Yazar: Zeynep Naz Inansal
28 Nisan 2021
Gilead’den sonra bir hayat var mı: Yeni sezon öncesi The Handmaid’s Tale incelemesi

Çok bekledik, ama sonunda o gün geldi ve The Handmaid’s Tale yeni sezonuyla geri döndü! Hem de üç bölümle birden! Bize acı verse de izlemekten kendimizi alıkoyamadığımız bu dizi, dördüncü sezonuyla da gözlerimizi dolduracak galiba. Hapsolmuş ve sahip olduğu her şey elinden alınmış bir kadının özgürlük mücadelesini izlerken, her seferinde kurulu sisteme daha da lanet edip beklenmedik yerlerden çıkan direnişe ağlayacağız gibi görünüyor. Üçüncü sezon finaliyle bizi aklımızda birçok soruyla baş başa bırakan The Handmaid’s Tale yeni sezonunda bazı çözümlemeler yapacak gibi görünse de bir süre daha Gilead’de olacağız. Çünkü dizi, beşinci sezon onayını da kaptı bile ve June’un öyküsü daha uzun bir süre bizlerle olacak. O yüzden çok da kesin sonuçlar beklemiyor bizi… Bu arada dizi üç yeni bölümüyle Hulu’daki yerini aldı; hemen ertesine, yani 29 Nisan’dan itibaren de BluTV’de olacak.

Margaret Atwood’dun aynı isimli romanından uyarlanan dizi, distopik bir gelecekte Amerika’nın yerine kurulan Gilead’de geçiyor ve ikinci sezonundan beri romandan bağımsız ilerliyor. Tüm dünyada doğurganlığın azaldığı bir dönemde, iç savaş sonrası Amerika’nın yönetimini ele geçiren totaliter Gilead, dindar ve baskıcı bir yönetim kuruyor. Kadınların ikinci sınıf insan sayıldığı, teknolojinin tamamen yasak olduğu bu toplumda yalnızca yönetici elit belli başlı haklara sahip. Bu haklardan en önemlisi de çocuk sahibi olma hakkı. Her yönetici ailesine gönderilen bir damızlık kız, ailenin çocuk sahibi olmasından sorumlu kişi. Aileyle aynı evde yaşayan ve ayda bir kez ritüel adı verilen bir şekilde tecavüze uğrayıp hamile kalmayı bekleyen damızlık kızlar Gilead’in onaylamadığı kimliklere ve kişisel tercihlere sahip kadınlardan seçilmiş. Üstelik çocukları da onlardan koparılıp başka ailelere verilmiş. Biz de bu damızlık kızlardan biri olan June’un hikayesini izliyoruz. June rolünde her zamanki gibi döktüren Elisabeth Moss, bu korkunç dünyayı izlenebilir kılıyor. Hatırlamak isteyenler, merak edenler ve ne oluyor bu garip dizide diyenler için The Handmaid’s Tale’a dadanıyoruz.

Çok uzak görünen bir gelecekte, Amerika neredeyse yok olmuş ve yerinde yüzyıllar öncesinin geleneklerini benimseyen ve kafasına göre baskıcı gelenekler uydurmaktan çekinmeyen yeni bir ülke kurulmuş. Bu soğuk ve korkutucu ülke Gilead, ilk andan itibaren hiçbir detaya hakim olmayan izleyicinin bile kanını dondurmayı başarıyor. Herkesin sınıfına ve konumuna göre üniformalar giydiği, teknolojiye dair hiçbir detayın kullanılmadığı ancak son model arabaların ve silahlı adamların sokaklarda gezdiği bir yer burası. İlk olarak adının Offred olduğunu sansak da, ana karakterin aslında Fred’inki gibi bir lakaba sahip olduğunu ve her damızlık kızın bulunduğu evdeki erkeğin adını aldığını öğreniyoruz. Offred ya da June bu dünyada hapsolmuş bir kadın. Ayda bir kez İncil’deki bir hikayeden ilham aldığı iddia edilen bir ritüele katılıyor. Evin erkeği tarafından tecavüze uğrarken, adamın eşi de ritüelin bir parçası olarak onun ellerini tutuyor. Korkunç değil mi? Ama bu sahne The Handmaid’s Tale ilerledikçe hafif bile kalıyor.

Her sınıfın mensuplarının ayrı görevleri ve kuralları var. Damızlık kızlar ikili gruplar halinde alışverişe gitmekten sorumlular mesela. Bu sırada da aralarında konuşmaları bile yasak. Yalnızca havadan ve günün iyi geçtiğinden bahsedebiliyorlar. Tüm düzeni gördükçe içten içe buna da katlanılır mı derken buluyoruz kendimizi. Hepsinin önceden normal hayatları olduğunu öğrenince bir veya iki sene içinde nasıl bu noktaya geldiklerini sorguluyoruz. Dizinin en can alıcı detaylarından biri de dönüşümün nasıl sessiz ve yavaşça gerçekleştiğini anlatabilmesi. June bir gün işi çıktığı için çocuğunu doktordan geç aldığında doktorun bunu dosyasına kaydettiğini, doğum kontrolünün yasaklandığını, eşcinsellerin önce işten atıldığını, evliliklerinin iptal edildiğini ve öldürülmeye başladığını görüyoruz. İnsanlar ses çıkarmaya çalışıyor, protestolar ve yürüyüşler de olsa bir noktada korku hakim oluyor ve Gilead kuruluyor.

June kocası ve kızıyla Kanada’ya kaçmaya çalışıyor ama bir tek kocası kaçmayı başarıyor. Kızları Hannah bir aileye evlatlık verilirken June da damızlık kızların yetiştirildiği bir kampa gönderiliyor. Burada gerçek baskının, psikolojik ve fiziksel işkencenin binbir çeşidini görüyoruz. Başta isyan edenler olsa da tüm kadınların tek tek nasıl yıldırıldığını izliyoruz. Gilead her detayıyla korku üzerine kurulu bir sistem. Kimsenin mutlu olmadığı bu ülkede maalesef sesini çıkarabilecek cesareti bulmak çok güç. Damızlık kızları disipline etmek için bazı teyzeler görevli. Geçmiş hayatlarında ikinci kez evlenmek, evlilik dışı ilişki yaşamak veya eşcinsellik gibi ‘suçlar’ işlemiş kadınların tek hayatta kalma sebebi doğurganlıkları. Aynı suçlardan mensup ancak doğurgan olmayan kadınlarsa ucunda ölüm olan çalışma kamplarına yollanmış halde.

Tüm bu korkunç dünyanın içinde June kendine bir hayat kurmaya çalışıyor. Küçük anlardan ibaret de olsa bazı dostluklar geliştirmeyi bir direnişe katılmayı başarıyor. Bu sırada da yardımın ve isyanın bazen nasıl en beklenmedik yerlerden gelebileceğini anlıyoruz. June’un evinde kaldığı Serena’nın Gilead’in kurulmasına yardımcı olan ideolojiyi anlatan bir kitap yazdığını öğreniyoruz. Ancak kadınların okumasının ve yazmasının yasak olduğu bu düzende Serena’nın kendi kitabını okuma şansı yok. Bir süre June’a birçok açıdan yardım ediyor Serena. Ancak kendiyle bir yere kadar yüzleşebiliyor ve ailesini seçip June’u yalnız bırakıyor. Ya da bir komutanla tanışıyoruz, Gilead’in tüm sistemini kuran ve tüm hayatını pişmanlıkla geçiren. Suçluluk altında ezilen eşi akıl sağlığını yitirmiş halde. Yarattığı canavarın geldiği halde her gün kendiyle kalmak zorunda. Bu ülkede kendini güvende sanan komutanlar bile her an cezalandırılmaya müsait haldeler.

The Handmaid’s Tale — “Pigs” – Episode 401 — On the run after the end of Season 3, an injured June and the fugitive Handmaids find refuge at a farm, where the 14-year-old Wife nurses June back to health. June restores her role as the women’s leader. In Gilead, an imprisoned Lawrence tries to avoid a death sentence, and Aunt Lydia reels from the loss of 86 children on Angels’ Flight. The combative Waterfords, in custody in Toronto, learn of June’s feat. Mrs. Keyes (McKenna Grace) and June (Elisabeth Moss), shown. (Photo by: Sophie Giraud/Hulu)

Buradan itibaren biraz spoiler bölgesine giriyoruz.

June’un Kanada’ya kaçmak için önüne çıkan birkaç fırsat olsa da hep bir sorun çıkıyor. En sonunda da kızı Hannah için Gilead’de kalmayı ve direnişi sürdürmeyi seçiyor. Ancak Gilead’in baskısından kaçabilenler de yurtdışında bir direniş başlatıyorlar. Bir yandan da tüm bu baskıdan yılanlarla direniş daha da güçleniyor. Gilead’in yetişkinlere vermediği yaşama hakkını çocuklara vermesinden hareketle 80 civarı çocuğu bir uçağa doldurup Kanada’ya yollamayı başarıyorlar. Yetişkinlerin birkaç çocuk yapılabilmesi adına bunca işkence çektiği bir ülkeye verilebilecek en iyi ceza. Peki diplomatik krizin de etkisiyle bir şeyler yapılabilecek mi?

Dördüncü sezon fragmanından anladığımız kadarıyla June bu kez direnişi aktif olarak yöneten bir halde. Kanada ve Gilead ciddi bir krizin ortasında. Mahkeme sahnelerinden anladığımız kadarıyla June’un işkencecilerinin yargılandığını görme şansı bile var hatta. Burada da en acı olan June’un artık eski June olmamaması. Gilead’den çıkamaması da bundan olabilir. Çünkü artık bu korkunç düzenin ona yaptırdıkları ve onu dönüştürdüğü kişi olarak medeni bir dünyada var olamayacak gibi görünüyor. Fragmanda eski kocasının yüzüne bakamayacağını ve korktuğunu söylüyor June. Bu yüzden de kendi dibe vururken Gilead’i de yanında götürmek ve onlara aynı acıyı çektirmek istiyor. Dizinin yapımcıları bu sezon June’un yaptıklarının sonuçlarına her anlamda katlanacağını söylüyor. Gilead’den sonra bir hayat var mı? Göreceğiz.

editörün seçtikleri