güç verilince erkekler gibi davranacağımız düşünülüyor. Bunu doğru bulmuyorum, bizim kendi varoluşumuz çok farklı.

Bunun dışında, filmdeki ana karakterleri de, dadın seyircilerin bağ kurması için kadınlardan seçmek istedim. Geçmişte kadınların bağ kurabileceği sinema karakterleri bulmak çok zordu. Bu ana karakterlerin illa güçlü olması da gerekmiyor. Çünkü bir yandan da farklı kadınlık şekilleri olduğunu da göstermek istiyorum. Bence saygı görmek ve varolabilmek için güçlü olmamız gerekmemeli.

Yani bir erkeğe dönüşmek zorunda değiliz 🙂 Peki en sevdiğiniz kadın yönetmenler kim?

Chantal Akerman’ı çok severim. Hala hayatta olan yönetmenlerden de Lübnanlı Danielle Arbid’in işlerini seviyorum. Aklıma ilk etapta erkek yönetmenler geliyor tabii, problem biraz da bu zaten.

Evet ama değişim başladı, küçük de olsa.

Evet kesinlikle.

Festivalin bu yılki teması Araftan Çıkmak hakkında ne düşünüyorsunuz?

Çok sevdiğim bir söz var: Uslu kızlar cennete gider, diğerleri de istedikleri yere diye. Aklıma onu getirdi. Umut bulmak ve aşılamak için çok güzel bir konsept bence.

Bu aralar ne üzerine çalışıyorsunuz?

Şimdi yeni bir uzun metraj yazma sürecindeyim. Bir evde tıkılı kalıp bir sürü hayal kuran çocuklar hakkında. Pandemi gelebilir aklınıza ama kesinlike o şekilde değil, daha farklı bir hikaye 🙂

editörün seçtikleri