Yazar: Gamze Akyol
2 Haziran 2021
Gücünü sıradanlıktan alan bir başyapıt: Mare of Easttown dizi incelemesi

Kate Winslet’ın başrolünü üstlendiği yedi bölümlük HBO dizisi Mare of Easttown, bizi karmakarışık hislere boğan bir finalle ekranlara veda etti. Easttown isminde, ilk bakışta bile sıradanlığıyla göze çarpan küçük bir kasabada geçen bu mini dizinin dış görünüşü sizi aldatmasın; beklenmedik derecede şaşırtıcı ve de duygu yüklü bölümleriyle göründüğünden çok daha sarsıcı. Genç bir kadının cinayetini çözmeye çalışan dedektif Mare etrafında şekillenen dizi, neredeyse son bölüme (ya da Stephen King’in tweet’ine) kadar koruyabildiği gizemi ve başrol Kate Winslet’in büyüleyici performansıyla an be an izleyicilerin zihnine kazınan yapımlardan biri oldu. Son zamanlarda giderek aşina olduğumuz “kayıplarla baş edebilme” temasıyla içli dışlı bir şekilde ilerleyen dizi bu acı verici durumu olabilecek en sade ve belki de bu yüzden de en çarpıcı şekilde anlatıyor.

Mare of Easttown, çok katmanlı ve önümüze açılan her katmanında farklı bir duyguya varan, bu sebeple de ilgi çekiciliğini son bölüme kadar koruyan bir mini dizi. Ön planda seyreden polisiye hikaye zaman zaman klişelere düşse de, bu aşinalığı Winslet’ın etkileyici karizmasıyla hayat bulan Mare gibi sıradan ama güçlü bir karakterin varlığıyla görmezden gelebiliyoruz. Ve de dizinin daha ilk bölümünden itibaren yoğun bir şekilde hissedilen, belki de “suç” kısmından çok daha çarpıcı olan drama tarafı ise aile travmaları, yas süreci, uyuşturucu bağımlılığı, toplumsal yozlaşma gibi birçok konuyla iç içe geçiyor ve her bir karakteri daha da derinleştiriyor. Tüm bu tatsız konulara rağmen beklenmedik anlarda kahkaha da attıran dizimiz böylelikle hiçbir duyguyu ıskalamıyor.

Mare of Easttown, adından da anlaşılacağı üzere, Pennysylvania’da bulunan Easttown isimli küçük bir kasabada geçiyor. Hikayemizin merkezinde ise Dedektif Mare Sheehan bulunuyor. Oldukça zeki ve de başarılı bir dedektif Mare. Lise arkadaşının kaybolan kızını bulmaya çalıştığı ama çıkmaza girdiği soruşturmasında pes etmek üzereyken kasabada bir cinayet işleniyor. Bekar bir anne olan Erin, canice öldürülüyor ve birdenbire bu küçük kasabadaki herkes gözümüze potansiyel bir katil gibi görünmeye başlıyor. Neredeyse her bölümde bir başka şüpheliyi gözüne kestiren Mare ile birlikte kapı kapı dolaşıyor, gerçek katili bulmaya çalışıyoruz. Bir yandan soruşturmayı çözmeye bir yandan da her yere birlikte gittiğimiz ama bize ser verip sır vermeyen Mare’i tanımaya çabalarken birer saatlik bölümler de akıp gidiyor. Bölümler ilerledikçe Mare’in ve birçok karakterin geçmişi aydınlanıyor, cinayet soruşturmasında da taşlar yerini buluyor. Özellikle beşinci bölümün sonunda pik yapan aksiyon aslında her bölüm ufak ufak bizi yokluyor ama dizinin dingin havası çoğu zaman ağır basıyor.

Ekranlarda görebileceğimiz en sıradan kasabanın birinde yine gayet sıradan bir kasaba halkıyla yazılmış bir hikaye aslında Mare of Easttown. Ve alışılmadık bir şekilde de gücünün büyük bir kısmını buradan alıyor zaten. Pantolonunda lekeler, gömleğinde delikler olan ve saçını alalede bir at kuyruğu yapan bir kasaba dedektifinin peşinden böylesine içgüdüsel bir şekilde sürüklenmemizin en büyük sebebi de karaktere karşı hissettiğimiz yakınlık oluyor. Winslet’ın “en zor rollerimden biriydi” dediği Mare, bu olanca ”paspal” görünüşünün altında şaşırtıcı derece güçlü, çoğu yönden hayranlık duyulası bir karakter. Tam kendisini biraz anladığımızı, tanıdığımızı sandığımız anda verdiği kararlarla, her defasında koruyabildiği dik duruşuyla ve de keskin zekasıyla bizi şaşırtmayı başarıyor. Geçmişinde ve de gözümüzün önünde yaşadığı travmatik olayları izlediğimizde, karakterle kurduğumuz bağ da, kendisine duyduğumuz saygı da devamlı artıyor.

Senaryoyu alır almaz elinden bırakamadığını ve sabaha kadar tüm bölümleri okuduğunu söyleyen Winslet, bu güçlü kadına tıpkı bizim gibi hayran kalmış ve hakkını verebilmek için sıkı bir çalışmaya girişmiş. Dizinin yönetmeni Craig Zobel de Winslet’ın Mare’i herkesten daha iyi tanıdığını ve resmen onu baştan yarattığını söylüyor. Mare’in birçok sahnesine müdahalelerde bulunmuş Winslet. (Örneğin, Mare’in sık sık abur cubur yemesi gibi, makyaj yapmaması gibi.) Mare’in her bir sahnesini özenle, ekipçe planlamışlar ve kendisinin “günde sadece iki kez aynaya bakan” bir kadın olduğunu kararlaştırıp kıyafetlerine, saçına, makyajına bu şekilde karar vermişler. Winslet’ı Mare’i canlandırırken en çok zorlayan kısım ise “öğrenmeye çalıştığım en zor aksanlar listesinde ilk üçe girer” dediği Delaware bölgesinin aksanı olmuş.

Dizinin tıpkı bizim gibi bir hayranı ve takipçisi olan Stephen King, altıncı bölümden sonra “önümüzdeki hafta katil hakkındaki tahminimi paylaşacağım” şeklinde bir tweet attı ve final yayınlanmadan önce aklındaki ismi bizimle paylaştı. (Aman izlemediyseniz, linki tıklamayın!) Sonuçta bizi neredeyse her kitabında defalarca kez şaşırtmayı başaran bir yazardan bahsediyoruz, elbette hedefi tam on ikiden vurdu. Dolayısıyla tweetinin altı “bu bir spoiler, bu tweet’i silmelisin” şeklinde yorumlarla doldu. Bizden tavsiye, bu mini diziyi Stephen King’in meşhur tweetine denk gelmeden ve de başka bir yerden spoiler yemeden bir an önce izleyin… Bu arada, dizi bu kadar beğenilince ikinci sezonun olup olmayacağı sorusuna dizinin yaratıcısı Brad Ingelsby “bu hikayeyi bir mini dizi şeklinde kurguladık ama elbette bizi (kendisini ve Winslet’ı) heyecanlandıracak yeni bir Mare yolculuğu aklımıza gelirse neden olmasın” diyerek bir açık kapı bıraktı. Winslet’a duyduğumuz güven sebebiyle, muhtemel bir ikinci sezon fikrinin bile heyecan verici olduğunu söyleyebiliriz.

Buradan sonrası spoiler…

Yavaş sayılabilecek bir tempoyla başlayan Mare of Easttown, biraz sabrettiğimizde bize umduğumuzdan fazlasını veriyor diyebilirim. Önce Mare’in üzerinde çalıştığı Katie Bailey soruşturmasından ufak ufak bilgiler topluyor, kasaba halkını tanıyoruz. İlk birkaç bölüm kayıpların ve cinayetlerin gizemini korumak amacıyla bazen klişe şaşırtmacalara başvursa da, Mare’ın hikayesiyle paralel olarak aydınlanan soruşturmalar tatmin edici bir noktada bitiyor. Özellikle Mare’in oğlu Kevin’in trajik intiharını öğrenmemizle ve de papazın şüpheli listesinde ilk sıralara yükselmesiyle birlikte artan ilgimiz, son bölüme kadar giderek büyüyor. Başlarda neden bu kadar asabi ve de üzgün olduğunu anlamadığımız Mare’i tanıdıkça, onun evinde yaşadıkça hayatına daha hakim oluyor ve aile dinamiklerini anlıyoruz.

Mare of Easttown’da en doğru yapılan işlerden biri, bizi sanki bir kasabalıymış gibi en çok da Sheeran ailesinin bir üyesiymiş gibi hissettirmek diyebilirim. Bu hisse rağmen, Mare’in geçmişi hakkında öğrendiklerimizi sıkmadan zamana yayabilmeleri de takdir edilesi bir başka konu tabi. Bu kadar incelikli yazılmış ve her bir hareketine özenle kafa yorulmuş bu karakterin, Kate Winslet’ın en iyi performanslarından biriyle hayat bulması da bizler için büyük bir şans elbette. Hepimize, sanki şimdi kalkıp Easttown karakoluna gitsek Mare’i orada bulabilirmişiz gibi hissettiren Winslet’ın önümüzdeki ödül dönemine damga vurması hiç sürpriz olmaz. Neyse, herkesin birbirini tanıdığı bu küçük kasabada, bir yılı aşkın süredir bulunamayan Katie’den sonra bir başka genç kızın da öldürülmesi üzerine tansiyon iyice yükseliyor. Önce baş şüpheli, zorbalığıyla nam salmış Brianna üzerine çevrilen oklar, her bölüm sonunda ortaya çıkan bir başka gerçekle birlikte Frank, Dylan, Papaz Mark, Billy gibi birçok isme yöneliyor.

Zaten bir evlat acısı yaşamış olan Mare’in hissettiği acılar, kayıplara ve de gerçek suçluya ulaşamadığı için aldığı tepkiler ve tabii ki onu bir türlü rahat bırakmayan vicdanı yüzünden her geçen gün katlanıyor. Kasabaya yeni taşınan Richard ile aralarında kısa süreli bir ilişki olsa da, tüm bu soruşturmalar nihayete ermeden kendisini tam anlamıyla bu ilişkiye veremediğini, sorumluluklarının altında ezildiğini görebiliyoruz. Evan Peters’ın şahane bir şekilde hayat verdiği dedektif Zabel’ın hikayeye dahil olmasıyla ve komik olmamasıyla güldüren esprileriyle biz biraz nefes alsak da, Mare önyargılarından kolay kolay vazgeçmiyor. Bu ikilinin sahnelerini izlemekten büyük keyif aldığımı da söylemeliyim, hiç bu kadar uyumlu olabileceklerini düşünmemiştim. Tüm bu karmaşanın ortasında Mare’in yavaş yavaş Zabel’e ısınması (tabi davadan uzaklaştırılmasının etkisiyle), hatta gerçekten hoşlanmaya başlaması, Zabel’in annesiyle olan bakışmaları sanırım dizinin kasvetli havasını dağıtan ender anlardandı (Mare ve annesinin atışmaları da aynı şekilde).

Ama elbette bu mutluluk bize çok görülüyor ve tam Mare’in yüzünde güller açmaya başlamışken Zabel bizden acımasız bir şekilde koparılıyor. Kayıp kızları buldukları ve son 10 dakikasında nefes bile almaya çekindiğimiz 5. Bölüm kesinlikle dizinin en iyi bölümlerinden biri olsa da ardında, kayıplarla başa çıkma konusunda yalpalayan Mare için yine büyük travmalar bırakıyor maalesef. Mare, daha oğlunun acısıyla yüzleşmemişken, bir başka annenin de aynı acıyı yaşamasına engel olamadığı için kendini suçlu hissediyor ve vicdanı iyice can çekişmeye başlıyor. Bu kaybıyla ilgili hislerini de halı altına süpürüp kendini çok iyi olduğu işine veren Mare, bir süre daha kaçınılmaz yas sürecini erteliyor.

Altıncı bölümde beklemediğimiz kadar çabuk bir şekilde gerçek katilin itirafını duyduğumuzu sanarken, asıl katili son bölümde öğrenebiliyoruz. Erin ve küçük amcası Billy arasında yaşandığını düşündüğümüz ensest ilişki karnımıza ağrılar sokarken herhalde birçoğumuzun aklı Erin’in yakılan günlüklerinde kalmıştır. Dylan ve Jess’in neden yaptıklarını son bölüme kadar anlamlandıramadığımız bu davranışları, katilin Billy olmadığı hakkında bize bir ipucu veriyordu aslında. Zaten John ve Erin’in fotoğraflarını görür görmez tüm boşlukların dolduğunu hissetmemizin sebebi de buydu. Ve de yine aynı sebepten dolayı, tam davayı kapatmak üzereyken gelen Ryan sürprizi bizi gafil avladı. Ryan’la göz göze gelmesiyle bir kez daha bir başka anneye ve üstelik bu defa en yakın arkadaşı Lori’ye benzer bir acı yaşatacağını anlayan Mare, kısa bir süre kendisiyle bir savaş veriyor. Doğru olanı yapmakla içinden geleni yapmak arasında gidip gelen dedektifimiz, zor olanı seçerek yapılması gerekeni yapıyor. Ve bir yasın inkar süreciyle başladığını anladığımız bu hikaye, artık tüm gerçeklerin ortaya çıkmasıyla sancılı bir kabullenme sürecine evriliyor. Zamanın ve birbirlerinin tanıdık, güvenilir kollarında şifa bulmaya çalışan iki güçlü kadının kendi tavan aralarına yani iyileşme sürecine adım attıkları bir son ile son buluyor dizimiz.

Dizinin yaratıcı Ingelsby’nin dediğine göre, ilk bölümden itibaren izlediğimiz her şey Mare’i, Kevin’ın intihar ettiği tavan arasına çıkmaya yani yas sürecini başlatmaya hazırlamak için yazılmış. “Siobhan’a veda etmesiyle, Frank ve Faye ile olan ilişkisini düzeltmesiyle, işine geri dönmesiyle ona yeterince galibiyet verdik ve onu en son attığı adıma hazırladık” diyor Ingelsby. Tüm bu bahsettiğimiz “galibiyet”lerin yanında birçok mağlubiyet yaşamasına rağmen o cesur adımı atabilen Mare’den öğrenebileceğimiz çok şey var şüphesiz. Nihayetinde Mare of Easttown, birçok trajik suç hikayesiyle birlikte, bir türlü kabullenemediği, kendisini sorumlu tuttuğu oğlunun ölümünden kaçmaya çalıştıkça, attığı her adımın ironik bir şekilde benzer acılar yaşamış kadınların kapısına çıkan Mare’in umuda açılan yolculuğunu anlatıyor.

editörün seçtikleri