Hiçbir şey olmasa bile feminist pavyonlarda buluruz dermanı: Bonkis ve Deniz Tezuysal röportajı
yazar: Seden Mestan

Diğerleri aşk meşkle tutuşurken veya başarılarıyla övünürken bize planların, hele hele romantik hayallerin duvara ne fena toslayabileceğini gösteren, bununla da çok iyi eğlenen bir dizi Bonkis. ”Gülüyoruz ağlanacak halimize” de diyebilirdik ama anlatılan biraz da bizim hikayemiz ve kendimize açıkçası o kadar da acımasız davranmak istemeyiz.

Ama Bonkis’in yaratıcısı, yazarı ve başrol oyuncusu Deniz Tezuysal kendine, daha doğrusu dizideki kendine gerçekleri göstermek konusunda o kadar da tereddüt etmiyor.

Deniz kafesi, gün sonu hesapları, arkadaşları, (yanlışlıkla nişanına gittiği) eski sevgilisi ve aşırı pahalı şişme Hello Kitty (pardon, flamingo muydu?) ile uğraşırken bir kuşağın da dertlerini sırtlanıyor sanki.

Anne-babasına göre daha özgür, hemen peşinden gelen Z kuşağına göre de daha muhafazakar; kafasının dikine gitmeye çalışırken kendisine öğretilenlerden de kaçamayan o arada kalmış kuşağın bir hikayesi bu. Ama çok da efkarlanmayın şimdi bizim için. O kadar da biçare değiliz. Hiç olmadı gider feminist pavyonlarda dağıtırız kafayı.

Bonkis ilk üç bölümüyle BluTV’de yerini almışken ve yeni bölümler de yoldayken (29 Ocak’ta tamamını izlemek mümkün olacak) Bonkis’in gerçek hayattan yola çıkan hikayesini Deniz Tezuysal’dan dinledik.

Bonkis gerçek. Deniz, yani sen de gerçeksin. Dizi de gerçek bir hikayeden, senin hikayenden yola çıkıyor. Önce şunu soralım, Bonkis’in hikayesini anlatma fikri ilk ne zaman geldi aklına? Ve dizide anlattıklarının ne kadarı gerçek?

Bonkis gerçek, ben de gerçeğim ama dizideki Deniz ile ben aslında çok farklıyız. İkimizin de mimar ve 35 yaşında olması dışında pek bir benzerliğimiz yok aslında. Ben yedi senelik evliyim, altı yaşında oğlum var; Deniz’in hiç hayal etmediği düzende bir hayat yaşıyorum. Aklı başında çalışkan bir insanım :), dizideki Deniz gibi biraz yarı kaçık değilim. Ya da olabilirim de… Özünde aslında ismimiz ve mesleklerimiz dışında Deniz ile ortak noktamız hiç yok.

Deniz karakteri, kafamda hayal ettiğim paralel evrende yaşayan farklı bir ben. Bunu hayali kurgulamak için dükkanda yani Bonkis’te çok zamanım oldu. Mimarlığı bıraktıktan sonra yapacak pek bir şey bulamadım açıkçası, biraz canımız sıkıldı ve iki arkadaş kafe açtık. Hiçbir şey hayal ettiğimiz gibi gitmeyince ben de o dönem bir şeyler yazıp çizmeye başladım. Sürekli yazı yazdığım bir dönemdi. Bu dönem bana çok komik gelmeye başlamıştı. Kafe açayım diye ne hayaller kurup sonradan boş boş oturup bir kişi gelsin diye beklediğimiz günler… O trajikomik anlar… Dedim ki bari bunları anlatayım bir şekilde. Blog yazarak mı yoksa başka yollarla mı olur, o zaman tam bilememiştim ama bu şekilde başladı her şey diyebilirim.

O zamanlar hiç aklımda senaryo yazmak yoktu tabii. Bartu (Küçükçağlayan) çok yakın arkadaşım. ‘‘Bunları senaryolaştıralım’’ diyen o oldu. Ben de ‘‘Ne anlarım senaryodan’’ dedim tabii. Ne yapmam gerektiğini o gösterdi bana. Örnek programlar ve Masterclass’tan senaryo dersleri önerdi ve bir şekilde bu işin içine soktu. Çok da hoşuma gitti ve bir anda atıldım bu işe.

Bu arada öğrendik ki çekimleri üç hafta gibi bir sürede tamamlamışsınız. Yedi bölümlük bir dizi için oldukça kısa sayılır… 

Çekimleri üç haftada bitti evet ama bu hikayeyi yazdığımda 2018 sonları gibiydi. Aslında iki sene sürdü diyebiliriz. Arada yapımcı değişti, işler gitti geldi, revizyonlar oldu. Bu süreçler o kadar da hızlı olmuyormuş benim anladığım. Dolayısıyla aksiyona koymak biraz zaman alıyor ama oldu bir şekilde 🙂

Çekimler sırasında çok eğlenmişsiniz gibi gözüküyor. Oyuncular arasında öyle bir uyum var gerçekten. Ekip olarak peki nasıl bir araya geldiniz?  

Ekipte yollarımızın kesiştiği ilk kişi dizinin yönetmeni Emre Erdoğdu oldu. Emre’yle tanıştım ve o an dedim ki, ‘‘Bu işi Emre yapsın, başka kimseyi istemiyorum’’. Hatta o zamanki yapımcım yönetmen değiştirmek istedi; bu iş birliğine engel olmaya çalışanlar oldu. Bense inat ettim tabii ve yola Emre ile devam ettik. Emre ile ikimiz senaryoyu oyunculara göndermeye başlayınca hiç tahmin etmediğimiz şekilde çok güzel tepkiler aldık. İlk Lale Mansur’a ilettik senaryoyu; çünkü Emre büyük bir Lale Mansur’a hayrandır ve denemek istedi.

İki gün sonra Lale Hanım aradı ve ‘‘Hiç böyle bir şey okumadım, ne kadar eğlenceli bir iş bu, beni kesin ekleyin’’ dedi. Ondan sonra da her şey patır patır ilerledi.

Oyuncuların hiçbirini tanımıyordum aslında. Ne Vildan’ı ne de Burak’ı… Cast direktörümüzün önerdiği isimlere senaryoyu göndermeye başladık, beğenirlerse gelirler diye düşünüyorduk. Ama bir baktık herkes olumlu dönmeye başladı. Ve gerçekten de bir araya gelince aşırı güzel bir ekip olduk. Tabii bu yönetmenle de ilgili. Emre sette hep pozitif enerji saçan biri. O kadar gülerek, o kadar eğlenerek çektik ki… Mesela o pavyon sahnesini hiç unutamıyorum 🙂 Lale Mansur’un karşımda göz yaşları akıyor gülmekten, görüntü yönetmeninin elinde kamera titriyor, bir döndüm arkamda Sergen rakıyı yanaklarından akıta akıta içiyor. Dedim ki öleceğim herhalde gülmekten artık! Bir de nasıl tutabilirim ki kendimi, oyuncu da değilim 🙂 Böyle çok eğlenceli anlar oldu gerçekten.

Bu arada gerçekten görüntüler de, kurgu da çok iyi. Bu tür anlardan harika sahneler çıkmış ortaya. Özellikle dizideki küçük detayları fark etmek çok keyifli.

Evet, Ayris Alptekin bence şu an Türkiye’nin en iyi kurgucularından biri. Zaten pek çok ödül almış önemli bir sinemacı kendisi. Ayris ile çalışacağımızı duyduğumda çok heyecanlanmıştım. Başta biraz endişelenmiştik, senaryoyu gönderirken, acaba yer almayı kabul eder mi diye. Beklemediğimiz bir cevap verdi; ‘‘Hayatta başkasına bırakmam kurgusunu ben yapacağım’’ dedi, çok da güzel oldu. Görüntü Yönetmeni Emre Tanyıldız ise bu konuda zaten duayen. Bu kadar iyi insanlarla birlikte çalışınca ben de bir yandan stres oldum ister istemez, bu kadar iyi insanların hepsi neden bu projeyi kabul ettiler diye 🙂 Ama sonradan anlıyorsun işte. ‘‘Herkesin sende inandığı bir şey var ve güzel bir iş çıkacak demek ki’’ diyorsun ve bunu hissedebiliyorsun.

Deniz delilikleriyle ve kusurlarıyla karşımıza çıkıyor. Televizyonda görmeye alıştığımız o idealize edilmiş kadınlardan çok farklı. Bu açıdan Bonkis’in ayrıca önemli olduğunu düşünüyorum: kadınların merkezde olduğu yeni hikayelerin de önünü açmada katkısı olacak muhtemelen. Peki bir kadın hikayesi anlatıyor olmak, yazım sürecinde sana herhangi bir sorumluluk hissi yükledi mi? 

Açıkçası yüklemedi; çünkü zaten benim kafa yapımda olan bir insanın kaleminden çıkacak kadın belli aslında. Beni tanıyan insanlar da bunu tahmin edebilir. Çağdaş, modern bir Türk kadını olarak asla bir kadın karakterini aşağılayarak yaratmam mümkün değil. Mesela alışılmış güzellik tanımları hep karşısında durduğum bir konudur ezelden beri. Neden güzel olmak zorundayız ki? Niye tüm başroller fıstık gibi olmak zorunda? Deniz örneğin tombul, makyaj yapmıyor, erkek gibi giyiniyor. Bazı çok komik yorumlar okuyorum, Burak Sevinç Deniz gibi biriyle nasıl sevgili olur diye isyan ediyorlar. Ve bunu kadınlar diyor! Yani yakışıklı bir erkek arkadaşının olabilmesi için senin güzel olman gerekiyor. Bunu kendimize, kadınlar olarak biz yapıştırmışız. Ne alakası var arkadaşlar! Deniz ne kadar eğlenceli, ne kadar komik, ne kadar akıllı bir insan… Neden istediğiyle sevgili olmasın ki? İşte ben de bu sorumluluğu almak yerine kendi kafamdakileri böyle dökeyim diyerek yola çıktım açıkçası ve bunu doğru yansıttığımı düşünüyorum. Bazıları Deniz’i salak görebilir ama bence hiç salak bir karakter değil. Tam tersine inatçı, hırslı, kafasına bir şey koymuş ve onu yapmak için ne olursa çözmeye çalışan bir insan kendisi. Yani ben güzel bir kadın karakter yarattığımı düşünüyorum.

Her izleyen Bonkis’ten farklı bir şey kapacaktır muhtemelen. ‘‘Kadın hikayesi’’ de denebilir, ‘‘dostluk hikayesi’’ de… Bana göre de bizim kuşağın hikayesi bu. Anne-babaların aksine belli bir yaşta arayışlarını bitirmemiş/bitirememiş bir kuşağın hikayesi… Z kuşağı kadar da kendimizden emin değiliz sanki. Dizide de kuşaklar arasındaki farkı da sıkça görüyoruz zaten. Nedir sence bizim kuşağın yolunu belirleyenler? İyice raydan çıktık mı sence yoksa hayat böyle daha mı iyi?

Var bizde bir problem… Dediğin gibi bizden büyükler, bazı meseleleri çok rahat kabullenebilmişler. Onlara dayatılan hayatı sorgusuz sualsiz yaşayabilmişler. Biz ne onu ne bizden sonrakiler kadar özgür olmayı becerebiliyoruz. Z kuşağı gibi ‘‘Aman umurumda değil, ‘seks’ diye yaz geç’’ diyemiyoruz mesela. Yani Deniz de anne-babası gibi değil, daha özgür ama bu konularda muhafazakar bir yanı da var. ‘‘Aaa aa ne ayıp’’ repliğine mesela çok gülüyorum. ‘‘Ayıp’’ ne ya artık?! Neler neler yapmış hâlâ kafasından böyle düşünceler geçiyor: ‘‘Ne ayıp!’’ İşte, bu tam arada kalmış bizi, yani Y kuşağını gösteren bir karakter. Biz neden böyle olduk, tabii onu bilemiyorum. Anne-babalarımızda cevabı bulunması gereken bir soru bu bence. Zaten dizide de buna biraz değiniyorum. ‘’İnsan annesinden, babasından ne görürse o oluyor’’ diyor mesela Deniz.

Dediğin gibi bu bir kuşak hikayesi aslında. Bir türlü mesleğinden mutlu olamayan, ilişkisinden mutlu olamayan. Hep arayan ama ne aradığı belli olmayan bir kuşak…

Dizide gerçekten absürt gibi gelen ama gerçekte de olduğuna emin olduğum tipler, durumlar var. Aralıklı oruç yapan çocuklar gibi mesela. Gözlem yapmak ve bunları hikayeleştirmek söz konusu olduğunda nasıl ilerliyorsun?

Genelde etrafımda gördüğüm, tanıdığım insanları yazmayı seviyorum. Aslında doğrudan o kişiyi değil de, onun yansıttığı hissiyatı… Mesela Özberk karakteri… Gerçekten Bonkis’te bizim Özberk diye bir şefimiz vardı ve ben onu hep çok komik bulurdum. Komik olmak için öyle davranan bir insan değildi ama ben hep ona bakıp bakıp gülerdim, aklından geçenleri hayal ederdim. Bu yüzden o karakteri yazmak bana çok zevk verdi. Böyle böyle, yazacağım tipleri yaşamdan seçiyorum, ayıklayıp, onları başka hikayelere yerleştiriyorum.

Eylül karakteri de öyle mesela. O kadar çok garson Bonkis’e girip çıktı ki Z kuşağından… Bazısı üç gün çalışıyordu, bir daha telefonuna ulaşamıyordun. Bazısı üç ay kalıyordu, sonra bir anda gidiveriyordu. Sabah dükkanı açmayı unutan mı dersin ya da kilitlemeden giden mi… Eylül karakteri bana onlardan kalan bir hatıra mesela.

Yazım sürecinden bahsetmişken… Detaylı diyaloglar üzerinden şekillenen bir dizi bu. Yer yer doğaçlama hissi bile veriyor. Doğaçlamalara ne kadar yer verdiniz?

Benim, yani Deniz karakterinin neredeyse bütün sahnelerinde doğaçlama var; çünkü profesyonel bir oyuncu olmadığım için senaryoya hiç bağlı kalamadım. Bunu setin hemen ilk üç gününde fark ettik. Senaryoya da çok hakimdim, yani doğaçlama yapsam da konudan sapmadan yapabiliyordum artık, o kadar hatmetmiş durumdaydım ki… Yani kelimeler değişiyor, cümleler değişiyor ama Deniz’in vermesi gereken aynı mesajı bir şekilde verebiliyordum söylediklerimle. Bu yüzden yönetmenimiz Emre Erdoğdu beni bu şekilde yönlendirdi. ‘‘Sen böyle daha iyi oynuyorsun. Bırak ipleri ağzına geleni çatır çutur söyle’’ dedi. Deniz’in birçok sözü aslında senaryoda yazmıyor. Aralara, çekim sırasında ben ekliyordum. Örneğin; ikinci bölümde Deniz’in soda-limon içtiği sahnede, ‘‘İşte, bundan sonra hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz’’ diyor. Ardından da ‘‘Başım çatlıyor!’’ diye bağırıyor. İzlerken şok oldum bu sahneye, ‘‘Bu ne ya, böyle bir şey yok ki senaryoda, ne diyor bu kadın?!’’ derken buldum kendimi. Kendime bile şaşırıyorum bazen öyle durumlarda. İşte tamamen kendini o ana kaptırmakla alakalı bir durummuş bu, yeni anlıyorum.

‘‘Erkek gibi’’ yaşayan kadınların hikayeleri ‘‘cesur’’ olarak nitelendirilir genelde. Sadece Türkiye’ye özel bir durum da değil bu, yurt dışında da öyle. Bizim coğrafyanın koşullarında gerçekten de cesur olarak nitelendirilebilir Deniz’in hayatı. Peki tüm bunlar bir yana, bu projedeki en cesaret gerektiren taraf neydi senin açından?

Bu işte en çok cesaret isteyen konu, benim başrol oynamamdı. Tamamen ün ve isim aranan bir sektördeyiz artık. Bilmiyorum yurt dışında da bu, böyle mi oluyor. Yazar olarak kendimi bir şekilde kabul ettirdim ama kendimi oynama noktasında çok büyük mukavemetle karşılaştım her yerden. Dolayısıyla en büyük cesareti bu işte inat ederek gösterdiğimi düşünüyorum.

Bunun dışında Bonkis, çok cesur bir kadın hikayesi değil bence. Zaten cesur kadın hikayesi tam nedir, onu da bilmiyorum açıkçası. Kafasının dikine, istediği gibi yaşayan bir kadının hikayesi Bonkis. Normal bir insan aslında, kadın-erkek diye ayırmak zorunda kalıyoruz ya bir noktadan sonra… Şöyle bir fark var, yurt dışındaki yapımlarda izlediğimiz hikayelerde de odağında hep bir aşk hikayesi oluyor. Ya işte birinin sevgilisinden bahsediliyor ya da birinin platonik aşkı ya da hep bir sevgili bulmaya çalışmalar… Mesela Girls dizisinde bile öyleydi aslında. Deniz’in öyle bir amacı yok. Zaten hayatının aşkını bulmuş sonra onu aldatmış ve şu an onunla yüzleşmeye çalışıyor; neden yaptığını o bile belki bilmiyor. Belki ilerleyen sezonlarda göreceğiz. Bu yüzden Bonkis’in en cesur noktalarından bir diğeri de erkeksiz bir hikaye olması diyebiliriz. Hep aşk üzerine gitmek daha kolay gelebiliyor. Bu yüzden Bonkis güzel bir alternatif bu konuda. BluTV’nin de bunu kabul etmesi de bir cesaret örneği aslında.

Aslında bu gerçekçiliğin ve cesur olarak tanımlanabilecek detayların önünü açan biraz da dijital platformlar. Sürelerin bir-bir buçuk saatten 15 dakikaya inebilmesi de onlar sayesinde. Sence dijital platformların artmasıyla birlikte hikaye anlatıcılığı ne yönde evrilecek?

Kendinize gerçekten özgür bir alan yaratabilmeniz, birlikte çalıştığınız insanlara bağlı aslında. Dijital platformlarda bence şu an istediğinizi anlatma şansınız var. Ancak dediğim gibi bu birazcık da şans işi… İyi bir yapımcı, iyi bir yönetmene denk gelmeniz lazım. Kanala kendinizi iyi ifade edebilmeniz lazım. Benim açımdan en büyük zorluk no-name biri olarak bunu yapabilmekti. Senaryoyu BluTV’ye attığımda mail kutularına düşen X bir insandım onlar için. Bir şekilde şansım yaver gittiği için bunu geliştirebildim. Her zaman mutlaka bilinen bir isim aranıyor. Biz bu senaryoyu televizyonda yayınlamak isteseydik başrolünde mutlaka çok ünlü bir isim olurdu. İşte, dijital platformda olmanın en büyük avantajı da bu: benim gibi pek çok farklı isme yer verebiliyorlar. Mutlaka güzel ya da cillop gibi insanlarla muhatap olmak zorunda değiliz. Gerçek insanlar görebiliyoruz. Bence artık dijital platformlar sayesinde böyle ‘gerçek’ işler daha çok karşımıza çıkmaya başlayacak. Böyle hikayeler de giderek daha büyük ilgi görecek muhtemelen.

Bonkis artık yok maalesef. Pandemi sürecinin en fena vurduğu sektörlerden biri oldu yeme-içme… Sen bir çıkış yolu görebiliyor musun, sektör için?

Biz aslında karantina öncesinde kapattık Bonkis’i. Hiçbir zaman para da kazanamadık. Bunu becerebilecek bir tip değilim. Beceremedim. Ne maliyet hesabını düzgün yapabildim ne gelir-gideri tutabildim. İşletmecilik ayrı bir kafa. İnsanda biraz romantizm oluyor ama ‘‘Yaparım ya’’ diye girişilecek bir iş değil. Ay başında kira ve maaşları ödemeniz gerek. Deniz’in yaşadığı durum aslında anlatıyor her şeyi. ‘‘Maaş bile alabilirsiniz’’ dediği sahnede çok gülüyorum. Bu yüzden tekrar böyle bir işletmeyle uğraşabilir miyim, bilmiyorum. Benim için bir geçiş dönemi macerasıydı. Bir de ben böyle çok tez canlı, aklına geleni denemek isteyen bir insanımdır. O zaman da bunu denemek istemişim. İyi ki de denemişim. Tekrar açar mıyım? Açmam… Ama açmak isteyen olursa da buyursun, Bonkis’i canlandırmasına destek olurum tabii 🙂

Çekimleri de Asmalımescit’teki Şimdi’de gerçekleştirdiniz, değil mi?

Evet, Şimdi benim için o kadar önemli bir yerdir ki. İlk mimarlık yapmaya başladığım zamanlarda Şişhane’de çalıştığımda hep öğle yemeklerinde Şimdi’ye giderdik. İTÜ zamanlarımdan beri aslında hep gittiğim, sevdiğim bir kafeydi. Diziyi Şimdi’de çekeceğiz dediklerinde çok oldum. Müthiş bir mekan çünkü. Tekrar açılacağını duydum Şimdi’nin, çok sevindim.

Gerçekte demeyelim ama kurmaca alemlerde Bonkis’in önünde başka neler var? Kurmaca ve gerçek Deniz’in hayatlarında başka ne gibi planlar gözükmeye başladı? 

İlk odağımız dizi beğenilirse ve insanlar devamını izlemek isterse ikinci sezona çalışmak… Büyük bir heves ve heyecanla girişirim tekrar yazmaya ama tabii bunun için izleyicinin tepkilerini ve yorumlarını bekliyoruz.

Olursa ikinci sezonu nasıl daha iyi yaparım diye de kafa yoruyorum şu ara. Tekrar tekrar izliyorum diziyi; dün yine oturdum izledim ilk üç bölümü. Kendime notlar alıyorum… ‘‘Burada şöyle değil de, böyle yapmalıymışım’’ diyorum bazen. İnsan sonuçta her an geliştiriyor kendini. Bu yüzden ikinci sezonda çok daha iyi bir iş çıkarmak benim için ilk hedef şu noktada. Ama Deniz’in ikinci sezonda başına neler gelecek dersen ben de pek bilmiyorum açıkçası ama çok çılgın fikirlerim de var 🙂 Enteresan fikirler geliyor gözümün önüne. Onları güzel bir şekilde kağıda dökebilirsem eğlenceli bir ikinci sezon olabilir.