Advertisement
Hayatımızda fon müziği eksik
yazar: Yiğit Tuna

Ve Sergio Leone bunu yıllar önce fark etmiş.

Hayatımızda sürekli bir fon müziği olmamasının eksikliğini çoğu zaman hissediyorum. İçten içe yalnız olmadığımı da düşünürdüm ama Sergio Leone ile yollarımız kesişince -kesişmek derken, internette tesadüfen karşılaşmaktan bahsediyorum, sanal yol kesişmesi yani- ve onun hakkında bazı anektodlar okuyup izleyince, artık yalnız olmadığımdan eminim.

Aa hayır.

Hakkını yiyemem, yalnız olmadığımı bir de Jake Gyllenhaal’u Demolition’daki şu sahnesinden sonra hissetmiştim. Hissetmemek elde değil zaten, izledikçe yerinizde kıpırdanıyorsunuz. Ama yaptıklarını henüz metroda ya da trafikte denemedim. Listemde.

Hayata farklı açılardan bakmaya yürüyen merdivenlerde bandın, merdivenden daha yavaş hareket ettiğini fark ettiğimde başladım. Bilmiyorum yaşım gerçekten küçüktü, o an aklımı yoracak daha iyi bir seçeneğim de yoktu demek ki, o aydınlanma yaşanıverdi. Her neyse, konumuz aydınlanmamın boyutu değil, katalizörü. Yani müzik. O alabildiğine saçma anda müzik bana yardımcı oldu çünkü bana yürüyen merdivenin asla yalnızca yürüyen merdiven olmadığını düşündürdü. Kafamı kaldırıp bir merdivene bir banda baktığımı hatırlıyorum. Elimi banda koyduğumda elim gerçekten de ayağımdan önde gidiyordu. Yürüyen merdiven resmen bana Zen yaşamın kapılarını açmıştı. O günün bana tek katkısı, metrolar ve fon müziklerini özdeşleştirmek oldu. Artık yıllardan beri yaşam benim için fon müzikli.

Şimdi hepimiz kabul edelim, hepimizin kulaklığıyla geçirdiği özel bir zaman var. Kiminde (benim gibi) bu metrolarken kimi için akşam yürüyüşü, kimi için ofis, kimi için de arabasının şoför koltuğu. Kulaklıklanma hareketi hepimize lazım. Eğer siz de benim gibi kendi keşif yolculuğunuzu tamamladıysanız, artık seçici fon müzikleriyle hayatınıza devam ediyorsunuzdur. Seçicilik çok güzel ama onun bir seviye üstü var: Fon müziğinin sizi bulması.

Dediğim gibi metrolar benim için Zen kapısının anahtarı, o yüzden önemli. Örneklerim de o dünyadan. Örneğin metroda çıkışınızı ararken kulaklığınızdan Can’t Take My Eyes Off Of You girse ve trenden iner inmez birden dursanız… Fon müziği bunu gerektiriyorsa, durulur çünkü. Ya da Sanayi Mahallesi metrosundan şehrin kaosunun ortasına çıktınız ve Where is My Mind başladı, fena mı? Hayata renk getirmez mi? Adım atış şekliniz değişmez mi? Sağa sola bakışınız bile, böyle nasıl desem, gereksiz derecede bir özgüven gösterisine dönüşmez mi?

Maestro Ennio Morricone

İşte ben yine bir gün ruh halime göre Karışık Çal’a basarken “Sergio Leone setlerde müzik çalarmış…” söylentisine rastladım. Metrolarla kurduğum ilişki düşünülünce kaçınılmaz olarak (ve hatta bunun bir şehir efsanesi olarak değil, ciddi anlamda bir teknik olarak kullandığı konuşulunca) ilgimi çekti tabii.

Sergio Leone denince akla sallanan bar kapılarıyla Spaghetti Western filmleri, ağzında sigarasıyla Clint Eastwood, toz, toprak ve Vahşi Batı’nın en hızlı silah çeken adamları geliyor olsa da, yukarıdaki efsanenin dilden dile dolaşmasının asıl sebebi, çok eski zamanlardan gelen bir bromance örneği. Daha biz bromance’in adını koymazken Sergio Leone ve Ennio Morricone vardı.

Adını bu zamana kadar kaçıranlar için Morricone, 20. yüzyılın en üretken ve başarılı film bestekarlarından biri olarak gösteriliyor. Belki yaşayan en büyük film bestekarı. Yıllar içinde 500’ü aşkın (anlık IMDb verisiyle konuşursak, 519) filmin müziğini bestelemek kolay iş değil, bırakın insanı enstrüman zor dayanır. Leone ile Morricone ilk kez A Fistful of Dollars’da birlikte çalıştı ve sonu olmayan bromance’leri böyle başladı. Vardıkları noktayı şöyle özetleyebiliriz: Genel normların aksine Morricone, beste yapmadan önce Leone’nin hiçbir senaryosunu okumazdı çünkü senaryo daha tamamlanmadan o bestesini bitirmiş olurdu. Leone’den karakterler hakkında bilgi almak ve bazı yönlendirmeler, Morricone’nin her karakter için beş ayrı tema müziği bestelemesine yetiyordu. Bknz. dahi olmak.

Ennio Morricone

Leone, bu sürreal ilişkilerinin dışarıya etkilerini zamanında şöyle açıklamış: “Erkenden besteleme olayı bazı noktalarda sorun yaratabiliyordu. Bazı aktörler ilk kez bir sahnenin çekimine geldiklerinde, fonda bir müzikle karşılaşıyorlardı. Ama belirtmem gerek, aktörlerin çoğu çekimin ardından, sahnedeki müziği kaybetmemek adına kendilerine dublaj yapmayı dahi kabul ediyorlardı.”

“Fonda bir müzikle…” kısmına açıklık getirmek istiyorum. Leone kurguda vakitten kazanıyor ve sette, kameraya “kayıt” demeden önce müziği başlatıyor. Yani o andan sonra tüm set ekibi, kameralar, aktörler ve sette bulunabilecek herkes ve her şey, müziğe uyum sağlamak zorunda. Leone böylece yönetmenliği bir anlamda müziğe devretmiş oluyor. Keşke Spotify onun zamanında olsaydı, ne çalma listeleri hazırlardı bize kim bilir…

İşte Leone’yle bundan sonra söyledikleri konusunda aynı noktada buluşuyoruz. İkimiz de aynı dertten muzdaripmişiz. Diyor ki, “Çekim sırasında müziğin yarattığı atmosfere kendini kaptırmak bir aktör için çok önemli ve yardımcı. Her zaman müziğin diyalogdan daha etkileyici olduğunu hissettim.” Yani o da fon müziği eksikliği çekmiş ve kesin çözümü bulmuş. Müziği herkese dinletmiş. Morricone için “çalıştığım en iyi senarist” demesi de yukarıdaki sebeplerden; Leone’ye göre orkestranın bir notası, kendi yazdığı bir cümleden daha çarpıcı.

Sergio Leone, sen bu duyguları en iyi bilensin.

Spotify açık, Karışık Çal’a tıklamışsınız, müzik değiştikçe siz de yüzünüzü şekilden şekle sokuyorsanız, kaşlarınızı kaldırıyor, başınızı ya da ellerinizi kollarınızı oynatıyorsanız, kimseden çekinmeyin, kendinizi bir Leone filminin setinde hayal edin ve müziğin sesini biraz daha açın.