Yazar: Seden Mestan
21 Kasım 2021
Her bekleyişin bir sonu vardır: İstanbul semalarında bir Balthazar röportajı

Müziğindeki enerjik hislerle birlikte bizi düştüğümüz yerden kaldıran bir grup Balthazar. Bu yılın başında da pandeminin örselediği bünyelerimizi yeniden harekete geçiren bir albümle çıktılar karşımıza. Sabırsızlık, bitmeyen bir bekleyiş, huzursuzluk, bıkkınlık… Sand adlı bu beşinci albümleri, pandemi sonrası tüm dünyanın ortak ruh hallerine değinse de canlı melodileri ve hafiften hızlanan ritimleriyle omuzlarımıza çöken ağırlığı şöyle bir silkelememizde yardımcı olmuştu bize. Zaten Balthazar çoktan dert ortağımız olmuştu, bunu biliyorduk da yalnız olmadığımızı hissetmek bir kez daha çok iyi gelmişti.

Bir pandemi eseri olarak belirli temalarda ilerliyor Sand ama geleceğin karamsarlığına kapılmadan, sadece o ana odaklanarak. Adı da zaten bu duyguları tasvirlerle somutlaştıran Hourglass parçasından geliyor. Kum saatinin akıp giden zamanla yarışan kumları… Albüm kapağındaki bize neredeyse gülümser gibi bakan (gerçi duygularından emin olmak güç) canavar bile ellerini kavuşturmuş, tipik bir bekleme odasında, sıranın kendisine gelmesini bekliyor. Hikayesini şu an biz uydurmadık bu arada: Margriet van Breevoort’un ellerinden çıkan bu heykelin adı Türkçede ”bekleyen kişi” anlamına geliyor. Acaba o neyi bekliyor?

Indie müziğin zirveyi gördüğü 2010 yılında, hakkında büyük methiyeler sıralanan Applause albümüyle hayatımıza girmişti Balthazar. Tam 11 yıl önce. Birlikte büyüdük desek yeridir. Bu süreçte Türkiye’de verdikleri konserlerle birlikte kitlelerini nasıl genişlettiklerini görme fırsatımız da oldu sahiden. 2014’te Roxy’de verdikleri konser, Jinte’nin de röportajda bahsettiği gibi, çok da kalabalık olmayan bir seyirci grubunu ağırlamıştı. 20 Kasım akşamı +1’in katkıları ve Gezgin Salon’un organizasyonuyla gerçekleşen konser ise bu sefer gelenleri koskoca bir arenaya zor sığdırdı.

Salon’un kulisinde grubun değişmeyen ikilisi Maarten Devoldere ve Jinte Deprez ile bir araya geldik yeni albümden bromance’e uzanan bir röportaja koyulduk. Yine yeniden konsere gidiyor olmak hâlâ biraz garip geliyor bizim için ama Zoom’u bir tarafa bırakıp fiziksel bir mekanda yüz yüze röportaj yapabiliyor olmanın şaşkınlığıyla yarışamaz.

Portre fotoğrafları: Dinçer Dinç

Sizi tekrar İstanbul’da görmek gerçekten çok güzel. Tabii son seferin üzerinden çok zaman geçmese de çok şey değişti. Yeniden turnede olmak, sahneye çıkmak nasıl bir his?

Jinte: İtiraf edeyim, seyirci arasında kalabalıkta olmaktansa sahnede olmak bana hâlâ daha güvenli geliyor.

Maarten: Ama biliyorsunuz, burada da olduğu gibi Avrupa’daki çoğu konserde gerekli kontroller yapılıyor. Avrupa’da her şey normale döndü gibi hatta, aşı sayesinde.

Jinte: Evet ve gerçekten yeniden sahneye dönebildiğimiz için çok mutluyuz. Yaptığımız işe olan sevgimizi yeniden keşfettik tüm bu süreçte.

Son albümünüz Sand’i bu yılın başında yayınladınız. Yine defalarca döndürerek dinledik tabii 🙂 Albümün kayıtlarını pandeminin en karanlık günlerinde gerçekleştirdiniz. Alıştığınızdan farklı bir stüdyo süreci olmalı?

Jinte: Covid patlamadan hemen önce Fever albümümüzün turnesi için yollardaydık. Yeni albümdeki parçaların bir kısmını da bu turne esnasında yazmıştık. Yani konserlerde yakaladığımız o heyecanı stüdyoya da taşımanın bir yolunu bulmuş gibiydik ama tam o sırada pandemi başladı ve kendimizi umduğumuzun tam zıttı bir yerde buluverdik. Stüdyoda birlikte değil de evde bilgisayar başında kaydettik tüm albümü… Tahmin edebilirsiniz: Zoom veya mail üzerinden haberleşerek ilerledik hep.

Bir taraftan da dürüst olmak gerekirse ortaya çıkan sesler bizi de çok şaşırttı; beklediğimizden tamamen farklıydı. Ama bu bizi çok da sevindirdi. Sözleri de tamamladıktan sonra şarkıları dinlemeye koyulduğumuzda her şeyin bir şekilde birbirini tamamladığını fark ettik. Bahsettiğimiz konular hep belli temalar üzerinden şekilleniyor bu albümde: sabırsızlık, huzursuzluk… Albümün kapak çalışmasına da yansıdı zaten bu hal. Covid ile beraber, global olarak tüm hissettiklerimizin bir toplamı diyebiliriz bu albüm için.

Hourglass şarkısının sözleri, albüme de adını veriyor aslında. Sand yani kum saatinin kumları… Bu bekleme hali ve akıp giden zamanlarımız dediğiniz gibi gerçekten de son iki yılın garip bir özeti gibi. Peki siz tüm bu sürecin sonunda geleceğe baktığınızda ne görüyorsunuz: Gün yüzü görecek miyiz yoksa biraz karamsar mısınız bu konuda?

Jinte: Kısa vadede mi yoksa uzun vadede mi? Çünkü uzun vadede dünyanın sonu gelecek ve herkes ölecek ve yeniden dinozorlara falan kalacak buralar. Şaka bir yana… Kısa vadede düşünmeye çalışıyoruz şimdilik. Genel olarak turneye odaklanmış durumdayız ama o bile belirsiz hâlâ çünkü bazı konserlerimizi iptal etmek durumunda kaldık. Rusya’da iki konserimiz vardı ama bir süreliğine yine rafa kalktı bu plan da. Evet, bu yeni sürecin biraz çetrefilli olacağını biliyorduk fakat yine de yollarda olabildiğimiz için kendimizi iyi hissediyoruz. Bilemiyorum, yakınmak elbette çok daha kolay ama bu noktaya geri dönebilmiş olmak önemli bizim için. Bir şeyler yolunda gitmese bile nasılsa bir çözüm bulunur. Hem bahar için de bir turne planı var kafamızda. İyimser olmak zorundayız. Zaten iyimser değilsek yanlış işi yapıyoruz demektir.

İlk albümünüzü 2010 yılında yayınlamıştınız. Grubun hikayesi ise ta 2004’e kadar uzanıyor.

Jinte: Evet, hayatımızın neredeyse yarısı! 

Müziğinizi şekillendiren pek çok temel özellik hâlâ yerli yerinde ama her albümle birlikte farklı sesler çıkıyor karşımıza. Peki sizin açınızdan neler değişti, neler kaldı bu 10 küsur yıl içerisinde?

Jinte: Aslında daha dün stüdyodayken bilgisayarı açtım ve fark ettim ki ilk günden bu yana hep aynı programı kullanıyoruz. Neler değişti bilmiyorum ama değişmeyen tek bir şey varsa o da bu program! 🙂

Marteen: Başladığımız yıllarda daha ergendik; konserlerimize babalarımız götürürdü bizi arabayla. Nasıl geçti bilmiyorum aslında onca yıl… Sahnedeyken bazen bir bakıyorum, birlikte 17 yılımız geçmiş. Herkes bana hâlâ aynı gibi geliyor oysa. Arada saçımız, sakalımız falan değişiyor tabii.

Zaman içerisinde müzik DNA’nız da bir şekilde gelişiyor, daha zenginleşiyor. Her albümle birlikte yeni bir şeyler öğreniyorsunuz çünkü. Konserlerinize de farklı renkler ekleme konusunda daha istekli oluyorsunuz. Bir grup olarak birlikte yaşlanmak, olgunlaşmak çok güzel bir his aslında.

Jinte: Balthazar ile ilgili en sevdiğimiz şeylerden biri de her şeyi adım adım yaşamış olmamız. Bir anda büyük bir hit çıkarıp da meşhur olmuş bir grup değiliz biz. O hit’i sürekli konserlerde çalıp durmak zorunda da değiliz bu sayede neyse ki… Bu da bizi yani Balthazar’ı büyük bir proje haline getiriyor. Yani ticari bir girişim değiliz biz. Hâlâ müzik aşkıyla ilerliyoruz. Grup olarak yaşadığımız tüm değişimler de ticari zorunluluklardan değil büyümenin getirdiği doğal süreçlerden kaynaklı.

Fotoğraf: Dinçer Dinç

2016 yılında solo projelerinize odaklanabilmek için bir ara vermiştiniz. İki-üç yıl sonra yeniden yeniden güçlerinizi birleştirmek için bir araya geldiniz.

Jinte: Birbirimizi özlemeye başlamıştık çünkü.

Müzik söz konusu olduğunda sizi birbirinize en çok ne bağlıyor?

Marteen: Birbirimize olan saygımız diyebilirim… Eğer Jinte ile 17 yaşımdayken tanışmamış olsaydım hayatım tamamen bambaşka bir yönde ilerlemiş olabilirdi. John Lennon ile Paul McCartney gibi biraz. Onlar da birbirlerinden çok şey öğrenerek daha iyi birer müzisyene dönüşmüşlerdi. Şimdi kendimizi The Beatles ile kıyaslıyormuşum gibi olmasın ama… 

Jinte: Ben kıyaslıyorum! 🙂

Marteen: Solo projelerimiz başka bir şeyler yapmak istediğimizde bize bir alan tanıyor ama bu kadar yetenekli insanların dahil olduğu bir grubu bırakmak gerçekten aptallık olurdu. Birlikte çalışmayı çok seviyoruz ayrıca.

Türkiye’deki dinleyici kitleniz her albümle, her konserle birlikte giderek daha da büyüyor. 2014’ten bugüne bu üçüncü konseriniz olacak. Türkiye dinleyicisinin Hooverphonic, dEUS gibi Belçikalı gruplara ilgisi hep çok büyük oldu zaten. Peki sizce Balthazar ile kurulan bu ilişkinin sebepleri neler?

Marteen: İngiliz bir grubu dinlediğinizde, birkaç saniye içerisinde grubun İngiltere’den olduğunu duyup hissetmeye başlıyorsunuz. Belçikalı gruplar için bu çok geçerli değil. Biz de Balthazar olarak müziğimizde kültürel olarak pek çok farklı sesi ve etkileşimi bir araya getirdiğimiz için olabilir bu ilgi. İstanbul da farklı kültürlerin kesiştiği, bir arada var olduğu, doğudan batıya uzanan bir şehir çünkü.

Jinte: İstanbul’da verdiğimiz ilk konserde sanırım yaklaşık 100 kişi falan vardı salonda. Bu son konserde ise çok çok daha fazla olacağına eminim. Bu bizi çok mutlu hissettiriyor.

 

editörün seçtikleri