Advertisement
Herkes ikinci bir şansı hak eder: orijinalinin önüne geçen TV remake’leri
yazar: Zeynep Naz Inansal

”Remake” yani öz (!) Türkçesiyle ”yeniden çekim”in hüsranı da büyük olur, bünyeye yaydığı heyecanı da. Ama güzel şeyler de olmuyor değil… Bazı versiyonlar var ki orijinalinin de önüne geçebiliyor, özellikle TV remake’leri söz konusu olduğunda orijinalinden de kült olabilen yapımlar çıkıyor karşımıza. Gelin, en sevdalandıklarımızı anlatalım.

Önce Buffy the Vampire Slayer’ın bu kez siyahi bir başrolle yeniden çekileceği haberini aldık, sonra da Gossip Girl’ün Z kuşağıyla yeniden yorumlanacağının. Tabii iş bununla kalmadı, 80’ler ve 90’lardan aklınıza gelebilecek hemen hemen her dizinin yeniden çevrim haberleri de birbirini takip etmeye başladı. Conan the Barbarian, Power Rangers, Bewitched ve hatta Sihirli Annem’in de aralarında bulunduğu birçok dizi baştan çekiliyor. Hepimizin içinde nostaljik bir taraf, 90’ların Nickelodeon’unu özleyen bir çocuk olsa da bir yerden sonra biz bile bu yeniden çevrim furyasından sıkılmaya başladık. Sanki koskoca Hollywood’da orijinal fikirler üretecek kimse kalmamıştı ve biz zaten izlediğimiz şeylerin daha da kötü versiyonlarına maruz kalıyorduk.

Bazı püristler delirirken, kimi hayranlar da bayıldıkları evrenlerden daha çok detay görmek için sabırsızlanıyorlardı. Baktık ki bu furya uzun bir süre bizimle olacak, o zaman biraz da duruma iyi tarafından bakalım dedik. Sonuçta yeniden çevrim her zaman kötü bir ihtimal demek değildi. Bazen de bayılarak izlediğimiz yapımlar bu sayede hayatımıza girmişti. Hem bazı ikonik hikayeler bu zamanın ruhu ve cesaretiyle çekildiğinde hikayeleri çok daha uygun bir kitleyle buluşabiliyordu. Herkes ikinci bir şansı hak eder diyor ve pembe gözlüklerimizi takıp orijinalinden daha başarılı olan yeniden çevrimlere dadanıyoruz.

The Office (2005-2013)

Nev-i şahsına münhasır komedyen Ricky Gervais’in 2001 yılında BBC UK için geliştirdiği The Office UK, birçoğumuzu mockumentary formatıyla tanıştıran ve zamanın tekdüze sit-comlarından sonra ilaç gibi gelen bir iş. Gervais’in kendisi kadar komik dostu Stephen Merchant’la yarattığı format, bir kağıt şirketinde çalışan insanların günlük hayatını anlatıyor. Bu çalışanların kameraya konuştuğu ve günlük hayatlarının kayda alındığının farkında oldukları bir düzendeyiz. Dizinin komedi tarzını ‘cringe comedy’ yani başkası adına utandığımız bir komedi türü olarak açıklayabiliriz. Karakterlerin kendilerini soktukları durumlar bazen karnımıza ağrılar sokacak kadar bizi gerse de, gülmekten kendimizi alamıyoruz. Alışık olmadığımız durum da tümünü itici bulduğumuz bu karakterleri izleme isteğimiz aslında.

İngiltere’de iki sezon sonunda final yapan dizinin herkese hitap etmeyeceğini söyleyebiliriz. Ancak Amerikan versiyonu hem ülkesinde, hem de dünyada fenomen haline geldi. Hangi versiyonun daha komik olduğu hala tartışmaya açık olsa da Amerikan versiyonunun daha başarılı olduğu çok açık. Dizinin geniş hayran kitlesi, dokuz sezon boyunca devam etmesi ve 2013 yılında final yapsa da güncel olarak en çok izlenen dizilerden biri olmasından da bunu anlayabiliriz. Burada da başarı Gervais’in formatını iyi anlayıp biraz daha ileri taşımaktan geçiyor. İlk sezonlarda itici bulduğumuz karakterler, Amerikan versiyonunda yavaş yavaş ısındığımız, iyiliğini istediğimiz karakterlere dönüşmeye başlıyorlar. Katlanılmaz biri olarak tanıdığımız patron Michael Scott’ın bile kalbimizi kazanmayı başarıyor.

Amerikan The Office’i, İngiliz versiyonunun aksine üç boyutlu ve insani yönünü gösterebilen karakterler yaratarak öne geçiyor. Steve Carell, Rainn Wilson, John Krasinski gibi oyuncuların şahane performansları da bu karakterlerle kurduğumuz bağı güçlendiriyor. Aslında korkunç insanlara gülmek üzerinden başlayan format, bu kişilerin bize ne kadar benzeyebildiğine ve yargılamadan önce görmemiz gerekenlere dair bir aydınlanmaya dönüşüyor. Sadece komikliği için bile birkaç kez izlenebilecek olan The Office, aynı zamanda insan doğasına dair de öğretici bir deneyim olabiliyor yani.

Battlestar Galactica (2004-2009)

Düşününce bile gözlerimizi dolduran, insanlığa dair anlatılmış en güzel hikayelerden olan Battlestar Galactica da orijinalinin önüne geçmiş bir yeniden çevrim aslında. 1979 yapımı Battlestar Galactica’dan 25 yıl sonra çekilen yeni versiyon tüm zamanların en iyi dizilerinden biri olarak kabul ediliyor. İnsanlar ve robotlar arasındaki savaş sonucu hayatta kalan bir grup insanın kısıtlı kaynakları ve uzay gemileriyle yaşayabilecekleri bir gezegen aramalarını izliyoruz. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi robotlardan kaçmaya devam ediyorlar ve kendi içlerine sızmış robotları tespit etmeye de çalışıyorlar.

İki versiyon arasındaki en büyük fark hikayeden çok, dizinin anlatım tarzı ve yeni versiyonunun daha karanlık olması olarak gösteriliyor. Tabii bir de yakışıklı pilot Starbuck’ın yeni versiyonda bir kadın karaktere dönüşmesi. Güncel Battlestar Galactica eski versiyonunu ilginç bir bilim-kurgu hikayesinden; felsefe, din, siyaset ve insanlık hakkında fazlaca sözü olan zekice bir versiyona taşıyor. Yeni dizinin bambaşka bir derinliği ve mesajı var. Hala izlemediyseniz, dünyanın sonunu anlamlandırmaya çalıştığımız günlerde çok iyi gideceğini söyleyebiliriz. Bu arada Battlestar Galactica’nın evreninden de yeni bir dizi geliyor. Ama bir yeniden çevrim değil, aynı evrende geçen başka bir hikaye olarak. Mr Robot’un yaratıcısı Sam Esmail, yapımcısı olduğu dizinin eski dizinin yeni versiyonu olmadığını, çünkü mükemmelliği bozan kişi olmak istemediğini söylemiş. Kendisine katılıyoruz, bu hassasiyetinin de etkisiyle dizisini heyecanla bekliyoruz.

Chilling Adventures of Sabrina (2018-2020)

90’lı yıllardan hemen hemen herkesin aklında kalan figürlerden biri de genç cadı Sabrina Spellman’dı. Halalarıyla yaşayan ve 18. Yaş gününde bir cadı olduğunu öğrenen Sabrina, normal hayatı, lisesi, sevgilisi Harvey ve ikinci hayatında sürekli sorunlar yaşıyordu. O zamanların tatlı kızlarından Melissa Joan Hart’ın başrolünde olduğu Sabrina the Teenage Witch, hafif ve kafa dağıtmalık bir komedi dizisiydi. 2018 yılında hayatımıza giren Chilling Adventures of Sabrina, ya da nam-ı diğer CAOS ise Roberto Aguirre-Sacasa’nın aynı adlı Archie Comics çizgi romanından uyarlanan oldukça karanlık ve yer yer korkutucu bir dizi.

İki versiyonun ortak noktaları arasında Sabrina’nın halalarıyla yaşaması, Salem adında siyah bir kedisi ve Harvey adında bir sevgilisi olması var. Zaten iki dizinin başka da bir benzerliği olmadığını söyleyebiliriz. CAOS, son yıllarda yükselişe geçen cadı hikayeleri furyasının ve insanların pagan geleneklerine olan ilgisinin de etkisiyle tüm bu konulara derinlemesine dalmaktan çekinmiyor.

Mad Men sayesinde resmen gözümüzün önünde büyüyen Kiernan Shipka da on parmağında on marifet olduğunu göstererek, belli ki çokça sevdiği bu rolün altından başarıyla kalkıyor. Cadılar, paganlar ve Dorian Grey’den Lilith’e birçok farklı mit Sabrina’nın evreninde kendine bir yer ediniyor. Bu evreni olabildiğince gerçekçi kılmak için paganlardan ve kendini cadı olarak tanımlayan bazı kişilerden ve cadılık araştırmacılarından da destek alınmış. CAOS; görsel dünyası, prodüksiyon tasarımı ve müzikleri için bile izlenebilecekken ufaktan mesajlarla başlayıp dev bir feminist manifestoya dönüşmesiyle de öne çıkıyor.

Queer Eye (2018-2020)

Şimdilerde binge-watching’i anlamlı kılan, bizi mutluluk ve hüzün arasına bizi gezintiye çıkaran Queer Eye, belki de çoğumuzun yetişemediği bir orijinal versiyona sahip. Bunun sebebi orijinalinin Türkiye’de pek gösterim fırsatı bulmaması da olabilir. İlk olarak Queer Eye for the Straight Guy adıyla yayına giren program yine aynı konseptte beş eşcinsel erkeğin kendi uzmanlık alanlarını kullanarak heteroseksüel bir erkeği baştan yaratması üzerine kurulu. Zamanında başarılı olmuş, çok sevilmiş ve kendince bazı sınırları aşmış bir program olsa da eski versiyon eşcinselleri karikatürize ettiği için de çokça eleştirilmişti.

2018’de izleyiciyle buluşan Netflix yapımı Queer Eye ise çok daha samimi ve gerçek bir yerden bu yeniden yaratım işini yaptığı için çok seviliyor olabilir. Serinin başrollerinin de söylediği gibi eski versiyon tolerans kazanmak için yapılırken yenisi artık kabul görmek için yola çıkmak hakkında. Karakterlerin konuklarıyla çok daha güçlü ve gerçek bağlar kurduğu Queer Eye hem herkesin kendini açtığı, hem de karanlık taraflarında konuşulabildiği bir alan yaratıyor. Tabii yeni beşlinin arasındaki kimya, yeniden yaratılacak kişiye bir cinsiyet ya da yönelim sınırı koyulmaması, sunduğu tüm farklı kimlik temsilleri ve söylemleriyle de Queer Eye bu programı basit bir reality show olmaktan çıkarıyor. Belki de yıllar sonra yepyeni bir Queer Eye bayrağı devralıp o zamanın ruhunu yakalayacaktır. Şimdilik bu kadar sevilen program, Amerika’nın her eyaletini gezerek uzun bir süre devam edecek gibi duruyor.

Şu listeye dönüp bakınca, nostalji furyasıyla içimizdeki masum duygularımızla oynamak için de yapılsa bazı yeniden çevrimlerin ne kadar ilham verici olabileceğini görüyoruz. Hem böyle bir zamanda herhangi bir içeriği de elimizin tersiyle itecek halimiz yok ya. Yeniden çevrimler, sequel ve prequel fikirleri, Disney’in satın aldığı her hikayeden çok filmli bir evren yaratması derken bizi yoğun ve içerik dolu bir sene bekliyor. İzleyip göreceğiz. En kötü, orijinalleri baştan izlemek için bir fırsat olur.